Kalbiniz Kırım´da kalırsa...

Kalbiniz Kırım´da kalırsa...
Kırım Türk tatarları, Osmanlı\'nın 1699 Karlofça anlaşmasyla gül kokulu Karadeniz kıyılarını terketmeye başlar...

 

Mehmet OCAKTAN
 mocaktan@yenisafak.com.tr

Kırım Türk tatarları, Osmanlı'nın 1699 Karlofça anlaşmasyla gül kokulu Karadeniz kıyılarını terketmeye başlar. Buralardan yola çıkan Kırımlıların göç dalgaları ta Anadolu kıyılarına kadar vurur. Türkçe konuşan Altınordu devleti ile Kırım Hanlığı'nın torunları Tuna'nın ötesine, Bulgaristan'a ve Türkiye'ye kadar dalga dalga yayılırlar. Bazı yazılı kaynaklara göre, Türkiye'nin İstanbul, Eskişehir, Anakara, Bursa, Merzifon, Kastamonu gibi şehirlerinde beş buçuk milyon Kırım asıllı Türk bulunmaktadır. Hayatları sürgünlerle geçen milyonlarca Kırım Türkünün anıları sayısız esaret öyküleriyle doludur. Ancak, Kırım Türkü için asıl dayanılmaz acıların başlangıcı 18 Nisan 1944 sürgünüyle başlar...

300 bin Kırım Türkü Stalin'in emriyle bir gecede sürgüne gönderilir ve yüzde 46'sı sürgün yollarında hayatını kaybeder. Türkiye Yazarlar Birliği tarafından düzenlenen 'Türkçe'nin 6. Uluslararası Şiir Şöleni' için Kırım Özerk Cumhuriyeti'nin merkezi Sinferopol'e doğru, binlerce metre yükseklikte beyaz bir bulut denizinin içinde uçarken, /Sivastopol önünde yıkık minare/ Düşman dedikleri gelmez imane/ Erenler geliyor bize imdade/ Aman Kaptan Paşa/ Sılada nişanlımız duacı size.../ şeklinde devam eden dayanılmaz bir Kırım şarkısının dansı başlıyordu zihnimde... Sinferopol küçük, mütavazi bir şehir. Daha havaalanına iner inmez, akşam rüzgarının bile biraz isteksizce estiği, 10 yıl önce sürgünden dönen Kırım halkının dünyanın taşrasında unutulduğu hissine kapılıyorsunuz... Caddelerde solgun ışıkların altında Rus malı yıpranmış Lada arabalar, elektrikli taranvaylar bile yorgun ve isteksizce geçip gidiyor sanki yanıbaşınızdan... Sürgün dönüşü şehrin kenar mahallelerine yerleşen Kırım tatarlarının ahırdan bozma okulları geleceğe umutla bakıp bakmamakta kararsızlık çekiyor adeta... Objektiflere çekinerek poz veren Tatar kızlarının geleceğe ilişkin hayalleri var mutlaka, ama bu bile o kadar belirsiz ki... Umut küçük bir kuş gibi saçlarına dokunup uçuveriyor sanki ellerinden...

İsmail Gaspıralı'nın, Türk dünyasının önüne bir hedef olarak koyduğu "dilde, fikirde, işte birlik" rüyasıyla başlayan Türkçe'nin 6. Uluslararası Şiir Şöleni'nde, şarkılar söyleniyor, şiirler okunuyor. Salonda geniş Türk coğrafyasının hayalleri çınlıyor... Türk dünyası, "dilde birlik" için açılan yolun henüz çok başında. Bu yolda daha çok şarkılar, şiirler söylemek lazım... Çünkü Kırım çocuklarını her sabah okulda Kril alfabesi karşılıyor.

YALTA'DA GÜRCÜ RESSAM PİROSMANİ'NİN CAFESİNDE...

Kırım'a gelip de, 'dünyanın paylaşıldığı' Yalta'da tarihle doğanın aynı karede akıp giden fotoğrafına dokunmadan olmazdı. Yalta, 1945'te Soğuk Savaş'ın temelini atan, Avrupa'yı ikiye bölen meşhur 'Yalta Konferansı'na ev sahipliği yapmış bir şehir... Yalta yolundayız, Tatar şoförümüz Şevket usta, Yalta'ya inişte sık ormanların arasından dik kayalıklardan oluşan Demirci Dağı'nı gösteriyor. Kayaların arasından güneş yüzünü son kez gösterip, dağların arkasında kayboluyor. Ve günbatımının muhteşem kızıllığına bulanmış yeşilin, sarının, kahverenginin bütün tonları camlardan kucağımıza dökülüyor. Şevket usta, dikiz aynası bulunmayan otomobiliyle Yalta'ya doğru uçarken, bir taraftan da kırık cümlelerle sürgün yıllarını anlatıyor. 25 yıl Novorossik'te sürgün yaşadığını, ancak Sovyetler'in çöküşünden sonra Kırım'a dönebildiğini söylüyor. Akşam, Yalta'da yakamozlar denize sarılırken rıhtımda "çok özel" bir mekanı keşfediyoruz. Adını Gürcü ressam Pirosmani'den alan bir cafe burası. Duvarlarını Pirosmani'nin reprödüksiyonlarının süslediği cafe, Yalta'nın tarihsel misyonunun kıyısında farklı bir estetik adacık gibi duruyor. Bizim gibi, Yalta'nın günbatımlarından alalacele geçip gidenler içinse şairane bir sığınak... Yalta'nın kısa bir anında, küçük bir şiir adacığı gibi akıp gidiyor sanki Pirosmani'nin muhteşem tabloları... Ukraynalı mahalli bir sanatçı, cafenin bir köşesinde küçük caz parçaları söylerken, İhsan Deniz, Cem Yavuz, Celal Fedai ve benden oluşan şiire akraba dört dost, şiirin, müziğin ve resmin ırmağında kısacık bir mola vererek geçip gidiyoruz yakamozların güzle gizlice seviştiği Yalta kıyılarından...

BAHÇESARAY'DA KIRIK BİR AŞK HİKAYESİ...

Sinferopol'de başlayan şiire yolculuğun son durağı Bahçesaray. Tatarların başkenti yani... Adını Kırım Hanı Mengli Giray'ın yaptırdığı 'Hanlık Sarayı'ndan alıyor. Sarayın her köşesinde, Kırım Hanlığı'nın tarihin uzun yıllarına yayılan 'Hanlık macerası'nı, sürgün acılarını, hüzünlerini ve aşklarını okumak mümkün. Saray'daki "Gözyaşı Çeşmesi" ile ilgili farklı aşk hikayeleri anlatılıyor. Çeşmedeki, Lotus çiçeği ve iki gülün arasından sükunetle akan su seslerine karışan hikaye şöyle: Muhammed Giray Han Romanya'ya savaşa gidiyor, savaş bitip Romanya alınınca, burada gördüğü bir Dilara Pikeç'e vuruluyor. Han, "bu kızı istiyorum" der ve Dilara'yı beraberinde Han Sarayı'na getirir. Kıza aşık olmuştur, bekler ki kız da kendisine aşık olsun... Günler geçer ama kızdan bir cevap yoktur. Dilara, günden güne sararıp solar, yataklara düşer, eriyip bitmiştir adeta... Sonunda Dilara ölür. Giray Han, Dilara'nın anısına bir çeşme yaptırmaya karar verir. Aynı zamanda bir şair olan Aşık Ömer'e 'Gözyaşı Çeşmesi'ni yaptırır. Çeşmede suyun aktığı bölüme Gonca'ya benzeyen öyle bir bölüm koydurur ki, su aktıkça buradan hıçkırık sesleri duyulur...

 

Bu haber toplam 2649 defa okunmuştur
  • Yorumlar 0
    UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
    Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
    Bu habere henüz yorum eklenmemiştir.
Diğer Haberler
Tüm Hakları Saklıdır © 2012 Türkiye Yazarlar Birliği | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Tel : 0312 232 05 71 - 72 | Faks : 0312 232 05 71-72 | Haber Scripti: CM Bilişim