• İstanbul 14 °C
  • Ankara -2 °C

“Kelimelerin Seyir Defteri”ne Notlar - 2

Önder SAATÇİ

Kelimelerin Seyir Defteri’ne notlar düşmeye bu yazıda da devam ediyoruz.

Türkiye’de, bütün bir akademik camianın ve devlet erkânının baş tacı ettiği Karamanoğlu Mehmet Bey’in Türkçeciliğinin bir şehir efsanesi olduğunu yalnızca D. Mehmet Doğan yazmıştır. Dil Devrimi’nin aslında, Türkçeyi yüceltmek için yapılmadığını da cesaretle yazan yine odur.

Kelimelerin Seyir Defteri’ni okuyanlar yakın tarihimizde yüksek bir medeniyet dilinden etnik bir dile sürüklenmemizin hazin macerasını ve köklerine döndürülmeye çalışılan bir dilin nasıl budanarak fakirleştirildiğini, hatta bir mutant[1] hâline getirilmek istendiğini bulacaklardır. Ona göre “Osmanlıca” denen dil aslında zenginleştirilmiş Türkçedir. Oysa, dil devrimcilerinin tasarladıkları “arı dil” hem kelime sayısı kıt hem de kavramlar arasındaki nüansları verebilmekten uzaktır. Nitekim, kitabının 96. sayfasında şöyle diyor Doğan: “Dil Devrimi, sanıldığı veya iddia edildiği gibi Türkçenin arılaşmasına değil, geniş ölçüde Batı dillerinden kelime girişine zemin hazırlamıştır.”. Gerçekten de “ofis, sekreter” gibi kelimeler ve “ekol”e benzetilen “okul”, “general”e benzetilen “genel” ve daha birçok Batılı kelime o devirde dile devlet eliyle yapılan müdahalenin birer numunesidir.[2] Kitabı karıştırırken Dil Devrimi’yle birlikte, tıp dilinde hızlı bir Latinceleştirmenin başlatıldığını, bunun zamanla diğer bilim dallarına da yayıldığını söylüyor Doğan. Halbuki, 19. yüzyılın sonunda Arapça köklerden elde edilmiş olsa dahi Türkçenin kendi tıp terminolojisini oluşturmuş olduğunu, hatta bu terminolojiyle İstanbul ve Şam’da Tıp eğitimi yapıldığını yazıyor (s. 113).   

Yalnız burada bir hususu da göz önünde bulundurmak icap ediyor. Doğan’ın üzerinde durduğu terim dilindeki Latinceleştirme o devirde devlet eliyle hiç yapılmasaydı bugün acaba Osmanlı’dan devraldığımız terimlerle akademik eğitime devam edebilir miydik? “Globalleşme” rüzgârı Türkçe terimlerimizi yine de berhava etmez miydi? Ama kitabından da anlaşılacağı üzere, Doğan’ın sorguladığı husus Türkçedeki Batılı unsurlar değil, bunların devlet eliyle dilde ikame edilmesidir. Hatta, devletin bizatihi dile müdahalesidir. Çünkü devletin böylesi bir müdahalesi ideolojiktir ve yıpratıcıdır.  

Dil Devrimi’nin bir Türkçe’ye dönüş hareketi değil, aksine Türkçeden kaçış hareketi olduğunu, devrimin Batılılaşmanın araçlarından biri kılındığını ve nihai hedefin Latincenin terminoloji, İngilizcenin de eğitim dili yapılması suretiyle Batı medeniyetine girmek olduğunu şu çarpıcı hadiseyle anlatıyor Doğan. Hadise bir gazete haberinden aktarılıyor. 1 Ekim 1934 tarihli Hâkimiyet-i Milliyye gazetesindeki haberde o sene liseye başlayan öğrencilerin İngilizce hazırlık dersleri göreceği ve bir süre sonra fen derslerinin İngilizceyle okutulacağıdır(s. 125-126).    

Kelimelerin Seyir Defteri’nin yazarı, kitabında, Harf Devrimi’nin 1934’te başlatılan Dil Devrimi’ne bir geçiş safhası olduğunu da kaydediyor ve Harf Devrimi’nin, o günlerdeki iddiasını masaya yatırarak, iddia edildiği gibi bu yazı değiştirme kararıyla beraber okuma yazma oranının göklere çıkmadığını rakam vererek ortaya koyuyor. Kitabın 98. sayfasındaki “Harfi harfine inkılap” yazısını okuyanlar 1938’de (Cumhuriyet 15 yaşında ve M. Kemal Atatürk ebdiyete göçmüştür.) Türkiye’deki okuma yazma oranının % 22 olduğunu öğrenirler. İşte o yazıdan çarpıcı birkaç cümle:

Harf inkılabı bir sıfırlama devrimidir… Her şeye yeniden başladık. Kütüphanelerimizi kabristana çevirdik. Hem de ziyaretçisiz kabristan… Bu inkılap harfi harfine batıyı taklid inkılabıdır.

12 Eylül (1980) İhtilalinden sonra bile Türkiye’de okuma yazma seferberliği başlatıldığını bizim yaştakiler hatırlarlar. Bugün dahi bir kısım “akademisyen”lerin, gerek makalelerinde gerek konferanslarında, Dil Devrimi’nin okuma yazma oranını arttırdığını ballandıra ballandıra anlatmalarına şahit olabilirsiniz. Devrimlerin gerçek bir muhasebesinin hâlâ yapılamadığı ve akademik ahlakın bir türlü oluşturulamadığı bugünün Türkiye’sinde böylesine garabetlere şahit olmak vak’a-yı âdiyeden olsa gerektir (Olağandır, mı demeliydik!).

Kelimelerin Seyir Defteri’nin yazarı dil devriminin ve yazı değiştirmenin resmî tarih anlatımındaki tezlerini 106. sayfadaki “Türkçeyi Osmanlıca diye öldür, Latinceye alan aç!” yazısında şu cümlelerle sorguluyor: Okulların ve okuyanların sayısı arttı da neden kelimelerin sayısı azaldı… Çünkü Harf inkılabı ve Dil devrimi bir kültürel zenginleşme sağlamadı. Aksine kütüphaneler dolusu eserleri okunmaz hâle getirdi, onbinlerce kelimenin sözlükten tasfiyesine yol açtı.   

 Gerçekten de D. Mehmet Doğan’ın söylediği gibi, dilimizin en güzel şiirleri, romanları, hikâyeleri, hatıraları, gezi yazıları ve şarkı güfteleri “arı dil”le yazılmadı. Millî Edebiyat devrinde edebiyat sahnesine çıkmış Beş Hececilerin dili tabiî ve canlı Türkçedir. Türk şiirinde bir zirve olan Yahya Kemal’in şiirleri İstanbul Türkçesinin en güzel örnekleridir. Ahmet Hamdi Tanpınar’ın eserleri de arı Türkçe değildir ve bunlar bugün vazgeçilmezlerimizdir. Yahya Kemal’in, Çankaya’daki akşam sofralarından birinde okuduğu şiirlerindeki Türkçe, Gazi’nin, kendi devriminden geri adım atmasına dahi yol açacak güzellikteydi. O akşam Gazi, sofradakilere hakiki Türkçenin Yahya Kemal’in şiirlerinde olduğunu söyler. Bir akşam sofrasından sonra Gazi’nin Falih Rıfkı’ya “Çocuk, dili bir çıkmaza soktuk.” dediği de Falih Rıfkı’nın hatıraları arasındadır.  

D. Mehmet Doğan, Kelimelerin Seyir Defteri’nde bugün dahi cumhuriyetin en önemli projesi olarak lanse edilen dil devriminin, ilim zihniyetinden ne kadar uzakta yapıldığını da bazı anekdotlarla gözler önüne seriyor. Anekdotlardan biri Nadir Nadi’nin şehadetiyle veriliyor. Nadi’nin anlattığına göre, bir gün (sene 1932 ve 1. Dil Kurultayı’na günler kala) Gazi Hazretleri kendilerine Şeyh Süleyman Efendi’nin Lugat-i Çağatay’ını (Çağatay Türkçesi Sözlüğü) göstererek içinden “kilturmak” kelimesini bulmalarını ister ve onlara bu kelimenin, “kültür” kelimesinin aslı olduğunu anlatır (s. 165). Gazi Hazretlerinin üzerinde durduğu kelime bugün bizim bildiğimiz “getirmek” fiil mastarıdır.[3] Kitaptaki daha başka ve pek hoş anekdotları keşfetmeyi de okuyuculara bırakıyoruz.

Pozitivizmin tavan yaptığı ve “Türk devrimleri”nin esasını oluşturduğu bir çağda devlet eliyle girişilen böylesi bir hareketin mimarının ve etrafındakilerin pozitivizmi dahi doğru dürüst anlamamış oldukları anlaşılıyor. Zaten, dil devrimcilerinin arasında o yıllarda pek az dilci vardır. Geriye kalanlar gazeteci, edebiyatçı veya diğer mesleklerdendir. Görülen o ki o yıllarda dil meselesi “dilcilere bırakılmayacak kadar” önemliymiş.

Velhasıl, Dostumuz D. Mehmet Doğan Kelimelerin Seyir Defteri’ndeki yazılarıyla bugün ihtiyacımız olanın dilde değil, zihinlerde esaslı bir devrim yapmak olduğuna parmak basıyor.   


[1] Mutant(aslı mutand): Mutasyona uğramış canlı.

[2] “Okul” ve “genel” kelimelerinin yapılışı Türkçe dil bilgisi kaidelerine uymasa da bütün dillerde bir başka kelimeye benzetilerek kelime yapma eğilimi vardır. Buna dilcilikte analoji (örnekseme) denir.   

[3] getir-: Uzaktan yakına ulaştırmak, gelmesini sağlamak, celbetmek (Doğan Büyük Türkçe Sözlük)  

Bu yazı toplam 539 defa okunmuştur.
  • Yorumlar 0
    UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
    Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
    Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
Yazarın Diğer Yazıları
Tüm Hakları Saklıdır © 2012 Türkiye Yazarlar Birliği | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Tel : 0312 232 05 71 - 72 | Faks : 0312 232 05 71-72 | Haber Scripti: CM Bilişim