• İstanbul 27 °C
  • Ankara 24 °C

KEŞİFTEN KURULUŞA ABD TARİHİ: BİR ÖZGÜRLÜK HİKAYESİ Mİ, BİR YIKIM MI?

KEŞİFTEN KURULUŞA ABD TARİHİ: BİR ÖZGÜRLÜK HİKAYESİ Mİ, BİR YIKIM MI?
TYB Akademi Amerika Sayısından: Erdem Özlük- Fazlı Doğan: KEŞİFTEN KURULUŞA ABD TARİHİ: BİR ÖZGÜRLÜK HİKAYESİ Mİ, BİR YIKIM MI?

KEŞİFTEN KURULUŞA ABD TARİHİ: BİR ÖZGÜRLÜK HİKAYESİ Mİ, BİR YIKIM MI?

 

Giriş

3 Ağustos 1492’de Christopher Columbus İspanya’daki Palos de la Frontera kentinden Nina, Pinta ve Santa Maria adlı üç gemiyle Asya’ya ulaşmak için yola çıkmıştır. 12 Ekim 1492’de daha sonra adını kendisinin verdiği San Salvador adasında Columbus ilk defa karaya ayak basmıştır. Hindistan’a ulaşmak için düzenlenen bu seferle aslında Yeni Dünya tesadüfen keşfedilmiştir. Bugünkü Kuzey Amerika topraklarına toplamda düzenlediği dört farklı seferde hiç ayak basamamış olsa da Cenovalı bir denizci olarak Columbus, İspanya Kralı Ferdinand ve Kraliçesi İsabella’nın himayelerinde gerçekleştirdiği seferlerle Amerika’nın keşfinde öncü rol oynamıştır. Yeni Dünya’yı keşfetmesi açısından bir başarı ve fakat keşfettiği yerin Asya olduğu konusundaki keskin inancıyla da bir başarısızlık hikayesidir aslında Columbus’un hikayesi. Aynı şekilde bu hikâye zenginliğin ilk keşifle birlikte Avrupa’ya akmaya başladığı konusundaki inanışların da doğru olmadığını göstermektedir. Amerika’nın keşfine ilişkin anlatılanların büyük bölümü aslında pek çok mitin de doğmasına neden olmuştur.

Öncelikle 1492’teki Columbus’un ilk seferi Yeni Dünya’nın ilk defa keşfi değildir. Bakir, hiçbir insan eli değmemiş topraklar değildir Yeni Dünya. Nitekim tarihsel, arkeolojik ve antropolojik veriler göstermektedir ki Amerika kıtasındaki yerleşimlerin yaklaşık otuz bin yıllık geçmişi vardır. Columbus, San Salvador adasına ilk çıktığında tüm kıtada yaşayan insan sayısının yaklaşık 10 milyon ile 50 milyon arasında değiştiği ileri sürülmektedir. Bugünkü Meksika ve Peru’da iki büyük medeniyet varlığını sürdürmekte ve yine Columbus’un yanlış isimlendirmesiyle Kızılderililer/Yerliler (Indian) kıtada yaşamaktadır. Üstelik Columbus’tan önce de “beyaz adamın” kıtayı keşfettiğine dair güçlü veriler bulunmaktadır. İkinci olarak Columbus’un keşfini milat olarak kabul eden literatür genellikle zenginliğin kısa sürede Avrupa’ya aktığına ilişkin bir algının doğmasına vesile olmuştur ki bu tespit de ilerde tartışıldığı üzere pek çok açıdan sorunludur. Üçüncü olarak insan ticaretinin ya da daha sık kullanıldığı haliyle köle ticaretinin Afrika’dan Yeni Dünya’ya doğru başladığı konusundaki yaygın inanç da doğru değildir. Çünkü Columbus seferlerinde yeterli zenginliğe ulaşamadığı için orada yaşayan fiziksel özellikleri uygun olan Yerlileri Avrupa’ya götürmüştür.[1] Üstelik Columbus’un ilk karşılaştığı Yerliler oldukça dostane bir yaklaşımla ev sahipliği yapmışlar ve “beyaz adamla” her şeylerini paylaşmışlardır. Çünkü beyaz adamın çok iyi bildiği mülkiyet, sahiplik gibi kavramlar Yerlilerde neredeyse hiç yerleşmemiştir. Amerikan tarihinin en temel taşlarından biri olan gerçek anlamdaki köle ticaretinin başlaması Yeni Dünya’nın keşfinden yaklaşık 130 yıl sonra başlamıştır.[2]

Dördüncü olarak Yeni Dünya keşfedildikten sonra Avrupalıların akın akın Amerika’ya göç etmeye başladıkları konusundaki algı da gerçekle örtüşmemektedir. Amerika’nın keşfinden iki asır sonra bile Avrupa’dan göç eden insan sayısı yalnızca 250 bin civarındadır. 1790’da bu sayı yaklaşık 2,5 milyona ulaşabilmiştir. Kitlesel göç 19. yüzyılın sonundan itibaren başlamış ve 1890-1921 yılları arasındaki 30 yıllık periyotta yaklaşık 19 milyon insan ABD’ye gelmiştir. Beşinci olarak Amerika’nın keşfiyle birlikte aşama aşama ortaya çıkan zenginliğin temeli altın ve gümüş gibi değerli madenlerden ziyade ilk etapta tütün başta olmak üzere tarımdır. Domates, kakao, patates, mısır, fasulye, yer fıstığı, vanilya, ananas gibi tarım ürünleri Amerika’dan Avrupa’ya taşınmıştır. Küresel ticaretin ilk sinyallerini veren tütün, pirinç ve şeker gibi ürünlerin ticareti değerli madenlerin keşfinden çok daha önce Amerika’nın zenginliğinin simgesi olmuştur.

Altıncı olarak “beyaz adamın” Yeni Dünya’da yarattığı yıkıcı etkilerin büyük bölümü zor kullanma araçlarından ziyade doğrudan Kuzey ve Güney Amerika’da yaşayan insanlarla beyaz adamın etkileşimi sonucunda ortaya çıkmıştır. İnsanlık tarihinin gördüğü en büyük kitlesel ölümlerin yaşandığı Yeni Dünya’da kızamık, çiçek, kabakulak ve boğmaca gibi hastalıklar, bu virüslere karşı hiçbir bağışıklığı olmayan Peru’dan Kanada’ya kadar uzanan hattın içinde yer alan yerlilerin %50 ile %90 arasında değişen oranlarda hayatlarını kaybetmesine neden olmuştur. Bu kitlesel ölümler beyaz adamın tüm kıtaya yerleşme sürecinde daha az direnişle karşılaşmasına vesile olmuştur. Hatta bu hastalıkların neden olduğu ölümler Yerli nüfusun ciddi şekilde azalmasına ve Avrupalıların ortaya çıkan işgücü ihtiyacını giderebilmek için köle ticaretine başvurmalarına neden olmuştur.[3]

Son olarak 1492’te Cenovalı bir denizcinin İspanya himayesindeki seferiyle başlayan ve “Yeni Dünya’nın keşfi” ile sonuçlanan sürecin ve “yeni dünya” ve hatta “keşif” gibi kavramsallaştırmalar yapılmasına yol açan bu etkileşimin gerçek anlamı nedir sorusuna da yanıt vermek gerekir. Başka bir ifadeyle Amerika’nın anlamı nedir? Bir özgürlük hikayesi mi? Yoksa bir yıkım ya da katliam mı? Aslında her ikisini birden içinde barındıran bir süreç olduğundan keskin hatlarla “iyi” ya da “kötü” şeklinde kategorize edilerek okunmamalıdır. Örneğin Adam Smith tam da ABD’nin Bağımsızlık Bildirisi’nin yayınlandığı yıl kaleme aldığı çalışmasında Amerika’nın keşfini (1488’de Ümit Burnu’nun keşiyle birlikte) insanlık tarihindeki iki önemli olaydan biri olarak kaydetmektedir.[4] Bazıları bu keşfi daha sistematik ve bu anlamda daha maliyetli olan Haçlı Seferleri’nin kabuk değiştirmiş bir versiyonu olarak, bazıları ise özellikle İspanyolların neden olduğu Aztekler ve İnkaları kapsayan kıyım nedeniyle bir katliam olarak değerlendirmektedir. Nitekim Merrill Jensen’e göre Meksika’daki 21 milyon Aztek, Peru’daki 6 milyon İnka medeniyetinin parçası olan insan hayatını kaybetmiştir.[5]

Nasıl değerlendirilirse değerlendirilsin Amerika’nın keşfinin sadece bu kıtada yaşayanları değil ya da sadece onu keşfedenlerin hayatını değil tüm dünya tarihini köklü şekilde etkilediğini kabul etmek gerekir. Zira Amerika’nın keşfi ve tarihi Avrupa tarihinde yaşanan köklü değişimlerden bağımsız olarak değerlendirilemez. Aynı zamanda keşif, Avrupa’nın da tarihi açısından önemli kırılmaların yaşanmasına yol açmıştır. Avrupa’da 15. ve 16. yüzyıllara damgasını vuran sosyal, siyasal ve ekonomik gelişmeler, haritacılık ve denizcilik alanında yaşanan ilerlemeler, dini/mezhepsel çatışmalar, ticaretin yaygınlaşması ve feodalizmin yavaş yavaş çözülmesi Avrupalıların Batı’ya doğru daha çok açılmasını sağlayan temel itici güçler olmuş ve Amerika’nın kaderini etkilemiştir. Eş zamanlı olarak keşfin yarattığı sonuçlar da Avrupa’da fiyat devrimi başta olmak üzere, Avrupa’nın Asya dünyasıyla olan ilişkilerini ve köle ticaretinin yaygınlaşmasıyla Afrika’nın da kaderini etkilemiştir. Bu nedenle çalışmanın ilk bölümünde “Yeni Dünya’nın keşfinden başlayarak ABD’nin bağımsızlığını kazanmasına kadar giden süreç ele alınmıştır. 1492-1763 arası dönemi kolonyal dönem, 1763-1783 arası dönemi de bağımsızlığa giden süreç olarak tarihsel bir ayrıma tabi tutmak yaygın şekilde kabul edilmektedir. Bu nedenle ikinci bölümde kolonyal dönem sonrası Amerikan Devrimi olarak da adlandırılan süreç tartışılmıştır. Üçüncü bölümde özelde Amerikan Devrimi’ni genelde ABD’nin inşasını mümkün kılan temellerin neler olduğu konusundaki tartışmalara yer verilmiştir.

 

1. 1492-1763 Kolonyal Dönem

            12 Ekim 1492’de Columbus’un, yaklaşık iki ayı aşan deniz yolculuğu sonrasında karaya ilk ayak basmasıyla başlayan ve bütün kıtanın kaderini derinden etkileyen ilk seferinden sonra Avrupa’nın deniz aşırı emperyal güçleri aşama aşama Yeni Dünya’ya ilgi göstermeye başlamıştır.[6] İspanya’nın himayesinde gerçekleştirdiği seferlerle Columbus, Avrupalıların Yeni Dünya’ya yerleşmeye başlamalarının da öncüsü olmuştur. Nitekim çok kısa süre sonra John Cabot, Amerigo Vespucci, Ponce de León ve daha bir sürü kâşif kısa sürede İspanya ve Portekiz için bölgesel iddialarda bulunmaya başlamışlardır. Özellikle İspanyollar ve Portekizliler arasında Yeni Dünya’nın paylaşımı konusunda 1494 yılında Papa VI. Alexander’ın gözetiminde imzalanan Tordesillas Antlaşması ile yaşanması muhtemel çatışmaların önüne geçilmeye çalışılmıştır. Bu antlaşma, artık Yeni Dünya’nın Avrupa politikaları açısından çok önemli bir rol oynayacağının nişanesi olmuştur.[7] Zaten yeni kıtanın tarihi de Avrupalı güçlerin mücadelelerinden doğrudan etkilenerek inşa edilmeye başlamıştır. İspanyolların başlattığı seferlere diğer deniz aşırı güçler de kısa sürede müdahil olmuştur. Kuzey Amerika’daki en eski kalıcı yerleşim bugün Florida eyaletinin sınırları içinde yer alan 1565 yılında İspanyollar tarafından kurulan St. Augustine şehridir. Hernando De Soto ve Francisco Coronado gibi İspanyol kâşifler, Kuzey Amerika'nın güneydoğu ve orta kesimlerine, Colorado ve Büyük Kanyon'a kadar uzanan bölgeye ilerleyerek yavaş yavaş tüm kıtayı keşfetmeye başlamışlardır. Giovanni da Verrazano gibi denizciler doğu kıyılarında bugünkü New York limanına kadar ilerlerken Fransız Jacques Cartier, St. Lawrence Nehri’ne kadar giderek bugünkü Kanada üzerinde hak iddia etmişlerdir.[8]

            Bu seferlere Portekiz Kralı I. Manuel’in davetiyle katılan İtalyan denizci Amerigo Vespucci, 1498-1504 yılları arasında gerçekleştirdiği dört seferle kıtanın kendi ismiyle anılmasına neden olan bir dizi keşfin mimarı olmuştur. 1507 yılında Alman harita yapımcısı Martin Waldseemüller, yeni kıtaya Vespucci’nin ön adına atfen Americus adını vermiş daha sonra da Latince’de eril olan Americus, kelimenin feminen formu olan America olarak kullanılmaya başlamıştır. Waldseemüller’in tahta bloklar üzerine çizdiği haritası o dönemde tüm Avrupa’da binlerce kopya satmıştır. 1538 yılında da Hollandalı harita yapımcısı Gerardus Mercator çizdiği haritada ilk defa kıtayı Kuzey ve Güney Amerika olarak ikiye bölmüştür.[9] Keşfinden ismine kadar Yeni Dünya’nın inşa sürecinde neredeyse bütün Avrupa’nın izlerini görmek mümkündür. Kıtayı İspanyollar keşfetmiş ve ilk kalıcı yerleşimi onlar kurmuş olsa da Yeni Dünya’nın özellikle de Kuzey Amerika’nın inşasında İngilizlerin mirası çok daha belirleyici olmuştur. İspanyol Florida’sı ve Fransız Kanada’sı dışında Kuzey Amerika’da daha sonra ABD’yi oluşturacak bütün koloniler İngiliz kolonisi olarak kurulmuştur. Ancak bu koloniler Delaware Nehri boyunca İsveçlilere, Pennsylvania etrafında Almanlara, New York çevresinde Fransız Huguenotlar’a ve Hollandalılara da ev sahipliği yapmıştır.[10]

            İngilizlerin Yeni Dünya’ya yönelik ilk temasları 1497 yılında John Cabot’un düzenlediği seferle başlamıştır. Cenovalı kâşif Cabot İngiltere Kralı VII. Henry adına, aynen Columbus gibi Asya’ya ulaşmak adına, bugün Kanada’nın parçası olan Newfoundland bölgesindeki Cape Bonavista’yı keşfetmiştir. Ancak Cabot’un bu keşifleri İngiltere’nin Yeni Dünya’ya yönelik ilgisi açısından büyük bir değişime neden olmamıştır. 1585 yılında Walter Raleigh’ın öncülüğünde Kuzey Amerika’daki ilk İngiliz kolonisi bugün Kuzey Carolina olarak adlandırılan bölgede kurulmuş olsa da bu koloni daha sonra pek çok efsaneye de konu olacak şekilde “kayıp koloni” olarak adlandırılmıştır. Cabot ve Raleigh’ın beklenen şekilde sonuçlanmamış girişimlerinin ardından bugünkü ABD’nin tarihi açısından dönüm noktası olarak kabul edilen ilk kalıcı İngiliz yerleşimi 26 Nisan 1607’de Jamestown’da (Virginia) kurulmuştur. Dönemin İngiltere Kralı I. James’in adını verdikleri bu yerleşim yeri bizzat ABD’liler tarafından da çoğunlukla ABD tarihinin milat noktası olarak kabul edilmektedir.[11]

            Jamestown’da ilk kalıcı yerleşim kurulduktan sonra çoğunluğu İngiltere’den olmak üzere insanlar aşama aşama Yeni Dünya’ya göç etmeye başlamışlardır. 1607-1624 yılları arasında yaklaşık 14.000 kişi Jamestown’a gelmiş olmasına rağmen 1624’te Jamestown’da hayatta kalan insan sayısı yalnızca 1.132’dir. Hatta bütün Kuzey Amerika’daki İngilizlerin sayısı aynı dönemde yaklaşık 2.500 civarındadır.[12] İlk yerleşimciler başta aradıkları değerli madenler olmak üzere kısa sürede onlara zenginliğin kapısını açacak fırsatlara ulaşamadıkları gibi iklim koşulları ve Yerlilerle olan mücadelelerin de etkisiyle çok büyük zorluklarla yüzleşmek zorunda kalmışlardır.[13] Gerçek zenginlik değerli madenlerden ziyade tarım üzerinden elde edilmiştir. 1612 yılında John Rolfe, çok sıkı kontrol altındaki İspanyol tütününü Karayipler’den kaçırarak Jamestown’a getirmiş ve uygun iklim koşullarıyla bu tütün, daha sonra oldukça karlı bir ticaret ağına dönüşen Chesapake tütün ticaretinin ilk adımını oluşturmuştur. Hatta 1624 yılında Kral I. James, kraliyet tütün tekelini kurarak daha önceden ticaret izni verdiği Virginia Company’nin fermanını iptal etmiştir.[14] Tütün, İngiltere’nin sayısı 1733’te 13’e çıkacak İngiliz kolonilerinin ilkinin zenginleşmesi ve nüfusun giderek artması açısından önemli bir değer üretmiştir. Nüfusun giderek artmaya başlamasıyla kolonilerde öz yönetim tecrübesinin temellerini de oluşturacak bir meclis tesis edilmiş ve bu deneyimler daha sonra Amerikan Devrimi’ne dönüşecek birikimin de ilk adımlarını oluşturmuştur.

            Jamestown’da ilk yerleşimin kurulmasından kısa süre sonra 1620 yılında daha sonra Plymouth (Massachusetts) olarak adlandırılan ve Şükran Günü’nün (Thanksgiving) doğuşuna vesile olacak İngilizlerin ikinci başarılı yerleşimi kurulmaya başlamıştır. Bu koloni İngiltere’deki mezhepsel bölünme ve çatışmaların bir sonucu olarak Ada’dan ayrılarak Yeni Dünya’ya gelen ve kendi aralarında imzaladıkları bir metinle (Mayflower Compact) dinsel hoşgörünün temellerini atan 102 kişinin Plymouth’a gelmesiyle kurulmuştur. Mayflower Sözleşmesi özellikle ABD tarihi açısından özgürlükler, dinsel hoşgörü ve kendi kaderini tayin hakkı (self-determinasyon) kültürünün yerleşmesi açısından bir dönüm noktasını temsil etmektedir. Nitekim Yeni Dünya’ya gelen yerleşimcilerin önemli bir bölümü zenginlik arayışındaki maceracılar, ülkelerinden sürgün edilen kitleler ya da toprak, refah arayan kitlelerden oluştuğu kadar dinsel ve kişisel özgürlük arayışında olan kesimlerden de oluşmaktadır. Zaten ilk dönemlerde Yeni Dünya’ya gelmek yoksul kesimlerin finanse edemeyeceği kadar pahalı ve bir o kadar da zahmetli bir süreçtir. İlk kolonicilerin büyük bölümüne hâkim olan “Haçlı” düşüncesi zamanla yerini zenginlik arayışına bırakmaya başlasa da dinsel motivasyonlar Yeni Dünya’nın kaderini köklü şekilde biçimlendirmiştir.

Mayflower Sözleşmesi ile temelleri atılan dinsel hoşgörü 1649’da başka bir kolonide (Maryland’da) yerel meclisin yaptığı bir düzenlemeyle “hoşgörü yasasına” (act of toleration) dönüşerek, yeni kurulan Rhode Island gibi diğer yerleşimlerde de yaygınlık kazanmıştır. Ancak bu hoşgörünün sadece Hıristiyan olanları kapsadığını, hatta bazı yerlerde Hıristiyanlığı reddedenlerin öldürülebildiğini de eklemek gerekmektedir. Avrupa’da yaşanan uzun dönemli mezhep çatışmaları süresince dinsel özgürlük aramak adına gelen kitleler Yeni Dünya’da bir çeşitliliğin de doğmasını sağlamıştır. Katoliklerin yoğun şekilde göç ettiği Maryland gibi bölgeler dışında daha çok Protestanlığın farklı kollarına mensup insanlar kıtaya gelmiştir. Bu nedenle “Protestan/Püriten ahlak” ile kıtanın inşası ve ABD’nin yükselişi arasında ilişki kuran pek çok tespit yapılmaktadır.

İnsan haklarının ve özgürlüklerin Yeni Dünya’daki kurucu belgesi olarak kabul edilen Mayflower Sözleşmesi’ne imza atan insanlar kıtaya gelmeden bir yıl önce (1619) Hollandalılara ait bir gemi 20 kişiden oluşan siyahileri tütün plantasyonlarında çalıştırılmak üzere Virginia’da satmıştır. Böylece 1870 yılına kadar sayıları toplamda 15 milyonu bulan siyahilerin Yeni Dünya ile ilk tanışmaları 1619 yılında başlamıştır. Ancak 1680 yılına kadar siyahilerin köle olarak çalıştırılması yaygın olarak benimsenen bir sistem olmamıştır. 1640’lara kadar Virginia’da sadece 150 siyahi vardır. 1680’den sonra sayı giderek artmaya başlamış ve yalnızca çeyrek asır sonra 10.000’i geçmiştir.[15] 1701’de İngiliz kolonilerindeki toplam nüfus 250.000, 1775’de ise 2.5 milyondur. Aynı dönemde köle nüfusu 28.000’den 500.000’e kadar çıkmıştır. Kolonilerde köleliği yasal hale getiren ilk düzenleme 1641’de Massachusetts’te yapılmış, 1664 yılında da Maryland’de köleleri belirli bir süreliğine değil ömür boyu köle yapan düzenleme yerel meclis tarafından kabul edilmiştir. 18. yüzyılın ortalarında Virginia nüfusunun yarısı Güney Carolina’nın ise üçte ikisi siyahi kölelerden oluşmuştur.[16] Kölelik kurumunun yerleşmesinin temel nedenlerinden biri İngiltere’deki hayat standartlarının iyileşmesiyle Yeni Dünya’ya giden insan sayısında görece azalma olmasıdır. Eş zamanlı olarak kolonilerin büyümesi işgücüne duyulan ihtiyacın artmış olması ve bu ihtiyacın daha ucuz yollarla karşılanması konusundaki motivasyonlardır.[17]

İngilizler kolonilerde yaşanan gelişmeleri yakından izliyor ve bu süreci şekillendirmek adına zaman zaman doğrudan müdahalelerde bulunmaktan çekinmiyorlardı. 1607’deki ilk yerleşimden 1733 yılında Georgie’da kurulan 13. ve son koloniye kadar İngiltere, Kuzey Amerika’daki kolonilerde üç farklı yönetim biçimi uygulamıştır. İlki Jamestown’da ilk yerleşimin başlamasını sağlayan Virgina Company, London Company gibi şirketler tarafından yürütülen koloniler, ikincisi Georgia gibi doğrudan kraliyete bağlı koloniler ve son olarak Maryland, Pennsylvania ve Delaware gibi Kral tarafından ferman (charter) alan ama şahsi/tescilli kişilerce yönetilen koloniler. Özellikle kolonilerin ekonomik olarak büyümesi şirketler tarafından yürütülen sürecin doğrudan devlet müdahalesiyle sonuçlanmasına yol açmıştır. Bu süreçte merkantilist politikanın yarattığı etkiler, İngiltere ve koloniler arasındaki ilişkiyi doğrudan şekillendirmiştir. Örneğin 1685’de II. James kral olunca kolonilerdeki doğrudan kontrolü artırmıştır. 1688’de Görkemli Devrim sonucunda II. James tahttan inmiş olmasına rağmen merkantilist politika devam etmiş ve kolonilerde 18. yüzyılda daha önce hiç olmadığı kadar resmi İngiliz yetkilisi görev yapmaya başlamıştır. Bağımsız olmadan önce 13 koloninin sekizinin (New Hampshire, Massachusetts, New York, New Jersey, Virginia, North Carolina, South Carolina ve Georgia) valisi zaten doğrudan Kral tarafından atanmaktaydı. Üç tanesi kraliyet fermanıyla yönetiliyor yalnızca bugün bile ABD’nin en küçük eyaletlerinden olan Rhode Island ve Connecticut’ın valisi halk tarafından seçiliyordu. Ancak İngilizlerin kontrolüne rağmen her kolonide yerel meclisler (hatta bazı yerlerde bugünkü yasama organı gibi iki meclisli yapı) tesis edilmiş ve meclisler genellikle vergi düzenlemeleriyle ilgileniyordu. Başka bir ifadeyle koloniciler kendi meclisleri tarafından vergilendirilmeye alışıktı. Daha sonra bağımsızlıkla sonuçlanacak olan Devrim kolonilerdeki bu öz yönetim kültürüyle de doğrudan ilişkilidir.[18]

Kuzey Amerika’daki koloniler sadece öz yönetim geleneğine sahip olmaları açısından değil pek çok açıdan ortak özellikler paylaşmaktadır. Her şeyden önce İngiliz kültürü yönetim açısından ya da mezhepsel yoğunluk açısından bazı farklılıklar olsa da kolonilerin en temel ortaklıklarından biridir. Hıristiyanlar arasında aynı dönemde Avrupa’daki mezhepsel bölünmenin yarattığı gerilim ve çatışmalar kolonilerde nadiren çatışmaya dönüşmüştür. Bu anlamda bir dinsel hoşgörü kültürünün yerleştiğinden bahsedilebilir. Üçüncü olarak yine Avrupa siyasal ve sosyal hayatının en belirleyici unsuru olan aristokratik mirasın kolonilerde neredeyse hiç yerleşmediği ve bu durumun daha demokratik bir devlet inşasını kolaylaştırdığı ileri sürülebilir. Son olarak kolonilerdeki sosyal ve ekonomik mobilizasyon hem kolonilerin büyümesi hem de kıta içinde ülkenin yayılmasına da bağlı olarak kolonilere her zaman dinamizm kazandırmış ve bu dinamizm bağımsızlık sürecini tetiklemiştir.[19] Ancak bütün faktörlerin dışında İngiltere’nin kolonilere yönelik politikasındaki değişim bağımsızlığın asıl itici gücü olmuştur.

1689-1763 yıllarını kapsayan dönemde İngiltere dört büyük savaşın içinde yer almış ve her bir savaş İngiltere’nin kolonileriyle olan ilişkilerinde bir değişime yol aşmıştır. Özellikle Fransa’ya karşı yürütülen oldukça maliyetli 1756-1763 Yedi Yıl Savaşları sonucunda İngilizler Kuzey Amerika’daki bütün kolonileri doğrudan kontrol etmeye ve bütün koloni ticaretini domine etmeye başlamıştır. Bu durum kolonilerde yaşanan kesimleri rahatsız etmiştir. Örneğin daha Yedi Yıl Savaşları başlamadan önce 1754 yılında Massachusetts, New Hampshire, Connecticut, Rhode Island, Pennsylvania, Maryland, New York’tan katılan yedi koloninin temsilcileri Albany’de (New York) bir konferans düzenlenmiştir. Benjamin Franklin tarafından kaleme alınan “Albany Planı” olarak da adlandırılan bu toplantıda gelecekte siyasal bir birliğin tesis edilip edilemeyeceğine ilişkin bir çerçeve çizilmiştir. Her ne kadar resmi olarak hiçbir zaman hayata geçirilemese de bu Plan, bağımsızlık sürecinin alt yapısını oluşturmuştur.[20]

 

2. Amerikan Bağımsızlığı ve Yeni Devlet/Ulus

2.1. Amerikan Başkaldırısı

Amerikan bağımsızlığına giden süreç Yedi Yıl Savaşları sonrasında başlamıştır. Savaşı sonlandıran 1763 Paris Antlaşması ile ABD’yi kuracak olan 13 koloni ve Kanada da dahil Kuzey Amerika büyük oranda İngiliz hakimiyetine girmiştir. İngiltere’nin Fransa’ya karşı zaferi aynı zamanda Amerikan Devrimi’ne giden süreci de başlatmıştır.[21] İngiltere hem savaş sırasında çöken mali yapısı hem de yeni kazanımlarını korumak ve geliştirmek için yeterince organize ve modernize olmayan koloniler için yeni bir rejim ve düzen için çalışmalarını arttırmaya başlamıştır. Bu çabada III. George’un 1760 yılında İngiltere Kralı olması ve gücünü arttırmak için daha hırslı davranması da etkili olmuştur. 1763’de imzalanan Paris Antlaşması sonrasında İngiltere ve koloniler arasındaki ilişki köklü şekilde değişmeye başlamış 3 Eylül 1783 tarihinde imzalanan Paris Barışı ile İngiltere ABD bağımsızlığını tanıyınca yaklaşık 20 yıllık gerilim, boykot, çatışma ve savaş süreci de sona ererek ABD resmi olarak bağımsızlığını kazanmıştır.

            Kolonileriyle ilişkilerine zarar veren ilk somut eylem İngiltere tarafından gerçekleşmiştir. Yedi Yıl Savaşları sırasında ve sonrasında koloniciler ve Yerliler arasındaki çatışmaların son bulması için İngiltere Kralı 7 Ekim 1763 tarihinde Kraliyet Bildirisi yayınlamıştır.[22] Bu bildiriyle kolonicilerin Appalachian Dağları’nın batısına geçmelerini ve yerleşmelerini yasaklamıştır. Bu girişim hem kolonicileri Yerliler karşısında zayıf düşüreceği hem de daha Batı’ya giderek yeni zenginlikler elde etme konusunda motive olmuş kesimleri oldukça rahatsız etmiştir.

            İngiltere aslında 1763’teki Bildiri ile başlayarak Yedi Yıl Savaşları’ndaki mali çöküş için bir dizi yasa çıkarmıştır. Bu çerçevede ilk düzenleme 5 Nisan 1764 Şeker Yasası’nın (Sugar Act) çıkarılması ve zaten daha önceden uygulanan Navigasyon Yasası’nın şartlarının ağırlaştırılması olmuştur. Böylece Amerikan kolonicileri şeker, şarap, kahve, tekstil ve diğer ithal ürünlere iki kat daha fazla vergi ödemek zorunda kalmıştır. 19 Nisan 1764’te ise enflasyon baskısından kurtulmak için Currency Yasası çıkarılmıştır.[23] Bu yasayla kolonilerde para basılması yasaklanmış ve ticarette metal para ve takas yöntemi kullanılması şart koşulmuştur. Kolonilerde ekonomiyi ve ticareti zorlaştıracak bu düzenlemeyle rahatsızlıklar daha net gösterilmeye başlanmıştır. Örneğin 24 Mayıs 1763 Boston şehir toplantısında James Otis, daha sonra slogan halini alacak, “temsil olmadan vergi olmaz” diyerek bir nevi Amerikan direnişini başlatmıştır. Aynı çabanın ürünü olarak 12 Haziran 1764 Şeker Yasası’na karşı ortak çalışacak bir komisyon kurulmuştur. Böylece 1763 ile birlikte köklü şekilde değişen İngiliz politikaları karşısında koloniler birlikte hareket etmeye başlamıştır. Kolonilerde yaşanan gelişmelerin ve bağımsızlıkla sonuçlanacak devrimin ana nedeninin Londra’dan dizayn edilen politikalar olduğu, kolonilerin ilk etapta bağımsızlık gibi bir taleplerinin olmadığı not edilmelidir.[24]

Kolonileri birlikte hareket etmeye zorlayan bir diğer önemli gelişme 22 Mart 1765 tarihinde Pul Yasası’nın (Stamp Act) bizzat Kral tarafından yürürlüğe sokulması olmuştur. Çünkü bu yasanın İngiliz parlamentosunda yasalaşması 1 Kasım 1765’de mümkün olmuştur. Bu yasayla 150 yıldır ilk defa kolonilere İngiltere bir anlamda “el koymuş” ve kolonilerde yaşayan insanlara fethedilmiş muamelesi yapılmıştır. Ayrıca avukatlıktan gazeteciliğe ve oyun kartlarına kadar kâğıt ile iş yapan her kişi ve kurum bu yasadan doğrudan etkilenmiştir. Pul Yasası sonrasında kolonilerde yaşayan kesimler daha somut tepkiler göstermeye başlamıştır. 13 Ağustos 1765’te isyancılar tarafından Andrew Oliver adlı vergi memuru bir ağaca (özgürlük ağacı olarak resmedilir) asılmıştır. 1764’de başlayan sınırlı boykotlar her bir vergi paketindeki artış sonrasında daha etkili ve kapsamlı olmaya başlamıştır.[25] Bu boykotların artmasına 1765 yılında çıkarılan ve zaman zaman güncellenen ve İngilizlere ordu için asker ve mal toplama yetkisi veren Konaklama Yasası da (Quartering Act) katkı sağlamıştır.

7-21 Ekim 1765 tarihleri arasında Pul Yasası için New York’ta 8 koloniden 28 delegenin katılımıyla tek gündemli bir kongre toplanmış ve kongreden Pul Yasası’nı boykot kararı çıkmıştır. 28 Ekim 1765’te Pul Yasası iptal edilinceye kadar İngiliz mallarına boykot uygulaması başlatılmış ve bu kararla İngiliz tacirleri de Pul Yasası’nın kaldırılması yönünde Parlamento’ya başka yapmaya başlamıştır. Nihayet Amerikan kolonileri, Pul Yasası’nın 22 Şubat 1766’da Londralı tacirlerin de lobi desteğiyle Avam Kamarası’nda ve Mart 1766’da da Lortlar Kamarası’nda iptal edilmesiyle birlikte hareket etmenin ilk meyvesini almıştır. Ancak İngiliz “gururunu” kurtarmak için ve kolonilerin boykot zaferlerine tepki vermek için yeni bir düzenleme hayata geçirilmiştir. 18 Mart 1766 tarihli Declaratory Act ile İngiliz parlamentosunun koloniler üstündeki mutlak yetkisine ve İngiliz Parlamentosu’nun gerekli vergileri çıkarma hakkına sahip olduğu güçlü şekilde vurgulanmıştır. Nitekim bu düzenlemeden hemen sonra dönemin başbakanı adıyla anılan 1767 “Townshend Programı” uygulamaya konulmuştur.[26]

“Townshend Programı” özellikle çay, cam ve kâğıt gibi ürünlere yeni vergiler koymuştur. Bu programla getirilen yeni vergilerle kolonilerde yaşayan kesimler açısından “temsil olmadan vergi olmaz” ilkesi bir kez daha çiğnenmiştir. Kolonilerde giderek artan tepkiler sonunda 1770 yılında Townshend sonrası göreve başlayan yeni Başbakan Frederick North zamanında Townshend Programı kalksa da çaya uygulanan vergiler devam ettirilmiştir. Bu süreçte kolonilerdeki tepki daha somut şekilde hissedilmeye başlanmış ve nitekim 5 Mart 1770’de İngiliz askerleriyle koloniciler arasında “Boston katliamı” da denen ve bağımsızlık sürecinde bir sembole dönüşen gerilimde 8 (bazı kaynaklarda 5) kişi ölmüştür.[27] 1772 yılında ise Rhode Island sakinlerine İngiliz kanunlarına uymadıkları gerekçesiyle çeşitli şiddet uygulamaları yapılmıştır.[28] İngilizlerin bu tutumu daha sonraki olaylar için tetikleyici etki doğurmuştur.

İngiliz politikaları, ekonomik çıkarlar ve politik idealler bakımından en az üç farklı gruba ayrılabilecek 13 koloninin ticari faaliyet, tarım ve dini-özgürlük önceliklerine rağmen birlikte hareket etmesine neden olmuştur. 1764-1775 arasında İngiltere’nin kontrolü arttırmak için yürürlüğe koyduğu yasalar ve uygulamalar, kolonilerin başkaldırısını daha da büyütmesine hizmet etmiştir. Özellikle de 1773’te İngiliz Doğu Hindistan Şirketi’ni krizden kurtarmak için çıkarılan ve bir anlamda kolonilerde Şirket lehine bir tekel yaratan Çay Yasası (Tea Act) İngiliz parlamentosundan geçince 16 Aralık 1773 Boston Çay Partisi olarak simgeleşen 342 koli çayın imha edildiği sert protestolar patlak vermiştir.[29] İngiltere ise Boston Çay Partisi’ne bir tepki olarak Dayanılmaz/Zorlayıcı Yasaları (Intolerable Acts) çıkarmıştır. Bu düzenlemeyle Boston Limanı kapatılmış ve Doğu Hindistan Şirketi’nin zararı tazmin edilinceye kadar Liman ticaretten men edilmiştir. İngilizlerin bütün Boston şehrini cezalandırma girişimi kolonileri Boston’u desteklemek için daha da birleştirmiştir.[30]

 

2.2. Bağımsızlık İlanı ve Bağımsızlık Savaşı

İngiltere ve K. Amerika’daki 13 koloni arasında 1763 yılında köklü şekilde değişmeye başlayan ilişkiler 1774’te yeni bir boyut kazanmış ve bu süreçten sonra kolonilerde yavaş yavaş bağımsızlık da gündeme gelmeye başlamıştır. İlk etapta bir başkaldırı ve direniş olarak adlandırılabilecek olan bu süreç ikinci aşamada, 1775 yılında silahlı çatışmaların savaşa dönüşmesiyle önce bağımsızlık ilan ilanına nihai olarak da bağımsızlık savaşına dönüşmüştür.[31] Kolonilere yönelik giderek artan İngiliz baskısı karşısında Eylül 1774’te İlk Kıta Kongresi Georgia haricindeki 12 koloniden temsilcilerin katılımıyla toplanmıştır. Bu kongrede Zorlayıcı Yasalara karşı nasıl bir yol izleneceği tartışılmıştır. Bu bakımdan İlk Kongre’de delegelerin amacı bir bağımsızlık elde etmekten çok reform yapılmasını sağlamaya çalışmaktır. Kongre’de Zorlayıcı Yasaların lağvedilmesi konusunda kolonilerin taleplerini içeren bir dilekçe kaleme alınmış ve bir delegasyonla birlikte Kral’a gönderilmiştir. Ayrıca Mayıs 1775’te tekrar toplanmaya karar verilmiştir. Kral Kıta Kongresi’nin dilekçesini reddedip Massachusetts’i asi ilan etmiş, koloniler ve İngiltere arasındaki ticareti yasaklamış ve koloniler üzerine ek asker sevk etmeye başlamıştır. 19 Nisan 1775’te Concord ve Lexington’daki ilk çatışmadan üç hafta sonra Mayıs 1775’te yapılan ikinci Kongre’deyse artık direniş organize edilmeye ve bağımsızlık fikri daha güçlü şekilde dile getirilmeye başlanmıştır. Bu Kongre’de o dönem albay olan George Washington “Birleşik Kolonilerin” komutanı olmuş ve bir donanma kurulması konusunda karar alınmıştır. Her iki Kongre’nin genel atmosferine bakıldığında henüz bir “Amerikan” kimliği ya da vurgusunun öne çıkarılmadığını ve hatta bu ibarenin o dönemde İngiltere’de daha sık kullanıldığı ileri sürülebilir.[32] Curtis P. Nettels’a göre, 2 Temmuz 1776 tarihine kadar resmi dokümanlarda “Birleşik Koloniler” gibi ifadelerin kullanıldığı ve “Birleşik Devletler” ibaresine rastlanmadığı vurgulamaktadır. Bununla birlikte Nettels, 24 Haziran 1776 tarihinden sonra “kurucu babaların” kendi aralarındaki bazı mektuplaşmalarında “Amerika Birleşik Devletleri” ifadesinin kullanıldığını da not etmektedir.[33]

Kıta Kongrelerinden sonra adım adım bağımsızlığa giden süreçteki en önemli meselelerden birisi de koloniler arasındaki yeni yapının finansmanına yöneliktir. Henüz bağımsızlık ilan edilmeden kolonilerde metal para basma (22 Temmuz 1775) ve tahvil satımına başlanmıştır. Finansal bağımsızlık bu şekilde başlasa da gerçek anlamda finansal sistemi oluşturan maliye ve hazine raporlamalarının bile düzenli olarak yapılması 1790 sonrasına rastlamaktadır.[34] Bu bakımdan finansal bağımsızlık ilk atılan adım olsa da daha uzun bir dönemde sağlanmıştır. Bu gelişmelere karşı İngiltere kolonilerin isyancı olduğunu belirtmiş ve 26 Ekim 1775 tarihinde Kral resmi olarak kolonilerin asıl amacının bağımsızlık elde etmek olduğunu açıklamıştır. Kıta kongrelerinin bağımsızlık ilanıyla sonuçlanacağına inan İngilizler, muhtemel bir çatışmayı önlemek adına birtakım girişimlerde bulunmuş ve hatta Avrupa’daki müttefikleriyle kolonilerin paylaşımı konusunda bir dizi görüşmeler bile gerçekleştirmiştir.[35]  Kolonilerin bağımsızlığını önlemek için askeri anlamda güç kullanma seçeneğinin kullanılması, kolonilerdeki bağımsızlık sürecini daha çok tetiklemiştir.[36] Nitekim 1775’te ilk çatışmanın yaşandığı Lexington olayından sonra (giderek zayıflayan İngiltere karşı bağlılık duygusuyla birlikte) yavaş yavaş şekillenmeye başlayan bağımsızlık düşüncesi Thomas Jefferson’ın kaleminden çıkan 4 Temmuz 1776 tarihli Bağımsızlık Bildirisi ile bir devletin doğuşunun simgesi olmuştur.[37]

Benjamin W. Labaree, Amerikan bağımsızlığını tetikleyen ana unsurun İngiltere ve İngilizlerin tutumu olduğunu ileri sürer. Ona göre zaten bağımsızlık ilanı da bu tutuma yönelik geliştirilmiş bir tepkidir. Bu iddiasını desteklemek için de 1774-1776 arasında özel mektuplardan gazeteler ve resmi ve gayri resmi risaleler (pamphlet) üzerinden bir analiz yapmıştır. Yaptığı analize göre ilk başlarda aslında İngiltere’deki resmi ve gayri resmi risalelerde koloniler lehine bir sempati görünse de zaman ilerledikçe endişeler ve kaygılar artmış ve böylece İngiltere’nin tutumu Amerikan bağımsızlığı için önemli bir değişken olarak ortaya çıkmıştır.[38] 

Temmuz 1776’daki bağımsızlık ilanından hemen sonra İngiltere büyük bir donanmayı kolonilere göndermiştir. Ağustos ayında Amerikan kıyılarına ulaşan İngiliz donamasını Washington komutasındaki çoğunluğu eğitimsiz, donanımsız ve gönüllülerden oluşan ordu karşılamıştır. 26 Ağustos 1776’da askeri çıkarmaya başlayan İngiltere 27 Ağustos’ta kolonicileri New York kıyılarında büyük bir yenilgiye uğratmıştır. Washington ordusunu donatıp eğitecek zamanı kazanmak ve Avrupalılardan yardım gelmesini sağlamak için doğal koşulların ve coğrafyanın avantajını kullanarak İngiliz ordusunu durdurmak amacıyla hareket etmiştir. [39]

Kolonilerde yaşayan yaklaşık 2,5 milyona yakın nüfusun %40’ı Bağımsızlık Savaşı boyunca aktif olarak savaşta rol almıştır.[40] Savaş başladığı sırada bütün kolonicilerin bağımsızlık konusunda aynı fikirde olmadığı özellikle belirli bir kesimin hala Krala sadık olduğu bilinmektedir. Hatta Margaret Sankey’e göre Fransız İhtilali esnasında Krala sadakat gösteren aristokratların oranı toplam aristokratlar arasında %0,5 iken Amerikan Devrimi esnasında bu oran %2,4 gibi oldukça yüksek bir düzeydedir.[41] Diğer taraftan köleler ve Yerliler de İngiltere tarafından bu süreçte kolonicilere karşı kullanılmıştır. Zamanla Washington da özgürlük vaadiyle köleleri yanına çekmiştir. Yerliler ise büyük oranda İngilizleri desteklese de Ohio bölgesindekiler gibi bazı Yerliler tarafsız kalmış ve hatta bir kısmı kolonicilere destek vermiştir.[42] Bağımsızlık Savaşı boyunca kolonilerin İngiltere’den uzak olması, iklim ve doğa koşulları kolonicilerin en büyük avantajıyken, İngiltere’den ayrılmak isteyen ve bunun için savaşacak insan sayısının az olması en büyük dezavantajını oluşturmuştur.[43] Nitekim Savaşın ilk dönemi (1775-1777) Washington ve ordusu için oldukça kötü geçmiştir.

1777’de İngilizler New York ve Philadelphia’yı işgal etmişlerdir. Ekim 1777’de Saratoga’da koloniciler en önemli başarılarından birini kazanarak yavaş yavaş rüzgârı terse döndürmeye başlamışlardır. Bu başarıyla koloniciler, Fransa’dan daha dikkat çekici düzeyde yardımlar almaya başlamıştır. 1778’de ABD ile Fransa ittifak kurmuş ve bir yıl sonra da İspanya ve Hollanda İngilizlere karşı savaşa girip ABD’yi desteklemiştir.[44]  Tüm bu süreçle birlikte 1778’den itibaren İngiltere’nin kayıpları artmaya başlamıştır. 1778’de İngilizler New York ve Philadelphia’dan çekilmek zorunda kalmış, 1779’da Ohio İngilizlerden alınmış ve 1780’de İngilizler Virginia ve Carolina’ya kadar çekilmek zorunda kalmıştır. 1781’de hem Fransa donanmasının desteğiyle hem de karada kolonicilere destek olan Fransız güçlerinin yardımıyla İngilizler kuşatılmıştır.[45] İngiliz ordusu ironik bir şekilde ilk İngiliz yerleşiminin kurulduğu Virginia bölgesinden en son 1783’de ayrılmıştır.[46]

Amerikan Bağımsızlık Savaşı hiç kuşkusuz bir iç savaştır. Bu iç savaş sırasında anavatana bir başkaldırı söz konusu olmuştur. Bağımsızlık Savaşı başlarken üçte bir gibi bir halk desteğine sahip olan hareket, zaman ilerledikçe ve isyancılar başarı kazandıkça giderek güç kazanmıştır. Zira 13 koloninin bağımsızlığa ve dolayısıyla savaşa olan desteği arttıkça dışarıdan yapılacak yardıma olan ihtiyaç da azalmıştır.[47] Amerikan Bağımsızlık Savaşı hem bir klasik koloni başkaldırı eylemi hem de 18. yüzyıl Avrupa’daki güç politikaları açısından doğurduğu etkiyle büyük bir güç mücadelesi örneği olma özelliğini de taşımaktadır. Çünkü İngiltere Atlantik’in öbür yakasında eski kolonisi ve ona destek olan Fransa, İspanya ve Hollanda ittifakıyla da savaşmak zorunda kalmış ve sonuçta da lojistik ve finansal anlamda başarısız olmuştur.[48] İngiltere için Bağımsızlık Savaşı’ndan kolonilere yardım eden, kendileri de birer kolonyal güç olan Avrupalı diğer güçler aslında büyük bir hatanın içindedirler. Çünkü İngilizler kendileri açısından bu mücadeleyi bütün sömürgeci Avrupa adına yürütmekte ve bu mücadeleye destek verilmezse benzer ayaklanmaların diğer kolonilerde de patlak vereceğine dair bir söylem geliştirmiştir.[49] Nitekim Amerikan bağımsızlığından sonra İngilizler uzun bir savaş verip kolonilerini kaybedince diğer kolonilerinde de benzer sorunlar yaşanmaması için yeni bir kolonyal sisteme geçiş yapmış ve daha sıkı kontrol edilen bir yapı kurmuştur.[50]

3 Eylül 1783’te Paris’te ABD temsilcileri John Adams, Benjamin Franklin ve John Jay ile İngiliz Kralı ve Parlamentosu adına David Hartley arasında imzalanan barış anlaşmasıyla İngiltere ve ABD arasındaki yedi yıldır süren savaş sona ermiştir.[51] 1783 Paris Barışı, 1776 ile başlayan bir savaşı bitirmekle kalmamış aynı zamanda dünyanın başarıyla sonuçlanan ilk ulusal kurtuluş mücadelesinin de sembolü olmuştur. Üstelik bu zafer çok uzunca bir süredir dünyanın hiçbir bölgesinde savaş kaybetmemiş çok büyük bir güce karşı kazanılmıştır. Bağımsızlık mücadelesiyle yeni bir devlete sahip olmak arzusuna kavuşan ABD, bağımsızlığın hemen ardından iç ve dış politikada çok önemli sorunlarla yüzleşmek zorunda kalmıştır. Bir defa yeni kurulan devlette insanlar hala kendilerini parçası oldukları koloni kimliği üzerinden tanımlamaya devam etmiştir. 1787’de yazılan, 1789’da kabul edilen anayasaya kadar ulusal kimliğe ilişkin sorunlar varlığını sürdürmüştür.[52] Yine 1783 Paris Barışı’ndan hemen sonra ABD, daha çok içe dönük bir politika izlemeye çalışmıştır. Bağımsızlığı takip eden yaklaşık on yıllık süreçte, Fransa ABD’yi bir uydusu haline getirmeye, İspanya Mississippi nehrinin doğusunda tutmaya ve İngiltere ise eski kolonisini cezalandırmaya çalışmıştır.[53]

 

3. Amerikan Devrimi’ni Hazırlayan Koşullar

Amerikan bağımsızlığı ve Amerikan Devrimi genellikle aynı şeyi tanımlamak için birbiri yerine kullanılabilen kavramlardır.  Oysa kurucu babalar başta olmak üzere 1780’lere kadar “devrim” kavramı çok tercih edilmemiştir. Çünkü devrim kavramına o dönemlerde negatif anlamlar yüklenmiştir. 1780’lerle birlikte Amerikan Devrimi kavramı Pul Yasası ve sonrası başlayan ve bağımsızlık sonrası da devam eden süreci anlatmak için daha sık şekilde kullanılmaya başlamıştır. Amerikan Devrimi’nin nasıl tanımlanması gerektiği konusunda üç farklı yorum öne çıkarılmaktadır. İlk olarak bu Devrim İngiltere’ye karşı yürütülen mücadelenin bağımsızlıkla sonuçlanmasını tanımlamak için kullanılmaktadır. İkinci olarak ilk yorum biraz daha genişletilerek, cumhuriyetçi bir hükümetin inşasını da içermektedir. Üçüncü olarak bütün K. Amerika’yı değiştirecek bir dizi siyasal, ekonomik ve kültürel dönüşümü tanımlamak için de kullanılmaktadır.[54] Bu üç boyutlu Devrim yorumuyla Amerikan Devrimi kavramı, yeni bir ulusun doğuşu, doğal haklara/insan haklarına, cumhuriyet/demokrasiye vurgu için de kullanılan geniş anlamlı bir kavrama dönüşmüştür.[55] Amerikan Devrimi kavramı zamanla geniş bir zaman dilimini ve bir ulusun doğup rüştünü ispatlama sürecini anlatır hale gelmiştir. Bağımsızlık Savaşı da Devrim’in altında bir alt konu haline gelmiştir. Bu sürecin tarihsel aralığı konusunda kesin yargılar olmasa da 1760’lar ile 1812 genişleme dönemi arasında kalan süreç genel kabul görmektedir.[56] Tarihsel aralığı üzerindeki tartışmaları (bu çalışmada kabaca 1763-1783 arası kabul edilmiştir) bir kenara bırakırsak Amerikan Devrimi üzerine çalışmalar daha Devrim sırasında başlamış ve her dönemde giderek artmıştır. Bugün bile hala herhangi bir Amerikan girişimi sırasında veya büyük olayda Amerikan Devrimi’ne atıf yapılması bir alışkanlık halini almıştır.[57]

Amerikan Devrimi’nin tam olarak neyi sembolize ettiğine ilişkin farklı yorumlar Devrim’in gerçek anlamının anlaşılması açısından önem arz etmektedir. Başka bir ifadeyle bu Devrim geçmişten radikal bir kopuşu mu temsil etmektedir yoksa geleneksel İngiliz özgürlük mirasının bir ürünü/çıktısı mıdır? Amerikan Devrimi’nin Avrupa’daki muadillerinden farklı olarak feodal yapı ve kurumlara bir tepki olarak doğmamıştır. Asıl amaç bağımsızlığı elde etmek olduğu için Avrupa’daki devrimlerden ayrılmakta ve bu niteliğiyle de daha çok İkinci Dünya Savaşı sonrasında Asya ve Afrika’daki anti-kolonyal mücadelelere benzemektedir.[58]

Amerikan Devrimi düşüncesi ve bağımsızlığı daha sonra Amerikan ulusunun temellerini inşa eden 1607’deki ilk İngiliz yerleşimiyle başlayan süreçte aşama aşama şekillenmiştir. Jamestown’daki (Virginia) ilk yerleşimde 1619 yılında bir kent meclisinin (House of Burgesses) kurulmuş olması, 1620 yılında imzalanan Mayflower Sözleşmesi, Massachusetts’de Püriten kiliseye bağlı erkeklerin vali seçmek için oy kullanması, bağımsızlık ilanından hemen önce yayınlanan Virginia Haklar Bildirgesi ve savaş esnasında hazırlanan 1780 Massachusetts Anayasası gibi kolonilerdeki birikimler Devrimi hazırlamıştır. Aynı şekilde 1215 Magna Carta’dan beri gelen İngiliz temsili kurumlarının gücü, parlamento kültürü, yargı sistemi gibi İngiltere’nin siyasal geçmişindeki birikimler de Devrimcileri etkilemiştir.[59] Bütün bu birikimler demokratik tecrübenin kolonilerde yerleşmesine de vesile olmuştur. Nitekim hali hazırdaki demokratik bilinç ve neredeyse ilk yerleşimcilere kadar uzanan öz yönetim tecrübesinden beslenen Amerikan başkaldırısı öz olarak monarşiye karşı bir tepki olarak da gelişmiştir. 13 koloninin birinde başlayan bir hareket büyüyerek diğerlerinde de zemin kazanmıştır. Her bir kolonide farklı yerel motivasyonlar bu süreçte etkili olsa da temel motivasyon kolonicilerin ayrıcalıklı sosyal, ekonomik ve politik konumlarını koruma gayretidir. Bağımsızlık sürecinde dile getirilen somut temel hedeflerse yargıdaki yolsuzluğunun sona ermesi, Kraliyet yönetiminin haksız uygulamalarının son bulması, eşit temsil, dini özgürlük ve diğer politik sorunlardan kurtulmaktır.[60]

Amerikan Devrimi, daha sonra çok yaygın şekilde kullanılan bir söyleme dönüşen “Amerikan istisnacılığı”nın ortaya çıkmaya başladığı süreci de içermektedir. Buradaki istisnacılık ABD’nin kurucu anlatılarından birisidir ki bu anlatı ABD’nin tarihin özel bir döneminde ortaya çıkmış olmasını, dünyanın başka yerinde benzerinin olmadığını ve Tanrı vergisi bir kaderle yüklü olduğu noktasında ABD’nin diğer ülkelerden ayrıldığı inancına dayanmaktadır. Aynı şekilde ana akım Amerikan politik, sosyal ve ekonomik görüşünün dünyanın geri kalanına rehberlik yapma kaderine sahip olduğu vurgulanır.[61] Bir bakıma Amerikan istisnacılığı Avrupai oryantalizmin Amerikan versiyonu olarak da değerlendirilebilir.[62]

Amerikan Devrimi’nin patlak vermesinde ve kolonilerin bağımsızlık için ayaklanmasında kolonicilerle Yerliler arasındaki ilişkiler de önemli bir faktördür. Çünkü 1763 sonrası İngiltere ilk İngiliz yerleşimcilerden beri çeşitli anlaşmalar ve pratiklerle gelişen Yerliler ve koloniciler arasındaki ilişkileri de değiştirmeye başlamıştır. Yerlilere toprak üzerinde daha büyük egemenlik ve haklar veren girişimler kolonilerde büyük tepkiyle karşılanmıştır. İngiltere’nin “eski rejimi” (ancien régime) yıkmaya yönelik bu yeni uygulaması genişleme hedefindeki elit kesimleri harekete geçirmiştir.[63]

Amerikan bağımsızlığının ve devriminin insani sermayesinin en önemli kaynağı kuşkusuz göçlerdir. Bu göçler Yeni Dünya olarak adlandırılan Amerikan kıtasını inşa etmiştir. Devrim sonrasında da genişleme için bu göç hem kaynak hem de baskı oluşturmuştur.[64] Devrim sırasında kölelerin icra ettiği rol de önemlidir. İngilizler aslında tarihsel olarak köle ticaretinden en büyük payı alan bir imparatorluk olarak, Bağımsızlık Savaşı boyunca Kral III. George Amerikan kolonilerindeki kölelere özgürlük vaat etmiştir.[65] Bu söylemin köleler üzerinde bir etki yaratmasını önlemek konusunda kurucu babalar karşı söylemler geliştirmişlerdir. Örneğin 1780’lerde Jefferson köle sahiplerinin despot olduğunu bile dile getirmiştir.[66] Ancak kölelik kurumu ve köle ticareti konusunda kurucu babaların yeterince samimi olduklarını söylemek mümkün değildir.

Amerikan Devrimi’nin fikri sermayesi konusunda Herbert L. Osgood, Bağımsızlık Savaşı’ndan en az on yıl öncesinden başlayan ve hem İngiltere tarafında hem de kolonilerde artarak devam eden bir “fikri bir savaştan” bahseder.[67] Bu savaş tarih, politika ve edebiyat alanında yazarların fikirleriyle şekillenmiştir. Bu bakımdan söz konusu yazında karşılıklı hicivler, suçlamalar yer alır ki bu şekilde “bir tirana ve zorbaya” karşı başkaldırı fikri parça parça insanların zihnine işlenmiştir. İngiltere’nin 1763 sonrası koloni politikasını değiştirmesiyle özellikle de ekonomik olarak zenginleşmiş ve özerk hareket etmeye alışmış olan koloniler, İngilizlerin bu yaklaşımına karşı bir politika geliştirmeye başladılar. Bu politika, “eğer devlet veya merkez sizin kişisel haklarınız ve özgürlüğünüzü garanti altına alamazsa veya buna saldırırsa isyan etmek haktır” anlayışıyla liberal temellere dayanmaktadır.[68]

Amerikan Devrimi’nin fikirsel altyapısı konusunda tam bir uzlaşı yoktur. Bu uzlaşı eksikliğinde konuya ilişkin yapılan çalışmaların yapıldığı dönemin özellikleri de etkindir. Scott D. Gerber, kolonicilerin motivasyonlarının liberal düşünce, teolojik yaklaşım, cumhuriyetçi anlayış gibi fikirlerden müteşekkil olduğunu vurgulamaktadır.[69] Örneğin çoğu kesim tarafından Devrim’in fikir babası olarak kabul edilen Jefferson, İngiliz düşünür John Locke’un liberal düşüncesinden yoğun şekilde etkilenmiştir.[70] Amerikan Devrimi özelinde liberal düşünce “temsil olmadan vergi de olmaz” ilkesiyle açıklanan süreci içerir ve içinde zenginliğini paylaşmak istemeyen bir başkaldırıyı da barındırır. Cumhuriyetçi anlayış ise bireysel çıkarlar için değil toplumun bütününün hayrı için kişisel çıkarlarını feda eden bir direniş olduğunu kabul eder. Diğer taraftan teolojik çıkarımlar yapanlar devrimi yapanların Tanrı’nın isteği için çalışan insanlar olduğu savı ile hareket eder. Bütün boyutlarıyla değerlendirildiğinde Amerikan Devrimi birçok unsuru potasında eriterek başarılı olmuş bir harekettir. Bu bakımdan her kesimden ve düşünceden insanın istediğini gerçekleştirdiği bir sonuç ortaya çıkardığı için haklı olarak birçok fikirsel çıkarıma sebep olmaktadır.

Devrimin fikri kaynakları konusundaki zengin literatürün[71] belki de en çok referans verilen metni John Locke’un kaleme aldığı çalışmalardır. Eric Slauter, 1773 yılında Locke’un eserinin kolonilerde en çok basılan ve okunan çalışma olduğunu not etmekte ve devrim sırasındaki ana akım görüşleri liberal ve cumhuriyetçi olarak sınıflandırmaktadır.[72] Amerikan başkaldırısı ve nihayetinde bağımsızlığı politik düşünce olarak bu bakımdan liberal ve cumhuriyetçi düşüncelerin bir birleşimi olarak görülebilir. Bu iki anlayışın aslında modern Amerikan siyasi yapısını da inşa ettiği söylenebilir.

Devrimi ve yeni ülkeyi inşa eden kurucu babaların kuşkusuz en çok etkilendiği isimlerden biri de Thomas Paine’dir. Paine Ocak 1776’da kaleme aldığı Sağduyu (Common Sense) adlı eseriyle bağımsızlık mücadelesini yürüten kurucu babalar üzerinde büyük bir etki yaratmıştır. Hatta George Washington’un başkan yardımcılığını yapan ve onun ardından Başkan olan John Adams’ın ifadesiyle “Sağduyu’nun yazarının kalemi olmaksızın, Washington’un kılıcı boşuna kaldırılmış olurdu”.[73] Paine eserinde kolonilerin bir şer gibi gördüğü monarşiyle (İngiltere) bağlarını koparmasının ve bağımsızlıklarını ilan etmelerinin zorunlu olduğunu vurgulamaktadır. Paine, bütün bir Amerika kıtasının küçük bir ada tarafından yönetilemeyeceğini, Kral ve onun yönetiminin giderek yozlaştığını ve onun kolonilere yönelik politikalarının “sağduyuya” aykırı olduğunu belirtmiştir.[74] Paine, aslında sadece Sağduyu eserinde değil daha önceden kaleme aldığı çalışmalarında da koloniler üzerindeki İngiliz hakimiyetini sorgulamıştır.[75] Bağımsızlık Savaşı başladığı andan itibaren de Kriz (The Crisis) adlı eseriyle bu mücadeleye olan desteğini açıkça ortaya koymuştur.[76]

Locke ve Paine dışında David Hume ve Adam Smith gibi isimlerin çalışmaları da kurucu babaların Devrime ilişkin düşüncelerini şekillendirmiştir.[77] İngiliz ve İskoç düşünürlerin Devrim sürecinde daha belirgin şekilde etkili olduğu kabul edilse de Voltaire, Rousseau ve Turgot gibi Fransız düşünürler daha Devrim başlamadan önce Amerikan hoşgörüsünden ve özgürlüklerinden bahsetmiştir. Yine aynı şekilde Montesquieu’nun da ortaya koyduğu eserler bağımsızlık mücadelesi ve yeni ulusun inşası sürecinde etkili olmuştur. Bununla birlikte hem kurucu babalarda Fransızca bilen kişi sayısının az olması hem de 1778 yılında ABD ve Fransa arasında ittifak tesis edilmiş olmasına rağmen hala Fransızların Kanada’ya yeniden yerleşecekleri konusundaki kaygılar nedeniyle devrimciler İngiliz-İskoç Aydınlanması’ndan daha çok etkilenmişlerdir.[78] İster İngiliz ister Fransız düşünce geleneği baskın olsun Amerikan Devrimi aslında Batı’daki Aydınlanma sürecinin bir parçasıdır ve hatta bazı kesimlerin iddia ettiği gibi Devrimi Amerikan Aydınlanması’nın değil Batı Aydınlanması’nın bir çıktısı olarak görmek daha doğrudur.[79] Nitekim Madison, Jefferson, Franklin, Adams, Hamilton gibi en önemli kurucu babalar Avrupa düşünce sistemi kadar kaynağı Avrupa olan siyasal, ekonomik ve sosyal pratiklerden de beslenerek hem Devrimi hem de yeni ulusu inşa etmişlerdir.[80] Bağımsızlık sonrası inşa edilen devlet yine kökleri Avrupa Aydınlanması’nda olan “dine karşı akıl, kralın haklarına karşı insan hakları ve tiranlığı karşı öz yönetim” gibi çeşitli düsturlar üzerinde yükselmiştir.[81] Bununla birlikte Devrim’in özünde yatan bu “aydınlanmacı” düşünce Devrim sürecinde dinin hiçbir etkisi olmadığı şeklinde yorumlanamaz.

Amerikan Devrimi’nin ve Bağımsızlık Savaşı’nın en önemli fikirsel temellerinden birisi de dini motivasyonlardır. Zaten ilk yerleşimcilerden beri kolonilerde yaşayan insanların önemli bir bölümü dini özgürlük arayışlarının bir ürünü olarak Amerika’ya göç etmişlerdir. Devrimi de dini motivasyonlarla, bir başka kurtuluş ya da yeni bir özgürlük olarak yorumlayan kesimler için bu Devrim, “Tanrı’nın görkemli günlerine ulaşmak için atılan bir adım”, “Tanrı’nın yeryüzündeki eli” ya da “yeryüzündeki cennet krallığı” olarak tasvir edilmiştir.[82] Özellikle Evanjelikler, “tirana karşı başkaldırı Tanrı’nın emridir” mottosu ile hareket etmişlerdir.[83] Yine Püritenler de aradıkları saflığı ve huzuru Amerikan Devrimi ile bulacaklarına inanmışlardır. Zaten kendi inançlarında tutumluluk, ölçülülük ve ruhani fazilet için sıkı çalışmak yer almaktadır. Sivil toplumun ABD’deki derinliği büyük oranda bu Püriten inanışla şekillenmiştir.[84] Bu inanış ve Devrim’i besleyen diğer dini motifler Amerikan yayılmacılığının da meşruiyet temellerini oluşturmuştur. Örneğin Pitman B. Potter, bağımsızlıkla başlayan Amerikan karasal genişlemesinin emperyal ya da fetih arzusuyla ilişkili olmadığını ileri sürmektedir.[85] Zira ilk yerleşimler doğuda kurulmaya başlamış ve yeni devletin gelişmesi ve ekonomik refahı için batıya doğru yayılması “doğal” bir gereklilik olarak kabul görmüştür.[86] Aslında gerçek anlamda genişleme politikası 1803 yılında Thomas Jefferson’ın Louisiana’yı satın almasıyla başlasa da[87] Appalachia ve Mississippi’nin batısına geçilmesi bağımsızlıkla başlamıştır. Başka bir ifadeyle Devrim, batıdaki toprakları yerleşime açtı ve insanlar Devrim’den sonra batıya akın etmeye başladılar.[88] Amerikan genişlemesi aynı zamanda pek çok kesim için kendi bölgesinde güvende olmak isteyen yeni bir devletin doğal davranışı olarak da görülmüştür. Daha yeni bağımsız olduğu yıllarda önceden Yedi Yıl Savaşları ile paylaşılmış kıtada İspanya ve Fransa’da kalan kısımlar için de ABD kendisini doğal varis olarak görmüştür. Bu ahlaki meşruiyetin yanında İspanya karşısında Mississippi Nehri’nin kontrolü ve genel olarak da Appalachian Dağları’nın batısına geçme dirayetlerini göstererek genişlemiştir.[89]

 

Sonuç

Amerikan Devrimi, 1607’de ilk kalıcı İngiliz yerleşimiyle hikayesi başlayan 13 koloninin 1783 yılında imzalanan Paris Barışı ile birleşik ve bağımsız bir ülke olarak doğuşuyla sonuçlanmıştır. Her ne kadar devrim metaforu bağımsızlık sonrası süreçte de yaşanan pek çok değişimi tanımlamak için kullanılsa da öz olarak 13 koloninin özgür bir ülke haline geliş sürecini nitelemektedir. Bununla birlikte Amerikan Devrimi’ni basitçe bir devletin doğuşu olarak değerlendirmemek gerekir. Çünkü Devrim, modern dönemde dünyanın başarıyla sonuçlanan ilk ulusal kurtuluş mücadelesi olarak self-determinasyon hakkının somut bir nüvesini de teşkil etmektedir. Aynı zamanda Devrim, entelektüel anlamda da önemli bir açılım sağlayarak, önce beslendiği asıl kaynak olan Avrupa’da daha sonra da uzun erimde bütün dünyayı etkileyen pratiklerin temelini atmıştır. Özellikle siyasal anlamda anayasacılık, federalizm ve başkanlık sistemi gibi yeni tip yönetim sistemlerinin bir modeli olmuştur. Çünkü Devrim sonrası inşa edilen cumhuriyetin o dönemde hiçbir yerde benzeri yoktur.[90] Tüm bunların dışında İkinci Dünya Savaşı sonrasında zemin kazanan dekolonizasyon hareketleri açısından da tarihsel bir başarı hikayesi olarak örnek oluşturmuştur.[91]

Benzer şekilde Devrim’in kendisi ve onunla birlikte sembolleşen bazı fikirler, Bağımsızlık Bildirisi’nde sıralanan temel haklar zaman içinde köleler, kadınlar ve kendini ezilmiş hisseden herkese (hem ABD içinde hem de dünyanın geri kalanında) bir ışık olmuştur. Bu bakımdan da Amerikan Devrimi’nin ABD’de köleliğin yasaklanması, siyahilerin eşit yurttaş olması gibi diğer devrimler de dahil olmak üzere dünyanın geri kalanında kendinden sonra yaşanan devrimleri etkilemiştir.[92] Amerikan Devrimi hem kazanılmış mevcut hakların korunmasına yönelik bir muhafazakâr devrim hem de bir koloninin ulusal bağımsızlık mücadelesi ve sürecini anlatan iki temel özelliğe sahiptir. Özelikle ikinci özelliği dolayısıyla dünyanın farklı bölgelerindeki bağımsızlık hareketlerinin çıkmasında ve kolonilerin çözülmesinde esin kaynağı olmuştur.[93]

Bütün bu “olumlu” çağrışımlarının yanında ve 1607’ye kadar uzanan demokratik tecrübenin evrilerek Devrimi doğurmuş olmasına rağmen bu süreci tamamen geçmişten radikal bir kopuş olarak da değerlendirmemek gerekir. Nitekim Devrim sonrası inşa edilen devlet Temsilciler Meclisi ile “demokratik”, Senato’nun yapısıyla[94] “aristokratik” ve yürütmenin başını temsil eden Başkan’ın pozisyonuyla bir anlamda “monarşik” bir görünüm arz etmektedir.[95] Yine self-determinasyon konusunda bütün dünyaya örnek teşkil eden Devrim’in inşa ettiği ülkenin 1865’e kadar köleliği yasaklamamış olması, 1920’li yıllara kadar kadınların siyasete katılım haklarını tanımamış olması ve bağımsızlık sonrası kıta içindeki Yerlileri yok sayan yayılmacı politikaları da Devrim’in “samimiyeti” açısından turnusol kağıdı niteliğindedir.

Amerikan yayılmacılığının yeni bir boyuta taşınması açısından da Devrim’in etkilerini dikkate almak gerekir. İlk yerleşimcilerin Yeni Dünya’ya gelişinden beri “Tanrı’nın yeni bir toplum inşa etmek” konusunda onlara verdiği bir misyonla yüklü olduğuna inanarak ilk kolonileri kuranlar, “tüm dünyayı aydınlatmak için tepede kurulan şehirleri” de inşa ederek yayılmacılığa Tanrısal bir meşruiyet de yüklemişlerdir. Nitekim bütün bu söylemlere dayalı olarak politika üreten Amerikalılar, Amerika’nın “kaçınılmaz yazgıya” (manifest destiny) sahip olduğuna ve bu yazgının bütün Kuzey Amerika kıtasına yayılarak demokrasiyi, özgürlüğü ve medeniyeti inşa etmeyi içerdiğine yönelik kesin bir inanç beslemiştir.[96]

ABD sadece “Tanrısal misyonla” yüklü özgür bir ülke olarak değil aynı zamanda “doğuştan şanslı” bir ülke olarak da ortaya çıkmıştır. Avrupa güç politikalarından uzakta olması, bir okyanusla kendine bir çeşit güvenlik kalkanı sağlamış olması, görece zayıf ve dostane ve az sayıda komşuyla çevrilmiş olması, flora ve fauna anlamında kendine büyük oranda yetecek kaynaklara ev sahipliği yapması ve yeni bir başlangıç yapmak isteyen kesimler için büyük bir cazibe merkezi olması ve genişleyecek kadar kıta içinde alana sahip olması “Amerikan şansının” en önemli göstergeleridir.[97] Oldukça somut verilerle desteklenmiş bu “şans” ya da Bismarck’ın “Tanrı üç zümreye ayrıcalık tanımıştır; sarhoşlar, aptallar ve Amerikalılar”[98] alıntısında vurguladığı ayrıcalık, onu inşa eden Avrupalılarla kıyaslandığında görece genç olan ABD’nin kısa sürede yükselişini mümkün kılmıştır. 1492’te Asya’ya ulaşmak için daha kısa bir yol bulduğuna inanan Columbus’un bile tahayyülünün çok ötesinde bir yerde duran bu genç ülkenin tarihi ve yükselişinin bir özgürlük hikayesi mi yoksa bir yıkım mı olduğu hala tartışılmaya devam etmektedir.

 

Kaynakça

___ Bureau of International Information Programs, Outline of U.S. History, U.S. Department of State, 2011.

___“Background Books: The American Revolution”, The Wilson Quarterly, Cilt 1, No. 1, 1976.

APPLEBY Joyce, “Liberalism and the American Revolution”, The New England Quarterly, Cilt 49, No. 1, 1976.

ARI Bülent, “Avrupalılar Kozlarını Amerika Kıtası’nda Paylaştılar”, Doğu Batı, Yıl 8, No. 32, 2005.

BAACK Ben, “Forging a Nation State: The Continental Congress and the Financing of the War of American Independence”, The Economic History Review, Cilt 54, No. 4, 2001.

BERKIN Carol ve diğerleri, Making America: A History of the United States, Wadsworth, Boston, 2011.

BRION David Davis, Steven Mintz, A Documentary History of America from Discovery through the Civil War, Oxford University Press, New York, 1998.

CARBONE Gerald M., Nathanael Greene: A Biography of the American Revolution, Palgrave Macmillan, New York, 2008.

CHAMA Simons, Rough Crossings: Britain, the Slaves and the American Revolution, Harper Collins e-books, 2007.

CHANNING Edward, A History of the United States, University Press of America, Lanham, 1993.

CIMENT James, Colonial America: An Encyclopedia of Social, Political, Cultural, and Economic History, Routledge, New York, 2016.

COGLIANO Francis D., Revolutionary America, 1763-1815: A Political History, Routledge, London, 2000.

DULL Jonathan R., “Mahan, Sea Power, and the War for American Independence”, The International History Review, Cilt 10, No. 1, 1988.

ELMAN Colin, “Extending Offensive Realism: The Louisiana Purchase and America's Rise to Regional Hegemony”, The American Political Science Review, Cilt 98, No. 4, 2004.

FONER Eric, Tom Paine and Revolutionary America, Oxford University Press, New York, 2005.

FRANK Andrew K., “Native Americans and the American Revolution”, Andrew K. Frank (der.), American Revolution: People and Perspectives, ABC-Clio, California, 2008.

FRANK Andrew K., “Native Americans and the American Revolution”, Andrew K. Frank (der.), American Revolution: People and Perspectives, ABC-Clio, California, 2008.

FREDRIKSEN John C., Chronology of American History: Colonization and Independence Beginnings to 1788 (Volume I), Facts On File, New York, 2008.

FREMONT-BARNES Gregory, Encyclopedia of the Age of Political Revolutions and New Ideologies, 1760-1815, Greenwood Press, Westport, 2007.

FREY Sylvia R., “Rethinking the American Revolution”, The William and Mary Quarterly, Cilt 53, No. 2, 1996.

GAY Peter, “The Enlightenment”, C. Vann Woodward (der.), The Comparative Approach to American History, Oxford University Press, New York, 1997.

GEISE Robert D., American History To 1877, Barren's Educational Series, Inc., New York, 1992.

GERBER Scott D., “Whatever Happened to the Declaration of Independence? A Commentary on the Republican Revisionism in the Political Thought of the American Revolution”, Polity, Cilt 26, No. 2, 1993.

GERBER Scott D., “Whatever Happened to the Declaration of Independence? A Commentary on the Republican Revisionism in the Political Thought of the American Revolution”, Polity, Cilt 26, No. 2, 1993.

GILJE Paul A. (der.), Encyclopedia of American History: Revolution and New Nation, 1761 to 1812, Facts On File, New York, 2010.

GOULD Eliga H., “American Independence and Britain’s Counter-Revolution”, Past & Present, No. 154, 1997.

GREENE Jack P., “The American Revolution”, The American Historical Review, Cilt 105, No. 1, 2000.

HUTSON James H., “The Partition Treaty and the Declaration of American Independence”, The Journal of American History, Cilt 58, No. 4, 1972.

JENSEN Merrill, “Colonial Phase”, C. Vann Woodward (der.), The Comparative Approach to American History, Oxford University Press, New York, 1997.

KIDD Thomas S., God of liberty: A Religious History of The American Revolution, Basic Books, New York, 2010.

KOZLOWSKI Darrell J., Key Concepts in American History: Colonialism, Chelsea House, New York, 2010.

LABAREE Benjamin W., “The Idea of American Independence: The British View, 1774-1776”, Proceedings of the Massachusetts Historical Society, Third Series, Cilt 82, 1970.

LEPORE Jill, “The Sharpened Quill: Was Thomas Paine too much of a Freethinker for the Country He Helped Free?”, The New Yorker, 16 Ekim 2006, http://www.newyorker.com/magazine/2006/10/16/the-sharpened-quill

LIPSON Leslie, “European Responses to the American Revolution”, Annals of the American Academy of Political and Social Science, Cilt 428, 1976.

LUSANE Clarence, “"We Must Lead the World:" The Obama Doctrine and the Re-branding of U.S. Hegemony”, The Black Scholar, Cilt 38, No. 1, 2008.

McCULLOUGH David, “What the Fog Wrought: The Revolution’s Dunkirk, August 29, 1776”, Robert Cowley (der.) What ifs? of American History: Eminent Historians Imagine What Might Have Been, The Berkley Publishing Group, New York, 2001.

McNEESE Tim, Discovering U.S. History: Revolutionary America, 1764-1789, Chelsea House, New York, 2010.

MILLIS Wade, “Sesquicentennial of American Independence”, American Bar Association Journal, Cilt 12, No. 6, 1926.

MINTZ S. ve S. McNeil, “Digital History”, http://www.digitalhistory.uh.edu/.

MORRIS Richard B., “Ending the American Revolution: Lessons for Our Time”, Journal of Peace Research, Cilt 6, No. 4, 1969.

NAYAK Meghana V., Christopher Malone, “American Orientalism and American Exceptionalism: A Critical Rethinking of US Hegemony”, International Studies Review, Cilt 11, 2009.

NELSON James L., George Washington’s Great Gamble and the Sea Battle that Won the American Revolution, McGraw-Hill Companies, New York 2010.

NETTELS Curtis P., “A Link in the Chain of Events Leading to American Independence”, The William and Mary Quarterly, Third Series, Cilt 3, No. 1, 1946.

NEVINS Allan, Henry S. Commager, ABD Tarihi, çev.: Halil İnalcık, Doğu Batı Yayınları, Ankara, 2005.

O’CALLAGHAN Bryn, An Illustrated History of the U.S.A., Longman, Essex, 1990.

OSGOOD Herbert L., “The American Revolution”, Political Science Quarterly, Cilt 13, No. 1, 1898.

PALMER R. R., “The American Revolution in a Comparative Light”, Jahrbuch für Amerikastudien, Bd. 13, 1968.

PALMER R. R., “The Revolution”, C. Vann Woodward (der.), The Comparative Approach to American History, Oxford University Press, Oxford, 1997.

PARKER M., “Some Geographic Factors in American Expansion”, The Geographical Teacher, Cilt 12, No. 2 1923.

PERKINS Bradford, The Cambridge History of American Foreign Relations: Volume 1, The Creation of Republican Empire 1776-1865, Cambridge University Press, Cambridge, 1995.

POTTER Pitman B., “The Nature of American Territorial Expansion”, The American Journal of International Law, Cilt 15, No. 2, 1921, s. 189.

PURVIS Thomas L., Colonial America To 1763, Facts On File Infobase Publishing, New York, 1999.

RABB Theodore K., “Might the Mayflower not Have Sailed?”, Robert Cowley (der.) What ifs? of American History: Eminent Historians Imagine What Might Have Been, New York: The Berkley Publishing Group, 2001.

RABUSHKA Alvin, Taxation in Colonial America, Princeton University Press, 2008.

RACHUM Ilan, “From "American Independence" to the "American Revolution"”, Journal of American Studies, Cilt 27, No. 1, 1993.

RENEHAN Edward J., The Treaty of Paris: The Precursor to a New Nation, Chelsea House, New York, 2007.

RITCHESON Charles R., “The London Press and the First Decade of American Independence, 1783-1793”, Journal of British Studies, Cilt 2, No. 2, 1963.

ROTHMAN Adam, Slave Country: American Expansion and the Origins of the Deep South, Harvard University Press, Massachusetts, 2007.

RUBIN Joan Shelley ve Scott E. Casper, The Oxford Encyclopedia of American Cultural and Intellectual History, Oxford University Press, New York, 2013.

RUCKELSHAUS William D., “The Beginning of the New American Revolution”, Annals of the American Academy of Political and Social Science, Cilt 396, 1971.

RUGGIE John Gerard, “The Past as Prologue?: Interests, Identity, and American Foreign Policy”, International Security, Cilt 21, No. 4, 1997.

SAGE Henry J., U.S. History I: United States History 1607-1865, Academic American History, Virginia, 2010.

SANKEY Margaret, “The Loyalist Experience in the American Revolution”, Andrew K. Frank (der.), American Revolution: People and Perspectives, ABC-Clio, California, 2008.

SAUERS Richard A., Key Concepts in American History: Expansionism, Chelsea House, New York, 2010.

SCHAEPER Thomas J., France and America in the Revolutionary Era, Berghahn Books, Oxford, 1995.

SCHLESINGER Arthur Meier, “The American Revolution Reconsidered”, Political Science Quarterly, Cilt 34, No. 1, 1919.

SCHMIDT Philip R., “The Electoral College and Conflict in American History and Politics”, Sociological Practice: A Journal of Clinical and Applied Sociology, Cilt 4, No. 3, 2002.

SCHNEIDER Herbert Wallace, A History of American Philosophy, Columbia University Press, New York, 1963.

SLAUTER Eric, “Reading and Radicalization: Print, Politics, and the American Revolution”, Early American Studies, Cilt 8, No. 1, 2010.

SMITH Adam, An Inquiry into the Nature and Causes of the Wealth of Nations, Metalibri, Amsterdam, 2007.

SMITH Barbara, The Freedoms We Lost: Consent and Resistance in Revolutionary America, The New Press, New York, 2013.

SMITH Merril D., The World of the American Revolution: A Daily Life Encyclopedia, Greenwood, California, 2015.

STERNS Worthy P., “The Beginnings of American Financial Independence”, Journal of Political Economy, Cilt 6, No. 2, 1898.

STRANG David, “Global Patterns of Decolonization, 1500-1987”, International Studies Quarterly, Cilt 35, No. 4, 1991.

SURI Jeremi, “Revolution”, Alexander DeConde ve diğerleri (der.), Encyclopedia of American Foreign Policy, Charles Scribner’s Sons, New York, 2002.

VANDENBROUCKE Guillaume, “The U.S. Westward Expansion”, International Economic Review, Cilt 49, No. 1, 2008.

VILE John R., The Constitutional Convention of 1787: A Comprehensive Encyclopedia of America’s Founding Vol. 1, ABC-Clio, California, 2005.

VOLLINTINE Grace, “American History-Westward Expansion and Immigration”, Francis W. Parker School Studies in Education, Cilt 7, 1923.

WEBER Jennifer L., “Introduction”, Key Concepts in American History, Chelsea House, New York, 2010.

ZINN Howard, A People’s History of the United States, 1492-Present, Routledge, New York, 2013.

 

[1] Howard Zinn, A People’s History of the United States, 1492-Present, Routledge, New York, 2013, s. 5.

[2] Allan Nevins, Henry S. Commager, ABD Tarihi, çev.: Halil İnalcık, Doğu Batı Yayınları, Ankara, 2005, s. 18-19.

[3] David Brion Davis, Steven Mintz, A Documentary History of America from Discovery through the Civil War, Oxford University Press, New York, 1998, s. 15-25.

[4] Adam Smith, An Inquiry into the Nature and Causes of the Wealth of Nations, Metalibri, Amsterdam, 2007, s. 457.

[5] Merrill Jensen, “Colonial Phase”, C. Vann Woodward (der.), The Comparative Approach to American History, Oxford University Press, New York, 1997, s. 23.

[6] John C. Fredriksen, Chronology of American History: Colonization and Independence Beginnings to 1788 (Volume I), Facts On File, New York, 2008, s. 2-4.

[7] Bülent Arı, “Avrupalılar Kozlarını Amerika Kıtası’nda Paylaştılar”, Doğu Batı, Yıl 8, No. 32, 2005, s. 64.

[8] Henry J. Sage, U.S. History I: United States History 1607-1865, Academic American History, Virginia, 2010, s. 13.

[9] Darrell J. Kozlowski, Key Concepts in American History: Colonialism, Chelsea House, New York, 2010, s. 97.

[10] Bureau of International Information Programs, Outline of U.S. History, U.S. Department of State, 2011, s. 10.

[11] Bryn O’ Callaghan, An Illustrated History of the U.S.A., Longman, Essex, 1990, s. 12.

[12] Sage, a.g.e., s. 15.

[13] Carol Berkin, v.d., Making America: A History of the United States, Wadsworth, Boston, 2011, s. 54.

[14] James Ciment, Colonial America: An Encyclopedia of Social, Political, Cultural, and Economic History, Routledge, New York, 2016.

[15] S. Mintz, S. McNeil, “Digital History”, http://www.digitalhistory.uh.edu/ (19 Kasım 2016).

[16] Simons Chama, Rough Crossings: Britain, the Slaves and the American Revolution, Harper Collins e-books, 2007, s. 1-18.

[17] Sage, a.g.e., s. 16.

[18] Alvin Rabushka, Taxation in Colonial America, Princeton University Press, 2008, s. 2.

[19] Fredriksen, a.g.e., s. VII.

[20] Jeremi Suri, “Revolution”, Alexander DeConde, vd., Encyclopedia of American Foreign Policy, Charles Scribner’s Sons, New York, 2002, s. 425.

[21] Kozlowski, a.g.e., s. 100.

[22] Andrew K. Frank, “Native Americans and the American Revolution”, Andrew K. Frank (der.), American Revolution: People and Perspectives, ABC-Clio, California, 2008, s. 65-68.

[23] Fredriksen, a.g.e., s. 289.

[24] Francis D. Cogliano, Revolutionary America, 1763-1815: A Political History, Routledge, London, 2000, s. 46.

[25] Barbara Smith, The Freedoms We Lost: Consent and Resistance in Revolutionary America, The New Press, New York, 2013.

[26] Robert D. Geise, American History To 1877, Barren's Educational Series, Inc., New York, 1992, s. 23-25.

[27] Tim McNeese, Discovering U.S. History: Revolutionary America, 1764-1789, Chelsea House, New York, 2010, s. 10-11.

[28] Gerald M. Carbone, Nathanael Greene: A Biography of the American Revolution, Palgrave Macmillan, New York, 2008, s. 1.

[29] Arthur Meier Schlesinger, “The American Revolution Reconsidered”, Political Science Quarterly, Cilt 34, No. 1, 1919, s. 65-74

[30] Fredriksen, a.g.e., s. 328-332.

[31] Paul A. Gilje, Encyclopedia of American History: Revolution and New Nation 1761-1812, Facts On File Infobase Publishing, New York, 2003, s. 18.

[32] Bradford Perkins, The Cambridge History of American Foreign Relations: Volume 1, The Creation of Republican Empire 1776-1865, Cambridge University Press, Cambridge, 1995, s. 18.

[33] Curtis P. Nettels, “A Link in the Chain of Events Leading to American Independence”, The William and Mary Quarterly, Third Series, Cilt 3, No. 1, 1946, s. 36-47.

[34] Worthy P. Sterns, “The Beginnings of American Financial Independence”, Journal of Political Economy, Cilt 6, No. 2, 1898, s. 187.

[35] Söz konusu görüşmeler ve bunların yansımaları için bakınız: James H. Hutson, “The Partition Treaty and the Declaration of American Independence”, The Journal of American History, Cilt 58, No. 4, 1972, s. 877-896.

[36] Ben Baack, “Forging a Nation State: The Continental Congress and the Financing of the War of American Independence”, The Economic History Review, Cilt 54, No. 4, 2001, s. 639-643.

[37] Wade Millis, “Sesquicentennial of American Independence”, American Bar Association Journal, Cilt 12, No. 6, 1926, s. 416-417.

[38] Benjamin W. Labaree, “The Idea of American Independence: The British View, 1774-1776”, Proceedings of the Massachusetts Historical Society, Third Series, Cilt 82, 1970, s. 3-20.

[39] David McCullough, “What the Fog Wrought: The Revolution’s Dunkirk, August 29, 1776”, Robert Cowley (der.) What ifs? of American History: Eminent Historians Imagine What Might Have Been, The Berkley Publishing Group, New York, 2001, s. 44-54.

[40] Thomas L. Purvis, Colonial America To 1763, Facts On File Infobase Publishing, New York, 1999, s. 129.

[41] Margaret Sankey, “The Loyalist Experience in the American Revolution”, Andrew K. Frank (der.), American Revolution: People and Perspectives, ABC-Clio, California, 2008, s. 223.

[42] Andrew K. Frank, “Native Americans and the American Revolution”, Andrew K. Frank (der.), American Revolution: People and Perspectives, ABC-Clio, California, 2008, s. 77.

[43] Edward Channing, A History of the United States, University Press of America, Lanham, 1993, s. 164.

[44] James L. Nelson, George Washington’s Great Gamble and the Sea Battle that Won the American Revolution, McGraw-Hill Companies, New York 2010, s. 171-183.

[45] Nelson, a.g.e., s. 4.

[46] McCullough, a.g.e., s. 44-54.

[47] Richard B. Morris, “Ending the American Revolution: Lessons for Our Time”, Journal of Peace Research, Cilt 6, No. 4, 1969, s. 349-356.

[48] Jonathan R. Dull, “Mahan, Sea Power, and the War for American Independence”, The International History Review, Cilt 10, No. 1, 1988, s.61.

[49] Eliga H. Gould, “American Independence and Britain's Counter-Revolution”, Past & Present, No. 154, 1997, s. 119-120.

[50] Gould, a.g.e., s. 108.

[51] Edward J. Renehan, The Treaty of Paris: The Precursor to a New Nation, Chelsea House, New York, 2007, s. 1-5.

[52] O’Callaghan, a.g.e., s. 32-33.

[53] Charles R. Ritcheson, “The London Press and the First Decade of American Independence, 1783-1793”, Journal of British Studies, Cilt 2, No. 2, 1963, s. 88.

[54] Gilje, a.g.e., s. 18.

[55] Ilan Rachum, “From “American Independence” to the “American Revolution”, Journal of American Studies, Cilt 27, No. 1, 1993, s. 73-81.

[56] Gilje, a.g.e., s. 18-21.

[57] Bu konuda bir örnek için bakınız: William D. Ruckelshaus, “The Beginning of the New American Revolution”, Annals of the American Academy of Political and Social Science, Cilt 396, 1971, s. 13-24.

[58] Kozlowski, a.g.e., s. 100.

[59] John R. Vile, The Constitutional Convention of 1787: A Comprehensive Encyclopedia of America’s Founding Vol. 1, ABC-Clio, California, 2005, s. 39.

[60] Jack P. Greene, “The American Revolution”, The American Historical Review, Cilt 105, No. 1, 2000, s.100.

[61] Söz konusu rehberlik iddiası Obama Doktrinin de bile kendini göstermektedir. Bakınız: Clarence Lusane, “"We Must Lead the World:" The Obama Doctrine and the Re-branding of U.S. Hegemony”, The Black Scholar, Cilt 38, No. 1, 2008, s. 34-43.

[62] Meghana V. Nayak, Christopher Malone, “American Orientalism and American Exceptionalism: A Critical Rethinking of US Hegemony”, International Studies Review, Cilt 11, 2009, s. 254.

[63] Sylvia R. Frey, “Rethinking the American Revolution”, The William and Mary Quarterly, Cilt 53, No. 2, 1996, s. 367-372.

[64] Grace Vollintine, “American History-Westward Expansion and Immigration”, Francis W. Parker School Studies in Education, Cilt 7, 1923, s. 124-125.

[65] Simons Chama, Rough Crossings: Britain, the Slaves and the American Revolution, Harper Collins e-books, 2007, s. 1-18.

[66] Adam Rothman, Slave Country: American Expansion and the Origins of the Deep South, Harvard University Press, Massachusetts, 2007, s. 2.

[67] Herbert L. Osgood, “The American Revolution”, Political Science Quarterly, Cilt 13, No. 1, 1898, s. 41-59.

[68] Joyce Appleby, “Liberalism and the American Revolution”, The New England Quarterly, Cilt 49, No. 1, 1976, s. 6.

[69] Scott D. Gerber, “Whatever Happened to the Declaration of Independence? A Commentary on the Republican Revisionism in the Political Thought of the American Revolution”, Polity, Cilt 26, No. 2, 1993, s. 208-209.

[70] Scott D. Gerber, “Whatever Happened to the Declaration of Independence? A Commentary on the Republican Revisionism in the Political Thought of the American Revolution”, Polity, Cilt 26, No. 2, 1993, s. 223-224.

[71] Amerikan Devrimi üzerine yazılan önemli eserlerin (1976 tarihli) bir listesi için bakınız: __“Background Books: The American Revolution”, The Wilson Quarterly, Cilt 1, No. 1, 1976, s. 126-129.

[72] Slauter’ın ayrıntılı analizi için bakınız: Eric Slauter, “Reading and Radicalization: Print, Politics, and the American Revolution”, Early American Studies, Cilt 8, No. 1, 2010, s. 5-40.

[73] Jill Lepore, “The Sharpened Quill: Was Thomas Paine too much of a Freethinker for the Country He Helped Free?”, The New Yorker, 16 Ekim 2006, http://www.newyorker.com/magazine/2006/10/16/the-sharpened-quill (Erişim: 20 Kasım 2016)

[74] Thomas Paine, Common Sense, Dover Publications, New York, 2012.

[75] Eric Foner, Tom Paine and Revolutionary America, Oxford University Press, New York, 2005, s. 72.

[76] Joan Shelley Rubin, Scott E. Casper, The Oxford Encyclopedia of American Cultural and Intellectual History, Oxford University Press, New York, 2013, s. 94.

[77] Gregory Fremont-Barnes, Encyclopedia of the Age of Political Revolutions and New Ideologies, 1760-1815, Greenwood Press, Westport, 2007, s. 25-27.

[78] Thomas J. Schaeper, France and America in the Revolutionary Era, Berghahn Books, Oxford, 1995, s. 39-41.

[79] Peter Gay, “The Enlightenment”, C. Vann Woodward (der.), The Comparative Approach to American History, Oxford University Press, New York, 1997, s. 35.

[80] Herbert Wallace Schneider, A History of American Philosophy, Columbia University Press, New York, 1963, s. 29.

[81] Jennifer L. Weber, “Introduction”, Key Concepts in American History, Chelsea House, New York, 2010, s. x.

[82] Thomas S. Kidd, God of Liberty: A Religious History of the American Revolution, Basic Books, New York, 2010, s. 9.

[83] Kidd, a.g.e., s. 1-11.

[84] Theodore K. Rabb, “Might the Mayflower not Have Sailed?”, Robert Cowley (der.) What ifs? of American History: Eminent Historians Imagine What Might Have Been, New York: The Berkley Publishing Group, 2001, s. 13-14.

[85] Pitman B. Potter, “The Nature of American Territorial Expansion”, The American Journal of International Law, Cilt 15, No. 2, 1921, s. 189.

[86] M. Parker, “Some Geographic Factors in American Expansion”, The Geographical Teacher, Cilt 12, No. 2 1923, s. 96.

[87] Ayrıntılı analiz için bakınız: Guillaume Vandenbroucke, “The U.S. Westward Expansion”, International Economic Review, Cilt 49, No. 1, 2008, s. 81-110.

[88] Merril D. Smith, The World of the American Revolution: A Daily Life Encyclopedia, Greenwood, California, 2015, s. 22.

[89] Colin Elman, “Extending Offensive Realism: The Louisiana Purchase and America's Rise to Regional Hegemony”, The American Political Science Review, Cilt 98, No. 4, 2004, s. 568-570.

[90] Leslie Lipson, “European Responses to the American Revolution”, Annals of the American Academy of Political and Social Science, Cilt 428, 1976, s. 22-32.

[91] David Strang, “Global Patterns of Decolonization, 1500-1987”, International Studies Quarterly, Cilt 35, No. 4, 1991, s. 432.

[92] R. R. Palmer, “The Revolution”, C. Vann Woodward (der.), The Comparative Approach to American History, Oxford University Press, Oxford, 1997, s. 47-49.

[93] R. R. Palmer, “The American Revolution in a Comparative Light”, Jahrbuch für Amerikastudien, Bd. 13, 1968, s. 34-42.

[94] Senatörler 1913 yılında Anayasa’da yapılan 17. değişikliğe kadar doğrudan halk tarafından değil eyalet yasama meclisleri tarafından seçiliyordu.

[95] Philip R. Schmidt, “The Electoral College and Conflict in American History and Politics”, Sociological Practice: A Journal of Clinical and Applied Sociology, Cilt 4, No. 3, 2002, s. 195.

[96] Richard A. Sauers, Key Concepts in American History: Expansionism, Chelsea House, New York, 2010, s. 2. Kaçınılmaz Yazgı söylemi 19. Yüzılın ilk yarısında yaygın şekilde kullanılsa da bugün hala Amerikan siyasetinin bir parçası olmaya devam etmekte ve farklı dönemlerde farklı söylem, uygulama ve pratiklerle kendisini yine ve yeniden üretmektedir.

[97] John Gerard Ruggie, “The Past as Prologue?: Interests, Identity, and American Foreign Policy”, International Security, Cilt 21, No. 4, 1997, s. 89.

[98] Bu alıntının Bismarck’a ait olup olmadığı ihtilaflı bir konudur.

Bu haber toplam 379 defa okunmuştur
  • Yorumlar 0
    UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
    Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
    Bu habere henüz yorum eklenmemiştir.
Diğer Haberler
Tüm Hakları Saklıdır © 2012 Türkiye Yazarlar Birliği | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Tel : 0312 232 05 71 - 72 | Faks : 0312 232 05 71-72 | Haber Scripti: CM Bilişim