• İstanbul 21 °C
  • Ankara 17 °C

Kırklar Dağı -Kırklar Tepesi Ve Kimi Tespitler

M. Ali ABAKAY

Giriş: Kırklar Dağı, son dönemde oldukça adı geçen ve şehir gündeminde olan, Diyarbakır’ı oldukça hâkim bir tepedir. Bu alanın daha önce yabancı bir petrol arama şirketine kiralanması ve bu petrol şirketinin yer değiştirmesiyle birlikte boş kalmıştı. Alanda şehrin ikinci üniversitesinin kurulması düşünülmüş, bir eğitim kampüsü olarak çalışmalar başlatılmıştı. Kırklar Dağı’nın el değiştirmesiyle tepe üzerinde toplu yaşam alanına imar izninin alınmasıyla birlikte inşaat alanına dönüşmesi, tepe üzerinde faaliyetlerin tepki toplaması söz konusu oldu.

 

Sur Belediyesi’nin imar izni, Büyükşehir Belediyesi’nin kararı, Kırklar Dağı Konutları’na start kazandırmıştır. Birçok soru işaretinin akla geldiği ve kirli ilişkilerin gündeme taşındığı Kırklar Dağı, sonuçta idarî ve siyasî açıdan yerel ve ulusal basında sıklıkla yer aldı. Müteahhidin iddiaları, sürekli inşaatı durdurmadı. El değiştiren yapı, sonuçta “Yıktırılacak-Yıktırılmayacak” iddialarıyla günümüze kadar geldi.

 

Yapı alanında ziyaretin bulunduğu iddiası, Hristiyanlıkla bağdaştırılması, anlatılan şehir efsaneleri, Nuh (a) Peygamberin Gemisi’nin tepe üzerinde durduğu safsatası, iddiaların bilimsellikle izaha girişilmesi, televizyon programlarına konu edilmesi, Kırklar Dağı-Tepesi’ni ülke gündemine taşıdı.

 

Kırklar Tepesi’nin kimi rantiye sahiplerinin iştihasını kabartması, seçim malzemesi olmaktan kurtulamadı. Büyükşehir ve Genel Milletvekili Seçimleri’nde tarafların Kırklar Dağı’na ve Esfel Bahçelerine  ilişkin hazırladığı projelerde teleferik, park alanları, sosyal kimi donatılar birbirini takip etti. Kırklar Dağı’nda tarafların seçime endeksli açıklamaları devam ederken, seçim broşürlerinde-kataloglarında nasibini alan diğer husus, Köprü ve Tepe ile bir arada olan Esfel Bahçeleri oldu.

 

UNESCO Kapsamında korunmaya alındığı duyurulan Diyarbakır Kalesi, kayıtlara, “Diyarbakır Surları”, Esfel Bahçeleri de “Hevsel Bahçeleri” olarak geçti. Sadece bizim tepki gösterdiğimiz bu isimlendirmede şehrin kalesinin ve önemli bir alanı içine alan bahçelerinin isim olarak yanlış kullanımına dikkat çekerek, şehir hakkında hazırlanan projede görevli olanlardan cevap alamamıştık. Projenin sahibi Valilik olarak görünürken, Büyükşehir Belediyesi, esas payın kendilerine ait olduğunu billboardlarda yansıtıyordu. Belediye ile Valilik, şehrin tanıtımında birlikteliğin olması yerinde ikiliği seçmiş görünürken, karşılıklı festivaller düzenleme, etkinliklerde bulunma, şehrin tanıtımını amaçlayan yayınlarda ısrarla rekabet içinde görünmekteydi.

 

Konuyu dağıtmama adına, Esfel Bahçeleri-Dicle Köprüsü ve Kırklar Tepesi, bir bütünlük içinde ele alınmalıyken, aynı projede yer almaması, bizce büyük eksiklikti.

 

Sur Olaylarının başlamasıyla meydana gelen tahribat, Diyarbakır Surları ve Hevsel Bahçeleri Projesi’nin işlerliğini durma noktasına getirmiş, beklenen şehir tanıtımı, turizmden elde edilecek gelir umutlarını yeşermeden kurutmuştur.

 

Tarihî özelliklerini kaybetmemiş, gecekondular içinde kalmış kimi evlerin elden çıkartılması, bedellerinin o dönem astronomik fiyatlara ulaşması ve bir kısmının olaylar esnasında yıkılması, istenilenin gerçekleşmesinin önüne geçmiştir.

 

Günümüzde özellikle kimi semtlerde bazalt evlerin cafelere dönüştürülmesi sürecinin hız kazanması, halen beklentilerin canlı tutulmasına işarettir. Tarihi bazalt yapılarının “1Kültür Sanat Merkezi” gibi isimler taşıması, bu evlerde canlı müzik programlarıyla esas kimliklerine ulaştığını göstermez. Yapılanlar, örneği Mardin’de, Gaziantep’te, Şanlıurfa’da görülenlerden farksızdır.

      

Büyükşehir Belediyesi’nin ulaşıma kapattığı On Gözlü Dicle-Silvan Köprüsü, sadece turistik amaçlı kullanılırken, az ötesinde nehir üzerinde başka bir köprü yapılarak, ulaşım meselesi çözülünce hemen üst kısmındaki Kırklar Dağı Konutları, daha bir kıymetlendi.

 

Dicle Nehri Köprüsü’nün ulaşıma kapalı oluşu, özellikle Diyarbakır-Mardin Karayolu alt ve üst kısmında parkların, cafelerin artışına zemin hazırladı. Çevrilen alanlar, birer dinlenme parkına çevrildi. Böylece ortaya araç parklarını çıkardı. Yiyecek ve içecek ağırlıklı dinlenme alanları, nehre nazır, köprüye bakan yönüyle kıymet kazandı.

 

Dicle Köprüsünün birinci ve onuncu gözündeki su azlığından zamanla meydana gelen toprak birikimi dolguyla bu parkların işletme alanına katıldı. Yerel basında ve sosyal iletişimde artan tepkiler, iki gözde olan işgali ortadan kaldırmaya sebebiyet verdi.

 

Barajda su tutulmaları sonrası nehirdeki oksijensizlik nedeniyle mevcut balık ölümleri, basında yer aldı. Bunu Hasankeyf’teki çalışmalar sebebiyle suyun azaltılmasından dolayı diğer balık ölümleri izleyince Kırklar Dağı yanı başından akan nehir ve köprü, gündemden düşmedi.

 

“Keşke” ile başlayan bir açıklamasında imara izin vermelerinin yanlış olduğunu belirten Dönemin Büyükşehir Belediye Başkanı’ndan sonra Büyükşehir Belediyesi’ne atanan Kayyım, imara izin veren Sur Belediyesi Başkanı sonrası yetkiyi alan Sur Kaymakamlığı, ortak kararla Kırklar Dağı’ndaki yıkıma başladı.

 

Şehirlinin kabul etmediği Kırklar Dağı’ndaki yapılaşmanın önüne geçilmesi, şehir gündeminde beklenenin gerçekleştirilmesiyle rahat nefes alındı. Konutlardan daire alanların mağduriyetinin nasıl giderileceği merak içinde beklenirken, istimlâk bedelinin nasıl gerçekleşeceği muamma halinde.

 

Bizim daha önce yayınladığımız ve bir kitabımızda yerini bulmuş makaleyi, daha genişleterek, konu gündeme taşındığı için tekrar yazmamızı gerekli kıldı. İleride “Kırklar Tepesi’nde neler yapılacak, Esfel Bahçeleri ne olacak?” sorularına kendi bakış açımızla cevaplar bulmaya çalışacağız.

 

 

KIRK SAYISI NEDEN ÖNEMLİDİR? 

 

Hayatımızda geçmişten kopuk yaşamamız mümkün değildir. Geçmişten bu güne sözlü folklorik değerlerin yerini yazılı olanı alınca, kayda geçirilmeyen sözlü folklorik değerlerin en çok yüz sene yaşadıktan sonra ortadan kalkmaya yüz tuttuğunu bilmekteyiz: Masallar, hikâyeler, musıkî eserleri, maniler, şarkılar, …

 

Kırk Sayısına dair öne sürülen birçok husus vardır, gerek yazılı gerek sözlü kaynaklar açısından. İsteyen inanç değerlerini kutsar isteyen kültürel değerlere dikkat çeker.

 

Bazen kırk sayısı, daha farklı biçimler alır: Kırk haramiler, Müslümanların sayısı kırka ulaşınca İslam’ın açıkça yaşanması, Ölünün kırkıncı günü, Ağaca kırk gün güneşin vurması, Kırk yaşından sonra insanın takatinin azalması, cemrenin kırk günde düşmesi, Kırkından sonra saz çalmak, Kırk düğmeli yelek, Kırk direkli mağara, Kırk erenler, Kırk sene beklemek,..

 

İnsanımızın kırk sayısına yüklediği mana, inançları ile paraleldir. Bu Hristiyanlıkta da vardır, diğer düşünce anlayışlarında da.

 

“Kırk sayısı, olgunluğun işareti bilinir.” Bu sebeple kırk yaşına gelen insan, her şeyi muhakeme eden, doğruyu yanlıştan ayırabilen insandır. Kırk sayısı, Hazreti Muhammed(a)’in peygamberlik yaşıdır. Kırk yaşında peygamber olma, bir gizeme sahiptir. Olgun bir kişiliğin işaretidir.

 

“Kırk gününü ibadetle zikirle geçiren insanın bu sürede farklı bir hale gelmesi söz konusudur.” İtikaf’a giren insan, kırk gün içinde sadece Hakkı’ı zikredecek, Hakk’la ilgili insana düşen görevi düşünecek ve kırk günden sonra hayata çok farklı bakacak.

 

“Müslümanlar, sayıca çoğalırken, güçlü-kuvvetli kırk kişi ile inançlarını dışa vurmuştur, Mekke’de.” Artık, İslam açıkça ilan edilmiş, gizlilik ortadan kalkmıştır. Mekke şerlileri ile aralarında bir mesafe oluşturulmuştur.

 

Bir konuda kırk bir kere Mâş-Allah demek, hayırsızlıkları defeder, insanı kötü gözlerden korur. İfade kırk rakamının bir kere söylenmesidir, yoksa” kırk bir kere “ değildir.

 

“Kırk kez sabah namazına kalkan kişinin, namazı terki söz konusu değildir. “ Kişi, kırk sabah, erken vakitte sabah namazını kılarsa, ömür boyunca devamlılık sürer. Sabah erken kalkmanın, vücuda kazandırdığı zindelik, işe-güce zamanında gitme, ticaretin bereketini artırır.

 

“Bir çocuğun kırkı çıkmadıkça yıkanmaz.” Annenin lohusalık dönemi kırk gündür.  Çocuk, bu süre zarfında kirlilikten uzaktır.

 

“Zengin insanlar kırk gün kırk gece düğün yapar”, sevinçlerini bu şekilde dile getirir. Düğünün kırk gün ve kırk gece olması, zenginliğin işaretidir. Bu zaman zarfında fakire, yoksula, yaşlıya, ihtiyaç sahiplerine, yetime, öksüze yardımlar devamlı yapılır, doyurulur, giydirilir.

 

“Ölünün kırkıncı gününde hayır hasanat yapılır, dualarda bulunulur.” Örfte olan bu husus, kırk sayısına saygının, kutsallığın işaretidir.

 

“Bir insan yalanını kırk kere tekrar ederse, yalanına kendisi inanır.” Kişinin psikolojik açıdan, olmayan kimi durumları tekrar ede ede, kendi yalanına kendisini inandırmasının ne derecede kötü olduğuna dikkat çekmek için ne gibi zor durumlara düşeceğine işaret etmek istenir.

 

“Kırk sayısı insan ömrü için artık yaşlanmaya gidiştir.” İnsan yapısının gelişiminin en son noktası, kırktan sonra bedenin artık kemalden zevale gidişatını belirlemek istenmiştir.

 

“Bir harf öğretene kırk sene köle olma”, bilgiyi yüceltmenin ifadesidir. Hazreti Ali’ye isnat edilen sözde kırk sayısı, sonradan eklenmiştir. Okumanın önemine dikkat çekmek için kırk sayısı eklenmiştir.

 

“Kırk katır kırk satır”, zorbalığın hükmüne sahip olana karşı alınacak intikamın ifadesidir, zulmün karşısında olmanın işaretidir. Kimi olumsuz davranışlarına devam edenlerin, yaptıkları haksızlıkların önüne geçmek için kendilerine verilen cezanın iki şıkkı da kırk ile başlar. 

 

“Kılı kırk yarmak”, konunun ciddiyetinin fevkinde olan insanın titizliğini gösterir. Özenli davranan, işinde itinalı olanın, her türlü olumsuzluklara karşı tedbir almak için, karşılaşılacak eksiklikleri ortadan kaldırma amaçlı çalışmalar yürütenler için söylenir.

 

“Kırk kere söyle bir kez dinle,” insanın doğruları daima dile getirmesinin gerekliliğini vurgular. Kişinin konuşmasından çok dinlemesini ve kendisini eğitmesini, nefsinin esiri olmamasını öğütler, bu söz.

 

“Kırklara karışmak”, fanî dünyaya işaret eder. Kişi, ölümlüdür. Öldükten sonra gerçek hayat başlar.

 

Diğer akılda kalan kırkla başlayan sözlerden derlediklerimiz:

 

Kırk yıllık sirke küpüne zarar verir.

 

Kırkından sonra saz çalmak, akla uygun davranışların sergilenmemesidir.

 

Kırklar divanı…

 

Kırkların hayır, duası…

 

Bir delinin kuyuya bir taş atıp, kırk akılının bu taşı çıkaramaması…

 

Kırk Müslümanın Cuma namazını kılarken içlerinden birinin Allah’ın Velisi olduğu inancı…

 

Kırk Kudsî Hadis… Kur’an’da yer almamasına rağmen Allah’tan gelen ve Peygamberce dile getirilen sözler, uyarılar…

 

Kırk odalı ev…

 

Kırk yamalı aba giymek…

 

Kırk günde bir arpa boyu yol almamak…

 

Kırk dervişi bir araya getirmek…

 

Kırk dereden su getirmek…

 

Kırk yamalı bohça…

 

Kırk düğmeli yelek…

 

Bir araştırmacı olarak, bu tarz ifadeleri, deyimleri olduğu gibi aktarmamızın amacı, kırk sayısının kendi içinde bir gizeminin olduğunun insanımız arasında yaygın inanıştan geldiğini vurgulamaktır.

 

DİYARBAKIR’DA KIRK SAYISI

Diyarbakır’da kırk sayısı üzerine söylenegelen efsanelerin başında Kırklar Dağı gelir. Bahse konu olan dağ değil, tepedir, aslında. Dicle Nehri’ne gerdanlık vazifesini gören On Gözlü Silvan Köprüsü’nün hemen üst tarafından yükselen, Diyarbakır’ı bir tepsi içinde görünür halde gösteren, ismine şarkıların, ağıtların yakıldığı bir tepedir, Kırklar Dağı.

 

Kırk sayısının gizemine kendisini kaptıran anlayışın, kendisine yakın duyduğu söylenceleri bu tepeyle beraber anmasının kendince sebepleri de vardır.

 

Süryanî Geleneği’nde Kırklar Dağı’nda yapılan kiliseye gidip gelmek için On Gözlü Silvan Köprüsü inşâ edilmiştir.

 

Burada kırk Hristiyan azizin kemikleri kilisede mahfuzdur.  Dünyanın yönetimini sağlayan Kırk Ermiş İnsanı’nın buluştuğu yerdir, bu tepe.

 

Öncelikle söylemek gerekir ki Horepiskopos Aziz Günel’in Türk Süryaniler Tarihi isimli eserinde savunduğu köprünün kiliseye gidiş ve geliş amaçlı yapıldığı ifadesi, köprünün yapılış amacını ortaya koymamaktadır. Dicle’ye vurulan bu gerdanlığın banîsi Roma’dır. Köprü inşâ edilirken kilise yoktu, o dönemin kentinde İsevî inanç yoktu, Hazreti İsa(a), dünyaya gelmemişti.

 

Kırk Sayısı ve Kırk Aziz İnancı Silvan Kalesi için dillendirilir, Mardin’deki Kırklar Kilisesi, bu değer üzerinden kurulmuştur.

 

Diğer şehirlerde de Kırk Aziz İnancı, kiliselerde ve diğer alanlarda mutlaka kullanılmaktadır, öyle bilmekteyiz. Bu nedenle kimi söylencelere dayanarak, kırk Azizin veya Kırklar Meclisi’nin ya da Kırklar Kilisesi’nin bu alanda bulunduğunu iddia etmek, mantık sınırlarını zorlamaktan öteye geçmeyen iddiadır.

 

Bu Kırklar Kilisesi’nin bizde mevcut fotoğrafı, tepede değil, tepe eteğinde yer alışı, denildiği gibi büyük olmayışı, köprünün bu kilise için yapılmayışı söz konusudur.

 

 

DİYARBAKIR’DA İSEVÎ BAŞLANGIÇ

 

 Kâmilen İsevî inanç, kentte 300’lü yıllarda resmîleşmiştir. Ashab-ı Kehf Mucizesi’nin ortaya çıkması ile yaygınlaşan İsevîlik, Hz. İsa’nın göğe çıkarılmasıyla birlikte Şehirde kendisine taraftar olarak Ashab-ı Kehf’i bulmuş, halktan gizli iman edenlerle sayı artmıştır.

 

 Ashab-ı Kehf’in içinde olan en yaşlı olan ismin 30 yaşında olduğu hesap edilirse, mağarada geçen 300 sene eklendiği zaman, 330 yıl ortaya çıkar. Hz. İsa’nın üç senelik peygamberlik tebliği ile  Ashab-ı Kehf Mucizesi’nin ortaya çıkışı birbirine yakın görülür.

 

 Diyarbakır Mesudiye Medresesi’nin o dönem Mar Toma Kilisesi olarak inşâ edilmesi ve devletin yönetim merkezinin yeni inanç düzeniyle şekillenmesi, Diyarbakır’da bu tarihe denk düşmektedir. Mar Toma Kilisesi’nin yapılışı, Dakyanos’tan sonradır. Yapı Manzumesi, Dakyanos ile yıkılır. Ashab-ı Kehf’ten en yetkili olan ismin şehre gelirken kiliseyi görmesi ve kentin inancının değiştiğine tanıklığından sonra şaşırması, İsevî inancın zamanla yayılmasının Ashab-ı Kehf’in kaybolmasından çok sonrasına delalet eder.

 

Belirttiğimiz hususlar da Kırklar Tepesi denilen mevkiîde kilisenin daha erken yapılmadığını gösterir. Köprü’nün yapılması da Roma Dönemi’nin ilk yüzyılı’na denk düştüğüne göre, kilise ile köprü arasındaki irtibatı sağlamak mümkün değildir. Kiliseye dair ilk kare, tarafımızdan yayınlanmıştır.

 

ERDEBİL- BERDERİYE PIR KÖŞKÜ ve AÇILIMLAR

 

Erdebil Köşkü’nün kilise ve köprü inşaatında çalışanların bulunduğu mekân olarak sunulması, bu tarz bir aklî yürütmenin dışındadır. Olsa olsa kutsanmak istenen Kırklar Dağı’nın ve dolayısıyla kilisenin varlığıdır.

 

Erdebil Köşkü’nün üzerine kurulduğu temelin hikâyesi, inandırıcı özelliğe sahip görünmemektedir, bu hususta elimizde bu iddiayı doğrulayacak belgeye sahip değiliz ya da var olan kaynaklardan uzak kalmışız… İddialar, köprü yapılırken çalışanlar için köşkün yapıldığıdır. Köşkün tarihi, bunun için köprüyle yaşıttır.

 

Bizce köprüye nazır olan köşklerin tümü, zengin ve varlıklı olan âilelerin dinlenme alanıdır, baharla beraber yaz ve sonbahar mevsiminde altı aylık yaşam merkezleridir. Köşklerin çoğu yapısı, genelde Akkoyunlu Dönemi’ni işaret eder.  Bazalt ile Malta Taşı birlikteliğini daha çok ilk köşklerde Akkoyunlu Mimarî tarzıyla şekillenmiş görmekteyiz, dünden gelen teknikle. 

 

Tepeye kırk sayısını uygun görenler, İsevî anlayışta kutsallık kazanan bu sayıyı, savaşlarda öldürülen Kırk Aziz’in kemiklerinin yapılan kilisede gömülü olduğu iddiası yaygındır. Bize en yakın olan Silvan’da da Silvan Kalesi’nde bu Kırk Aziz’in kemiklerinin “Silvan Kalesi” temellerinde kullanıldığı iddiası vardır ki şehrin isminin “Martripolis”(: Şehitler Kenti) olarak adlandırılmasının bu durumdan geldiğine dair kaynaklarda bilgi yer almaktadır.

 

Bu kırk sayısının gizemi, Mardin’de Kırklar Kilisesi’nde de görülmektedir. Bu iddia, aynı biçimde buradaki devasa yapı manzumesinde yer alan kilise için kullanılmaktadır.

 

Bismil’e yakın bir köy olan Kırk Direk Köyü’ne ismini veren ve eski bir yerleşim yeri olan antik kaya kenti’nin ismi de bu Kırk Aziz’e bağlanmaktadır: Çıl Sütun.

 

Tasavvuf Âlemi’nin felsefesinde dünyayı kırk evliya’nın-ermişin yönettiği anlayışı vardır. Bu anlayışın Diyarbakır’a taşınmak istenişi, aslında belki İsevî anlayışın kendisini ifade ederken tepeyi kullanmasına bir tepkidir.

 

Erganî’de bulunan Zülkifl Nebî (a) Makamı’nın biraz yukarısında Meryem Ana Kilisesi bulunmaktadır. Bir Peygamberin makamının bulunduğu bu dağda kilisenin 360 odalı olduğunun anlatılması ve bu kaynağın bir misyoner seyyaha mal edilmesinin bilinçaltında daima birbiriyle çatışan iki inancın mensupları arasında bir soğuk savaşın izleri biçiminde kabul edilmelidir. Son zamanlarda makamın bir Ermenî Prensine ait köşk-konak olduğu da 1900’lü yıllara dayandırılmaktadır.  

 

ULU CAMİİ KİLİSE MİDİR?

 

Ulu Camiî Yapı Manzumesi’ni kilise –katedral olarak gören anlayış, şehrin Müslümanlarca alınmasından sonra daima bu tezi işlemiştir.

 

İyi bir seyyah olan, aynı zamanda ehl-î tarîk, mezheb imamı olarak bilinen Nasır-ı Husrev’in Sefer-nâme isimli eserinde Ulu Camiî yakınında bulunan bir kiliseden bahsetmesi, Mesudiye Medresesi’ne gözleri çevirtmektedir.

 

Üç katlı, iki yüz taş sütuna sahip yapının ancak yıkıldıktan sonra inşâsına izin veren Roma Yönetimi, yapının camiî olarak inşâsı için zorluk çıkartmazken, Mesudiye Medresesi için çeyrek asrı geçen bir zamanda ayak diretmesi, küçük bir yapı olan Medrese için akla Mar Toma Kilisesi’ni getirir.

 

Ashab-ı Kehf’in merkezi olarak işaret ettiğimiz Diyarbakır’da bu Merkezî Yönetim Sarayı’nda yetenekli, asîl ve güçlü gençlerin komutan olarak yetiştirilmek istenişi ve kendisini “İlah” olarak kabul etmek isteyen Dakyanos’a karşı çıkışları bilinmektedir. Dakyanos Saltanatı sonrası yapının yıkıldığı göz önüne alınırsa, Saray’ın yerine yeni bir yapının inşâsı söz konusudur ve bir mabedin inşâsı bilinmektedir. Katedral-kilise denilen yapı’nın, daha önce değişik inançlara merkez oluşu bilinmektedir ve bu yapı topluluğu içinde Mesudiye Medresesi’ne girerken sol tarafta kalan, geniş ve yüksek alanda, medresenin diğer üç tarafında olduğu gibi bir inşâ görülmemektedir. Belki de bu kilisenin Ashab-ı Kehf’le ilişkisi ve görülen mucizeye saygıdır.

 

Çok defa belirttiğimiz Ulu Camiî altındaki mahzenlerin en büyüğü, Mesudiye Medresesi altında olanıdır. Burada bulunan bu mahzen, sarnıç yapısı, 2011’de yapılan çalışmalarda ortaya çıkartılmıştır. Zaten Osmanlılar Dönemi’nde Şadırvan ile Hanefî Bölümü arasındaki avlu altında bir kar depolama alanının bulunduğu, yaz aylarında buradan alınan buzlaşmış karın, yoksul insanların soğuk su ihtiyacının karşılanması için ücretsiz dağıtılması bilinmektedir. Bunun da Padişah Fermanı ile tescil edildiği, Hanefî Bölümü’nde Şadırvan’a bakan yönde kitabenin varlığı doğrulamaktadır. Bu sebeple, Melikşah’ın inşâ ettirdiği ve ardıllarının şekillendirdiği yapı, önceki yapıdan farklıdır.

 

Altta bulunan yapının üzerine inşâ edildiği bilinen yeni yapı için katedral-kilise yaklaşımı, Evliya Çelebî kaynak gösterilerek minarenin “Çan Kulesi” olduğu ifadesi, Şam’daki “Emevîye Camii” modeli örnek alınarak yapı inşâ edildiği için, akla gelen katedral-kilise mührü, belirttiğimiz doğruluğu gölge altında kalın bir sis tabakasıyla örtmektedir. Yanlış bilinen doğrular (!) sebebiyle, belirttiğimiz birçok husus araştırma yaptığını iddia edenler tarafından bile bazen kabul edilmemektedir…

 

İÇ KALE KİLİSESİ(?)

 

Bu tarz ikilem içinde kalan insanın, Müslümanlardan önce Hıristiyanların çoğunlukta olduğu kentte, her yapıya kilise demesini kolaylaştırmaktadır. İç Kale’de Saint George olarak isimlendirilen yapının, Roma Dönemi’nde M. S. 200’de yapıldığı kabul görmekte iken, aynı isimle anılması dikkat çekicidir.

 

Önceleri “Nasturî Kilisesi” denilip, sonradan Nasturî Mezhebi’nin Diyarbakır’da tarihin hiçbir döneminde ağırlığının bulunmadığı ortaya çıkınca, Saint George’ye dönüşen yapı, İç Kale’de mevcudiyeti bilinen esas şehir yönetim merkezi’nin dikkate alınmadığını göstermektedir. Bizim bu alanda yayınlanmış makalelerimizde bu iki yapının Fis Kayası’na yönelen kısmında yapının devamına dair bölümler olduğunu belirtmemiz, ancak kazıların yapılmasından sonra doğruluk kazanmıştır.

 

Burası, şehir en eski yönetim merkezidir. Kuşatmalar göz önünde bulundurularak ve değişik zamanlarda tehlikeli bir hal alan savaşlarda can güvenliği göz önünde bulundurulacak olmalı ki Yığma Tepe’de Artukluların bir saray yapma fikri doğmuştur. Belki de mevcut yapının üzerinde saray inşa edilmiştir. Bu sarayın varlığı kaynaklarda yer almasına rağmen, yıkılmasından sonra bilinmezlik söz konusudur. Ancak bir su deposunun inşâ edilme davranışı ile kazılar yapılmış, bu saray ortaya çıkartılmıştır.

 

Biz, bu yapının Roma Dönemi olduğunu, kaynaklara dayanarak belirtiyoruz, Karacadağ Mecmuası’nda konu hakkında iki makale yayınlayan Süleyman Savcı, Artukluların hamam olarak kullandıkları, günümüzde tavanı çökmüş yapıdan detaylı biçimde bahseder. Bu iki yapının işlemeleri ve bulundukları konum dar bir alanda olduğu için, ibadethaneye çevrilmesi de garipsenir. Çünkü zor zamanlarda, kuşatmalarda hükümet erkine sahip olanlar, İç Kale’ye çekilir. İç Kale’ye savunma amaçlı çekilenlerin sayısı, erzak depoları, askerlerin sayısı, hükümdar ailesi ve diğer yöneticilerin mevcudu, halk için İç Kale, oldukça sınırlı sayıda bir topluluğu içine almaktadır. Bu dar saha içinde oldukça yer kaplayan yapı topluluğunu ne kilise olarak adlandırabiliriz ne de camii olarak kullanımından söz edebiliriz.

 

SUZAN SUZİ YALAN MIDIR?

 

Diyarbakır’da anlatılan ve dilden dile yayılan, zaman içinde ağıdı,  musıkîye dönüşen Suzan Suzi için Kırklar Dağı’ndaki ziyaretten bahsetme de Hiristiyanların Kırklar Dağı’na verdiği değeri azaltma biçimindedir. Halen Kabî-Bağıvar Köyü’ne giderken, Kırklar Tepesi’ni tırmandıktan sonra gelinen düzlüğün aşağısında bir su kaynağı vardır. Su kaynağı yakınında bulunan yatır, adeta tepenin koruyucusu olarak görülmektedir.

 

Mutasavvıf,  Şeyh Aziz Mahmud Urmevî tarafından inşâ ettirilen köşk de 1980’lere kadar gelmiştir. Korumasız bırakılan bu köşkün taşları, köylülerce yapılarda kullanılmış ve günümüze ulaştırılmamıştır. Halkın çok sevdiği, IV. Murad’ın gazabına uğrayan Şeyh Aziz Mahmud Urmevî ‘nin isminin de hatırası adına Kırklar Tepesi’nde koruyucu değerler geçerli hale getirilerek, bu tepe kutsal addedilmiş ve günah işlenmeyecek bir mekân şeklinde düşünülmüştür.

Zaman içinde efsaneye dönüştürülen Suzan Hikâyesi’nde Müslüman genç ile Süryanî kızın hikâyesi ele alınır: Adil-Suzî. Bu iki gencin kavuşmasına Kırklar Dağı izin vermemiş ve Kız, kendisini köprüden atıp boğulurken, Çoban da aklını yitirir.

 

Efsanelerin ardındaki gerçek, hakikat bir din çatışmasının olduğunu gösteriri. Farklı inançlardan olanların evliliklerinin önündeki engel, bu şekilde açıklanırken, verilen mesaj nettir: Müslüman gence kız verilmez.

 

Kırklar Dağı için anlatılan bu hikâye, gerçekte yaşanmış bir boğulma olayının farklı anlatımıdır. Dilden dile zenginleşen ve duyguların da araya katıldığı, müzik eserine dönüşen bu durum, Kırklar Dağı’na atfediliyor. Doğrusu jeeple köprüden geçenler, sarhoş sürücünün aracı köprü çıkışında, sağdaki alana çekip, su kıyısına varma isteği sebebiyle, aracın devrilip içinde olanların boğulmasıdır. Nakif, sevdiği kız ve arkadaşları Dicle’de boğulurlar. Cenazelerin defninde bulunanların anlattığı bu olay, zamanla Kırklar Dağı Ziyareti’nin çarpmasına çevrilmiş, ortaya Süryani Zengin Ailenin kızı ile Müslüman Genç Adil’i ortaya çıkartmıştır.

 

Bir şehrin tanıtımı, tanıtılması bu tarz şehre yakışmayan, gençlerin boğulması üzerine kurulu, çok sonraları kaleme alınan şiirin bestelenmesiyle ülke çapına yayılması, bizim kabul etmeyeceğimiz husustur. Eser sözlerinin derinlemesine incelenmesiyle görülecektir ki manasız ifadeler, göz ardı edilmiştir. Eserin içindeki mantık tezatı, anlam olarak ele alınmamıştır.

 

Bu eser okunduğunda ezgiye yüklenen anlam, kişiye ağıttan çok bir aşk şarkısını çağrıştırır. Ağıdın coşkulu söylenmesi, tempoyla ifadesi, alkışlarla dinlenmesi bizce manasızdır.

 

Anne ve kız arasında dedim-dedi şeklinde söylenen, ağıt olma özelliğine terstir. Aynen “Mardin Kapısından İndim Aşağı” eseri gibi, coşkunlukla söylenen eser, bir şehrin tanıtımını üstlenecek özelliklere sahip değildir.

 

Eserde geçen köprü, Dicle Köprüsü’dür. Ziyaret, çok sonraları yeni bir yatırdır. Kırklar Dağı karşısındaki köşk, Sem’anoğlu Köşkü’dür, sonraları Gazi Köşkü adını almıştır. Boğulmanın olduğu yer, köprünün Kırklar Tepesi’nden gelirken ana yola bakan sağ kısmının altıdır.

    

 

ADEN CENNETLERİ HRİSTİYANLIĞA DAVETİYE Mİ?

 

Kırklar Tepesi, Dicle’ye ve Esfel Bahçeleri’ne nazır yüksekliğe sahip olduğu için, bu kutsallığını, iddia edilen Esfel’in “Aden Cennetleri” iddiası ile ön plâna çıktığı görülür. Bu bilinçli olarak daima gündeme taşınmıştır. Kendi kendisini Yahudî Geleneği’ne methiye dizme görevlisi hissedenler, Aden Bahçeleri ile Esfel Bahçeleri’i özdeşleştirirken, Arz-ı Mev’ud Sınırları’nı daima gündeme taşımışlardır. Şehri yüceltme adına, İsraîliyatı ululaştıranlar, şehri İbranî kültürüne yamamak istemişlerdir. Bu alanda kaleme alınan kimi kitaplarda, şehrin “Duvar İçinde Diyar” olarak nitelendirilmesi, “Aden Bahçeleri” olarak sık sık tekrarı gündeme gelmenin adeta olmazsa olmazı şeklinde araştırmacı olmanın gereğidir ya da biz, bunu böyle yorumlamaktayız.

 

Resmî olarak desteklenen sempozyumların kimisinde Esfel Bahçeleri’nin bu isimle adlandırılmasına dikkat çekmek gerekir.    

 

Bir yazarın Esfel Bahçeleri’nde Âdem-Havva anlatısı ve Kırklar Dağı hakkındaki aktarımları, uzun zaman folklorik tesire sahip olmuş ise de zamanla etki alanını kaybetmemiştir. Kelimelerden yola çıkan yazarın, olanlarla kelimeler arasında kurduğu irtibatın ilişkilendirmesi çok güçlü ise de bu anlatıma karşı yazarından düşüncelerini savunmasını istememiz,  tepki toplayan eserin bir müddet piyasadan çekilmesine sebep olmuştur. 

 

Kırklar Dağı, bazen Nuh(a) Pegamberin Gemisi’nin üzerinde durduğu dağ olarak öne sürülür. Bazen ziyaretgâh olarak dillendirilir. Bu yetmez imiş gibi, bir dostumuzun annesinden dinlediği ve çevresine anlattığı masaldan, efsaneden yola çıkılarak, ermişlerin, kırkların toplantılarını yaptığı mekân şeklinde algılanır. Tepenin eteğinde yapılmış küçük bir kilisenin ulaşımı, İsevîlikte kutsallığı ifade edilen kırk şehide bağlanır. Tümüyle halkın muhayyilesinde istediği şekilde anlam verdiği bu tepe, zamanla efsanelerin gerçek kabul edildiği yer olarak folklorik zenginliği artırmışken, batıl inançların merkezi haline getirilmiştir.

 

 

 

SUZAN SUZÎ NE ANLAMA GELİR?

 

Müslüman bir erkekle Gayr-î Müslim bir kızın evlenmelerinin önündeki engelleri farklı inançlarda bulunan yerli halkın hayatından kesitler sunarak, konunun biraz dışına çıkarak açıklama ihtiyacı söz konusudur.  

 

Müslüman erkekle Süryanî Kızın evlenememesi, aynı şekilde Van’da Ah Tamarra Hikâyesi’nde yer alır. Kerem ve Aslı, bu hikâyelerin kaynağı olarak bilinir. İsteyenler Derweşê Avdî Hikâyesini okuyabilir. Müslüman ve Êzidî arasında geçen Kirib-Kirîv (Kirve) seslenişi, aslında evliliklerin ayrı inanç sisteminde olmadığının işaretidir, aynı zamanda. Müslüman ile Êzidî birisinin evliliği, bu sebeple uygun değildir. Birbirine kirve hitabı, evliliklere set çekmedir.

 

Müslüman ile Gayr-ı Müslim’in evliliği, inanç ekseninde olmaz durumdur. Her ne kadar diğer inançlarda Müslüman ile evliliğe yanaşılmazken, erkek Müslüman olduğu takdirde kızın hangi inançtan olduğu evliliğe engel olarak görülmemektedir. Doğacak çocuk, babanın inancı çerçevesinde yetiştirilme şartı, evliliğin en önemli şartlarından biridir.

 

Ah Tamarra’da kızın babası olan Hristiyan Din Adamı, gölden karşıya geçen Müslüman Genci, daima yer değiştirerek yorup, boğulmasına sebep olması, bu konuda diğer inançların tavizsizliğinden kaynaklanır.

 

1980’li yıllarda Çınar İlçesi’nden bir çobanın, sürüsünü otlattığı Êzidî Davudî (:Gürses) Köyü’nden bir kızı kaçırması, dönemin basınında oldukça yer almıştı. İlçeli çobana kaçan Êzidî Kız için, seferber olmuş, kendilerine daima yardımcı olmuştur. Bundan oldukça üzülen, daha olması muhtemel durumların önünü kesmek ve Müslüman’a kız vermeme adeti dışındaki sebeplerle, Êzidî Mensupları, ilçeye gelişlerini askıya almış, zaman içinde bu köy halkı, Almanya’ya toplu olarak gitmiştir.  Davudî Köyü, halen yıkık ve yerleşime kapalıdır. Yılın belirli günlerinde sadece mezarlık ziyareti söz konusudur. En son görüştüğümüz Davudî Köyü Muhtarı Bubê, ilçe gelişlerinde daima “Kiriv” der, aynı hitapla karşılık bulurdu.

 

Diyarbakır’da ölen bir Hrıstiyanın sağ el şehadet parmağı, kimisince son dakikada İslâmiyeti seçtiğine yorumlanmış, mezarlık seçimi tartışmalı olmuş, bu şehirde epeyce tartışılmıştır.

 

Çok nadir olsa da kendi gönlüyle Müslüman Erkek ile evlenen Gayr-î Müslîm olanlar, inançlarını değiştirir. Ailesi tarafından reddedilen kızlar, bir daha o semte, ilçeye, köye uğramaz. İttihat ve Terakki Dönemi’nde olsun, sonrasında olsun, tehcîr-keflê döneminde alıkonulan, tehcirden alınan, saklanan Hristiyan çocuklar-âileler, İslâm’ı kabullenmiş şekilde görünürler. Hristiyanlarla, genelde bir baskı uygulamazken, Keflê’den alınmanın zamanla kendi yaşamlarını evlendikleri gence, kişiye bağlı olduğunun ezikliğini duymuştur. Çok sonradan inanç değişikliğinin temelinde ya da gizli Hristiyanlığın aşikâr hale çıkmasında bu eziklik yatmaktadır.

    

Gerçek anlamda kirvelik müessesinde birbirine kirve olanların kardeşlikten daha sıkı bağlarla yakınlaşmasıdır. Kirve, bu nedenle kardeş olarak bilindiğinden, aralarında kirve olanların evliliği söz konusu olamaz. Bu örften gelen adet, son dönemlere kadar katıydı. Halen bu hususu bilenler, Êzidî olanlara konuşurken “Kirve-Kıribo-Krivo” diye hitap eder, aynı karşılığı alır. Hristiyan olana, “Amca-Dayı-Teyze-Hala- Abi-Kardeş” gibi hitaplarda aksayan bir yön görülmezken Êzidî için, evliliklerin önüne geçmede Kirve, bir tedbirdir. Êzidî İnanışı’nda Melekî Tavus, kutsal, tapılan ve korkulan iken, Müslüman İnanışta karşılığını “Şeytan” olarak bulur. Êzidî olanla konuşulurken “Ş” ile başlayan kelimeler sıklıkla söylenmez, “Şeytan” denilmez. “Şeytan” bir hakaret ve aşağılanma ifadesidir, kutsal olana hakarettir.

 

Bazen, sinirli anlarda, hesap kitap işlerinde, aksiliklerde ya da hayırlı işlerde besmele ile başlama durumunda  “Şeytana lanet olsun.” diye söylenen çıkarsa, “Na kirîb” ( Kirve olmadı) denir. Kişi, “Ez şaş bûm.” (:Ben şaşırdım) diyerek ortayı bulurdu.

 

Kumaş, çifte has, tülbent olmak üzere dokuma alanların makası eline almadan besmele çekmesi, kimi zaman “Euzu” ile başlamaları Êzidî olanların alışverişten soğumasına sebep olurdu. Şehirde bu durumlara sık rastlanılmadığı için çevremizde sıklıkla gördüğümüz Êzidî olanlar, ticaretini Diyarbakır’da yapar, sadece resmî işlemler için hükümet konağı’na gelir, fakir olanlar eşek yükü odun satmak için mecburiyetten ilçede bulunurdu.

 

Lanet takı başına geçirilmiş olma durumu sebebiyle Êzidî olan birinin çevresine bir çubukla ya da parmakla çizilen çemberden Êzidî çıkmaz, biri tarafından bu çember bozulmadıkça öylece kalırdı. Çocukken şahit olduğumuz bu eziyet karşısında büyüklerimizce uyarılmıştık. Bazen köyden meşelik getirip satan Êzidî olanlara çemberden kurtaranlar arasında olduğumuzu hatırlarız. İşyerimize sıklıkla gelen Köy Muhtarı, sabırlı ve anlayışlı biri olarak, kardeşlik vurgusundan vaz geçmezdi:

-Aynı milletteniz, inancımız farklıdır. Kardeşiz.

 

Êzidî Erkek ve Kadın Giyimi, bilenlerce fark edilirdi. Kadınların saçının bir bölümünü dışarda bırakması, genelde deq-dövme her kadının yüz işaretlerindendi. Deq, Müslüman kadınlarda daha çok Derik ve Mazıdağı, kısaca Karacadağ Kesimi’nde halen yaşatılmaktadır. Buna “Berî” denilen Kızıltepe ve civarı dâhildir.

 

Hristiyanlar arasında Süryanî-Ermenî-Keldanî-Rûm olmak üzere bu hususta bir farklılık bulunmazken, Hristiyanlar aynı mahallede bulunur, iş yeri olarak aynı semtte yer alırdı. Hristiyanların komşuluk seyrî, kendilerini olası olumsuzluklardan muhafaza etmeye dayandığı için, bayramlarda ve önemli günlerde ziyaretlere önem verirken, aynısını yılbaşlarında, bayramlarda, önemli günlerde, taziyelerde cevap alınırdı.  

 

İki tarafın çocuklarına tembihi, kendi semtlerinden uzaklaşmamasıdır. Her iki taraf çocukların kaçırıldığını, öldürüldüğünü, hatta pişirilip yenildiğine varan korkunç hikâyeler anlatırken, ayrım-ikilik, küçüklükten yeşertilirdi. Büyükler arasında böylesi manzaralar kabul edilmezken, geçmişten kaynaklanan kırılmalar, bilgisizliğin verdiği kışkırtmalarla daima meyveye elverişli fideler için sürgün vermeye zemin hazırlamıştır.

 

Cuhûdî olanlar, sayıca az olmalarına rağmen, en çok dışlananlar içinde yer alırdı. 1948 Yılında İngilizlerin kendilerine devlet kurduğu ve Filistin Halkı’na yaptıklarıyla nefret kazanan İsrail’e karşılık, şehir merkezinde bunun cevabı gecikmez. İsrail’e başlayan göçlerden geriye sadece  bir kadın kalır, o doğduğu şehri terk etmeyen tek Cuhûd olandır.

 

Halkın Yahudî anlayışından hoşlanmaması, kimi yağmur duaları için Yahudî Mezarlığı’ndan kafatası çıkarılmasına sebebiyet vermiştir. Elbette bu tür durumlar, ancak o dönemde öfkesine sahip çıkamayanları bağlar, başkalarını zan altında bırakmamalıdır. Cuhudî olanların Müslüman Çocuklarını çivili beşikte bağlayarak yatırıp, kendilerini öldürdükleri yaygın söylentilerdendir. Yahudîlerden evlenen Müslüman görülmemiştir, istisna olanları, müstesnadır. Hatta İsrail Genelkurmay Başkanı’ndan birisinin Diyarbakır’dan göçenler arasından çıktığı rivayet edilir, İsrail’de bir semtin “Diyarbekirli” adını taşıdığı söylenir.

 

Kırklar Dağı’nda olmamışsa da olmuş gibi gösterilen Müslüman ve Süryanî Gencin buluşmalarının gizliliği ve sonuçta evlenememesi, inanç farklılığındandır. Dikkat edilirse genelde hikâyelerde erkeğin Müslüman kızın Gayr-î Müslim olduğu görülür; Kerem ile Aslı, Ah Tamarra,..  

 

Zaten hiçbir aşk hikâyesinde sevenler kavuşmaz, kavuşmaları mümkün sayılmaz; Leyla ile Mecnun, Ferhat ile Şirin, Mem û Zinn misali.  

 

                         NUHUN GEMİSİ ve KIRKLAR DAĞI NE ALAKA?

 

Yakın zamanda Kırklar Tepesi için iddiaların zenginleştiğini gördüğümüz Diyarbakır’da müthiş bir teori canlandırılmak istenmiş, bu tepenin altında Hazreti Nuh (a)’un Gemisi’nin olduğu gazetelere, televizyon kanallarına, sanal ortama yayılmıştır. Üstten görünümü gemiye benzetilen tepe için oluşan heyecanlı bekleyiş, üst yüzeyinde toprağın az olduğu tepe için geminin metrelerce kalınlıktaki kaya kütlesinin altında olabileceği kanaatini gözden düşürmüştür.

 

Yazarın iddiasına tepki üzerine, Ararat’ta bulunamayan Gemi, Cudî’de aranmazken, Kırklar Tepesi’nden beklenen gerçekleşmemiştir.  İddia sahibi yazar ile yapılan kalem münakaşamız da tek taraflı olarak çekilmemizle son bulmuştur.

 

Nuh (a) Peygamberin Gemisi’ni Ararat(:Ağrı) Dağı’nda yıllarca arayanların amacını bilmeyenler, Cûdî Dağı’nda Nuh Peygamberin kabrini nasıl açıklayabilecektir. Kur’an-ı Kerim’i –sözüm ona- geçersiz kılmanın çabası içinde olanlar, bu dağın geniş bir coğrafyada aranmasını neye bağlar? Belirtilen yerin (Şırnak-Cûdî) doğru olmadığını iddia edenlerin, ispat açısından ellerinde bir belge-kanıt olmayışı, genelde suyu bulandırma meşgalesi içinde davranışları, Ağrı’dan Kırklar Tepesi’ne yönelişi sağlamıştır. Güvercinin ya da kuşun zeytin dalı ile dönüşünü Diyarbakır’da açıklayamayanların (Diyarbakır’da zeytin yetiştiriciliği bildiğimiz kadarıyla mevcut değildir.) içine düştükleri acziyet, söz konusudur.

 

Ağrı’da kuş bakışı çekilen fotoğraflarda gemiye benzeyen kütlenin tutmaması, Kırklar Tepesi’nin kuş bakışı görünümüne yüzleri çevirmiştir. Günümüzde yükseltilerin çoğunun kuş bakışının gemi kütlesini andırması, ileride farklı yerlerde iddiaları gündeme taşıyacaktır.

 

Şırnak’ta bu yüksek dağa geminin oturmasını kabul etmeyen anlayış, diğer mekânlarda arayışını sürdürürken, tufanın farklı coğrafyalarda olduğunu ispatlama anlayışı, mitolojide yer alan örneklerden yola çıkarak, tufanın farklı bölgelerde olacağına insanı ikna edecek açıklamalar, Kur’an-ı Kerim’de yer alan ifadeye muhalif olma görüntüsü kazandırmaktadır.

 

Tarihte olan bu tufanın ardından diğer kıtalara da yansıyan izdüşümlerinden yola çıkanlar, o dönemde teknolojik gelişmeleri izah ederken, günümüzde mucîze ifadesini adeta zayıflatma arayışı içindedir. Mucîzeleri, akılla çözüme kavuşturmanın geçerliliğini idrak, mümkün değildir. Kamer’in (:Ayın) ikiye bölünmesi, Ölüleri diriltme hadiseleri, Oldukça uzak ve ulaşımı aylarca sürecek yerler hakkında bilgi sahibi olma, Mirac (:Göğe Yükselme) Hadisesi, Hz. İsa (a) Peygamberin göğe yükseltilmesi gibi konularda söz oyunları, inanmayanların uğraş alanı içindedir.

 

Birçok milletin yazılı kaynaklarında geçen tufanın hakkında bilgilerle yola çıkmanın ve bu hadisenin Şırnak’ta olabileceği üzerinde durmama ihtimali, şarkiyatçı düşüncenin ürünü olarak görmek gerekir. Kendi kitaplarında bu ifadelere dayalı düşüncelerini ileri sürenler, varlığı ortada olan piramitleri izah etmede güçlükler yaşarken, tufana dair belirtilenler için kendi perspektiflerinde sağlıklı sonuçlara ulaşma oldukça güçtür.     

 

 

                        DİCLE NEHRİ ve NUH TUFANI MAKAM DAĞI    

           

Diyarbakır’da On Gözlü Köprü’den akan Dicle Nehri, Allah’a varılan yol bilinir. Bu sebeple bayram günlerinde halk, şikâyetlerini, dileklerini yazılı olarak On Gözlü Köprü’den Dicle’ye atar. Hadis-i Şeriflerde de yerini bulan nehirlerden biri olan Dicle, yanı başındaki Kırklar Tepesi’ne kutsallık değeri katılmasına sebep olmuştur. Kırklar Dağı ve Köprü arasındaki kilise motifi’ne karşılık, Hadiste geçtiği için Dicle’ye verilen kutsallığın kendince anlamı söz konusudur.

 

Aden bahçelerine benzetilen Esfel Bahçeleri, Kırklar Tepesi’nden her yönüyle görünmektedir. Diyarbakır Kalesi, burç burç kendisini göstermektedir. Bu da şehrin rahatlıkla görünen en yüksek tepesini alımlı kılar.

 

Allah’a giden, varan, ulaşan nehirlerden kabul edilen Dicle gibi diğer kimi akarsular için de aynı ifadeler söz konusudur. İnsanın çaresizliğinin sonucu, dileğini, istediğini yazılı olarak Dicle Nehri’ne bırakma eylemi-işi, zamanla unutulmuştur. Folklorik zenginlik şeklinde görülmesi gereken bu davranış, belki başkalarınca dile getirilirken inançla irtibatlandırılabilir. Evet, insanoğlu kendi yapısı içinde zor durumlarda Yaratıcı’ya dua eder, kendisini toplumdan soyutlar. Uzak, münzevî yaşamak isteyenlerin dağlık alanlara çekilmesi, mağarada tefekkür eylemi bu yöndedir.

 

“Kırklar Dağı” denilen tepelik alanın mağaralardan yoksun oluşu, dağ sıfatından uzak şekli, tepeye çıkıp insanın kendisini olası savaş tehlikelerinden koruma içgüdüsünden uzaktır. Bunu Ergani’deki Makam Dağı için söyleyemeyiz. Zülkifl Nebî’nin izlerini taşıyan Makam Dağı’nda dağa sığınma, tedbir olarak düşünülmüştür. Ulaşılması güç, sarp Makam Dağı, saldırılara karşı savunmayı kolaylaştırıcı özelliklere sahiptir.

 

Kırklar Tepesi ile Makam Dağı düşünülür ve kıyaslanırsa rakımı oldukça düşük, sadece nehre yakın olduğu için düşünülen tepeye bu gün ulaşma, oldukça zor durum değildir. Kırklar Tepesi’nden daha yüksek alanların olduğu şehirde tepenin su altında kalmadığı düşünülürse, Diyarbakır yerleşim alanının daha yüksek oluşu, nasıl açıklanabilir?

 

        

 

ON GÖZLÜ KÖPRÜ NE ZAMAN YIKTIRILDI?

 

Dicle’nin öbür yakasında sıralanmış köşkler varken, Kırklar Tepesi’nde sadece bir köşkün varlığı söz konusudur. Burada kuşatmaların her daim oluşu sebebiyle yapılaşmaya gidilmediği söylenebilir. Hatta Roma İmparatoru’nun İran-Sasanî kuşatması endişesiyle On Gözlü Köprü’nün bir bölümünü yıktırdığı- Hükümdar Hişam tarafından köprünün kısmen onarıldığı, Mervanî Dönemi’nde yapılan onarımlarla köprünün günümüze geliş şeklinin o dönemde oluştuğunu belirtmekte fayda vardır.

 

Bu köprü, tahribatın artması üzerine Büyükşehir Belediyesi tarafından yeni köprünün inşasıyla araç trafiğine kapatılmıştır.  

 

 

Köprünün ne zaman yıktırıldığından habersiz olanların, kalkıp köprünün küçük bir kiliseye ulaşım için yaptırıldığını iddia etmeleri, eldeki kaynaklara ters düşmektedir. İsteyen “Uğursuz Anlaşma” adıyla Roma ve İran arasındaki meseleyi, kaynaklardan öğrenebilir.

 

Kutsallık atfedilen tepeye varma amaçlı köprünün yapıldığını söyleme, ulaşımın öbür yaka ile sağlandığı, diğer yerleşim yerlerine ve şehirlere gidişi-gelişi sağlama noktasını yok saymaları demektir.

 

Düne kadar, ulaşımın bu köprüyle sağlandığını unutanların, Diyarbakır ile bağlantı noktasının Üniversite Köprüsü, Devlet Demir Yolları Köprüsü ve Yeni Köprü ile zenginleştiğini bilmeleri gerekir.

 

 

DAĞ MOTİFİ NEYİN SEMBOLÜDÜR?

 

Dağ, her dönemde insan hayatında önemli yere sahiptir. Sarp, ulaşılamaz, insanın hayatını kurtarması, düşmanın eline düşmemesi için sığınılan, gerektiği zamanlarda kişinin, kişilerin meskeni olmuştur, eşkiyanın, yol kesenin, mazlumun sığınağı haline gelmiştir.

 

Siz, Ashab-ı Kehf Mağarasını görürken, ne denli ulaşılmaz olduğunu görürsünüz. Lice Deyr-i Rakîym (Derkâm-Duru) Köyü’ne varırken, yerleşim alanının üst kısmında Miyankuan-Ashab-ı Kehf Dağı’nın köye bakan kısmında zor seçilen bu mağara ile mağaraya zulmünden dolayı sığınanların daima karşı çıktıkları Dakyanos’un antik şehri ve aynı zamanda hapishanesi, kalesi olan mekânın karşı karşıya olduğunu görürsünüz…

 

Mağaraya sığınanların şerrinden korunduğu alan, bu gün bu gerçekleşen mucizeyi, adeta her tırmanışta yeniden yaşatmaktadır; ulaşım güç ve yorucudur. Hazreti Muhammed’in çekildiği mağara ve yol arkadaşı ile sığındığı mağara, Hac Farizasını yerine getirenlerin uğrak mekânıdır. Hıra Dağı, günümüzde şiirde ve edebiyatta oldukça kullanılan bir motiftir.

 

Kırklar Tepesi’nin dağ olmamasına rağmen, ısrarla “Kırklar Dağı” biçiminde anılması, belki bir ihtiyaçtandır, belirttiğimiz doğrultuda.

 

Üstü oldukça düz olan, tepsi biçimindeki bu alanın ziyaretgâh ve kilise arasında paylaşılmaması, üzerinde durulması gerekli sosyolojik bir vak’adır. Kültürde yer alış biçimine saygı duyduğumuz Kırklar Dağı, gerçekte belirttiğimiz doğrultuda anlaşılmalı, batıl inanışlar şeklinde insan bilgisini, kavrayışını çevrelememelidir.

 

 

KIRKLAR DAĞI İNŞAATI ve BUGÜN OLANLAR

 

Kırklar Tepesi üzerine yapılmış bir inşaat, önceleri bu alanın adeta kutsallığına inanan kimilerince durdurulmak istenmiş, yerel basında ve sanal ortamda Kırklar Dağı’na yapılanın kilise ve ziyaret boyutuna ters bir durum olduğu vurgulanmıştır.

 

Müslüman inancı için kutsallık ziyaretle açıklanırken Hristiyanlar kiliseyi öne sürer. Kırk motifine dayalı zenginlik, iki tarafın ortak malzemesidir.

 

Kırklar Dağı’nda ne ziyaret çarpmaktadır ne kilisenin kutsallığı söz konusudur. Şehri uzakta gören, nehre nazır, köprünün ulaşım emniyetinin kilit noktası, stratejik öneme sahip tepe, günümüzde efsaneler ağı içinde med-cezirler yaşar.

 

İçki âlemi sonrası nehre düşen jeepte boğulanların acıklı durumunu ziyaretle açıklayanların içkinin zararlarından ve içkiden hasıl diğer durumlardan bahsetmeyişi, işin diğer farklı yönüdür.

 

Kendi söylediğine kendi inanan bir toplum haline dönüşümüzün adeta bir belgesi olan Kırklar Dağı’nda kırk ermişi arayanlar, hala köprüye yazılı mektup bırakanlar, yapısını yıktıkları ziyaretin ve kilisenin nerede olduğunu bilmeyenlerin Kırklar Tepesi’ni sahiplenmelerini gerçekten anlamakta zorluk çekmekteyiz.

 

Kırklar Dağı’na çevreci yaklaşmanın ürünü olan kimi davranışlar, burada mevcut olan betonlaşmayı istememektedir. Nehrin öbür yakasında yapılaşmanın önünde bir set halinde yıllarca durmuş olan Kırklar Dağı, inşâat ile beraber, Esfel Bahçeleri’nin de elden çıkma sinyalini vermiştir.

 

Dicle Üniversitesi’nin alanı içinde olmayan öbür yakadaki kısım, üniversite alanına dahil edilirse çözüm sağlanabilir. Üniversitenin geniş olan toprakları içine katılarak, yapılaşmanın her türlüsüne kapalı olacak alanın değerlendirilmesine itirazı kalmayacak çevrelerin, burada farklı düşünmelerinin önüne geçilmesini kolaylaştırır.    

 

 

Bu dağın (!) Aden Bahçeleri’ne-Cenneti’ne, yüksekten baktığını, Esfel Bahçeleri’nin kutsiyetini bu tepe ile birleştirenlerin, kendi dünyalarının ürünü Adem’i, Havva’yı bu arada buluşturanların, şehri mitolojik efsanelerin merkezi haline getirenlerin, Kırklar Tepesi’ne Hazreti Nuh (a)’un Gemisi’ni çıkartanların iddialarını ısrarla sürdürmeleri ve taraftar bulmaları karşısında Kırklar tepesi için daha ne söylenebilir? 

 

Hayal ürünü bu çarpık düşüncelerin özünde hangi hesapların yapıldığını net olarak bilmemekteyiz. Dün Aziz Mahmut Urmevî’nin IV. Murad’ı ağırladığı ve ölümüne mal olan Kavs Köşkü’nün yıkımına tepki göstermeyenlerin, Kırklar Dağı’nın yola bakan yamaçlarındaki yapılaşmalara, köşklerin kullanım biçimine ses çıkarmaması, özel mülk olduğu için midir?

 

Kırklar Dağı, bu kördüğüm sarmalında hemen hemen herkesin kendisine düşen payı beklediği, turizme kazandırılmasını arzuladığı, kimi çevrelerin rant hayalinin merkezinde daima yerini koruyacaktır.

 

Bizim bu alanın Dicle Üniversitesi’ne devredilmesini, yapılaşmanın her türlüsüne yasaklı kılınması talebimiz, yankı bulur mu bulmaz mı? Bunu bilmeyen biri olarak, inşaatı devam eden görünün yapılaşmada mağdur konumunda olanların bir yönle mağduriyetlerinin giderilmesi esastır.        

 

Hazreti Peygamberin Mi’rac’a çıkarken gördüğü şehrin ismini sorduğunu, bu şehre dua ettiğini yazılarında açıklayarak şehre kutsallık atfedenleri hayranlıkla dinlersiniz.

 

Avlusunda durup namaza durmayanların Hazreti Süleyman ve arkadaşları için söylediklerinin boyutları karşısında şaşırırsınız…

 

Şehri kiliselerin diyarı haline getirmekle, şehre zenginlik katanların içinde oldukları çıkmazları anlatmak, bazen iddiaları çürütmekten daha zordur. Kitaplara konu olmuş ve akademisyenlerin imzasını taşıyan kimi çalışmaları okurken folklorik zenginliğin kabul edilmesi ve doğruluğunda şüphe olmayan bilgiler olduğunu söylemek isteyenleri mi affedeceksiniz?

 

Son yirmi yıl içinde oldukça farklılaşan ortamda şehri anlamak ve anlatmak için yola çıkanların, dikkat etmesi gereken en önemli husus, kaynaklar dışına çıkmamaları, kaynakları karşılaştırmaları ve duyulanla işitilenle görünenlerin bir arada verilip, doğru olana yaklaşımlarda ihtiyatlı davranmaları gerekliliğidir.

 

Bizde her şeyi kıyısından köşesinden Diyarbakır ile ilişkilendirip, adeta şehri kutsallıklar içinde ön plâna çıkartmak isteyen, aslında şehri sevmelerinden dolayı bu işin içinde bulunanların, biraz da okumamışlık ve araştırmama yönüyle hatalar üstüne hatalarda bulunmaları, kültürde, bilgide bir kirlilik oluşturmakta ve bu kirlilik yazılı kaynaklara geçince de kalıcı hale gelmektedir.

 

Kırklar Dağı’na dair, belki bir kitap ebadına ulaşan bilgiye sahibiz, konuyu ayrıntılarıyla ele alır, fotoğraflarla, konuyla ilgilenenlerin görüşlerinden alıntılar yaparsak.

 

Şehir Araştırmaları Merkezi’nin kurulmasına dair çalışmalar içinde bulunduk, bu çalışmalarımız kimi araştırmalarla devam etmektedir. “Şehir“ denilince sadece Diyarbakır değil, seksen bir ili ve yüz dünya şehrini içine alan merkezde bir şehre ilişkin çözüm bekleyen sorulara, elimizdeki kaynaklara dayanarak çıkış yolu bulmamız zor değildir.

 

Kırklar Dağı’na geniş açılımlar getirdiğimiz makale, bu merkezimiz kurulsaydı, bunca yanlışlık dizisi ortaya çıkmazdı.

 

Bizim çözüm şeklimiz, Esfel Bahçeleri’nin ileride böylesi bir tehdide muhatap olmaması için özel mülklerin karşılığının verilerek Kırklar Tepesi ile Üniversite’ye devredilmesidir.

 

Üniversite’ye devredilecek olan alanlar, yeşil alana çevrilir, yaban hayatının sıkıştığı nehir ve bahçelerde zenginleşmesini sağlar, tepenin bilimsel çalışmalar için kullanılmasını sağlar.

 

Niçin Üniversite?

 

Bir Bölüm Başkanı’na Üniversitenin kendi taraflarına düşen bahçelik alanlara sahip çıkmalarının gereğini ifade etmiş, burada nesli gittikçe azalan yaban hayvanlarının, su ürünlerinin ıslah edilmesini, üniversitenin ilgili biriminin böylece çok önemli çalışmalara imza atacağını belirtmiştik. Kurulacak üretme İstasyonu ile avcılığın yasaklanacağı bölgede kimi amaç dışı eğlence-dinlenme yerlerinin de iptalinin söz konusu olacağını, ileride Kırklar Tepesi’nin de ilgi alanlarına girmesinin mümkün olduğunu belirtmiştik.

 

O zamanlarda inşaat vardı, elbette.

 

Üniversitedeki Prof. Doktor’u konu ile ilgili ziyaretimizde Dicle Nehri’ndeki canlı populasyonunun gittikçe azaldığını dile getirmiştik.

 

Şehir Araştırmalarında bulunurken, Kırklar Tepesi’ni, Dicle Nehri’nden, Esfel Bahçeleri’nden ve On Gözlü Dicle (: Silvan) Köprüsü’nden ayrı düşünmedik, hiçbir zaman.

 

Şehre dair kimi bilgileri, amacının dışına çıkmamaya çalışarak sunduk, tekrarlar zorunlu olmasına rağmen.

 

Bu konunun Üniversite’ye havale edilme durumunda mesele kökünden çözüme kavuşur. Denilebilir ki sıkıntılar içinde bulunan üniversite, bu yükün ve sorumluluğun altından çıkmakta güçlük çeker. Ne zamana kadar yaşarız, bilemeyiz. On-yirmi sene sonra betondan uzak, şehrin nefese alınacak tek bölgesini görürsek, haklı olduğumuz ortaya çıkar. Göremezsek, çocuklarımız, torunlarımız görsün.

 

Bu teklifimiz hem şehircilikle ilgili Bakanlığa hem Belediye’ye hem Üniversite’yedir.

 

Sur içinde uzun zamandır imarda karşılaşılan güçlükler, anlaşmazlıklar, sıkıntılar ortadadır. Toparlanmak isteyen Diyarbakır’ın kucağına problemli nur gibi Kırklar Dağı’nı bırakmayın. Bunun Esfel Bahçeleri var, Dicle  Nehri var, On Gözlü Köprüsü var, barajlardan mütevellit tükenen balık çeşitleri var…

 

Düşünüp karar vermek, elbette yetkililerin ve sorumluların işidir. Yarın söylediklerimizde haklı çıkarsak, yapılan hatalardan sorumlu olanlar bu şehir için aldıkları kararlarla şehre verecekleri zararların sürekli ve dönülmesi daha zor olduğunu görecektir.

 

Sonuç: Elbette şehri sevmekteyiz ve şehre dair birçok araştırmada bulunarak, yaşadığımız şehrin değerlerinin unutulmaması için uğraşmaktayız. Yerinde olan bir espriyi belirterek, Kırklar Dağı konulu makalemizi noktalamak istiyoruz:

 

Bir hemşehrimiz, düğününü yapmak istediği çocuğu için akla ne gelirse anlatır, dururmuş. Bilmeyen, düğün sahibinin oldukça varlıklı olduğunu, hanlarının, hamamlarının olduğunu sanır.

 

Yine bir gün bir türlü gerçekleşmeyen düğün için hazırlıkları dile getiren Yaşlı Adamın tahammül sınırlarını zorlayan muhabbeti karşısında dinleyenlerden biri dayanamamış:

 

-Yahu biz de düğün yaptık, bu gazapla değil.

 

Evet, şehrimizin tarihî, kültürel, folklorik değerlerine sahip çıkılması bir görevdir, bu görevi omuzumuzda taşımak şereftir. Lakin böyle bir gazapla değil!..

 

Yıllardır gündemi meşgul eden Kırklar Dağı’nın Hikâyesi bu şekilde.

 

Bu yazı toplam 1305 defa okunmuştur.
  • Yorumlar 0
    UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
    Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
    Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
Yazarın Diğer Yazıları
Tüm Hakları Saklıdır © 2012 Türkiye Yazarlar Birliği | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Tel : 0312 232 05 71 - 72 | Faks : 0312 232 05 71-72 | Haber Scripti: CM Bilişim