Kudüs: ‘Uzak Mescid’e yakın olmak…

D. Mehmet DOĞAN

‘Uzak mescid’ neresi? Kur’an’da “Mescid-i Aksâ” olarak geçen mâbed. Mukaddes Mescid-i Aksâ sahası, yani Müslümanların üçüncü mukaddes haremi. Kâbe Mescidi ve Peygamber Mescidi’nden sonraki kutlu yeri…

Bir defa hacca (1993), bir kere de umreye (2005) gitmek nasip oldu, elhamdülillah. Yani iki mukaddes mekânı iki defa, uzun aralarla gözlemledik. Her iki ziyaretimiz müddetince biz hayli değişmiştik, bu olağan idi. 20 küsur yılda insanın fiziği tabiî olarak değişir. Fakat mukaddes mekânlar bizden daha fazla değişmişti; neredeyse tanınmaz hâle gelmişti! Kendinizi Amerika’daymış gibi hissetmeniz için her şey yapılmıştı. Amerikalılar Müslüman olmadıkça buraya giremezdi, fakat bütün maddi varlıklarıyla buradaydılar; Kâbe’ye tepeden bakıyorlardı!


Yeryüzünde bu kadar kolay müdahale edilen, yıkılan, yok edilen mukaddes mekân yoktur. İlk gittiğimizde çok üzülmüştük, ikincisinde hüznümüz doruğa çıktı. Hele Kâbe çevresindeki tahripkâr yapılaşma anlaşılabilir ve anlatılabilir gibi değil. Bu yapılaşma dışında tabiata müdahale ayrıca akla, iz’ana ve ille vicdana sığmaz. Mekke’nin tabiî yapısı, dağları tepeleri düzlenmiş, vadileri yok edilmişti. Tarihi hatıralar silinmiş, tabii varlıklar yok edilmişti. Sentetik, 21. Yüzyıla mahsus mekânlar oluşturulmuştu.

İKİ TÜRLÜ MİMARİ VARDIR
Mimarlık, mekân düzenleme sanatıdır. Allah’ın arzında bu sanatı icra edenler tabiata ekledikleri unsurları iki tarz üzre yaparlar. Birincisi meydan okuma şeklinde tezahür eder. Bunlar şeddadî yapılardır, bize korku telkin ederler. İlahlık iddiası taşıyan, helâk edilmiş Ad kavminin hükümdarının adıyla anılır bu tür yapılar. İkincisi tabiatla uyumlu yapılardır, tabii varlığın ruhuna uygun eserlerdir. Bunlar ise huzur verir. İnsanı tabii varlıkla bütünler.
Her iki Mescid de 20. Asra ikinci tarz yapılarla ulaştılar. Mimar Sinan’ın son şeklini verdiği Kâbe mescidinin revakları Kâbe yüksekliğinin altında tutulmuştu. Çünkü bu revaklar esas değil, onların çevrelediği Kâbe yapısı esastı; görünmesi gereken oydu, nitekim Mekke’ye yaklaşanlar ilk onu görürdü. Mimarî gelenekten yoksun Vehhabi zihniyeti bütün hassasiyetleri tarumar etti ve bu vahşi manzara ortaya çıktı.
Gerek Mekke’de gerekse Medine’de tedirgin oldum, huzurum kaçtı. Hele ikinci seferde kimyam bozulayazdı. Gözlerimizi mukaddes mekânlarda dinlendirmek isterken, modern şeddadî inşaatçılık gözümüze battı, kanattı. Çoğu kere gözlerimizi yummak zorunda kaldık.

MESCİD-İ AKSÂ BİR BAŞKA

Mescid-i Aksâ’da asla bu hisse kapılmadım.
İnsanlığın inanç geçmişine ait birçok unsuru muhafaza eden bu mukaddes mekân olabildiğince tabii hali korunarak bugüne ulaştırılmış. 145 dönümlük geniş bir alandan bahsediyoruz. Dümdüz bir yer değil, yükseklik farkları var ve tabii hali korunmuş bir alan. Bir tepe üzerindeki bu alanın en yüksek kısmında “Kubbetü’s-sahre” bulunuyor. Türkçede “sahra” kelimesi bilinir, “çöl, ova, kır” mânâsına gelir, “sahre” ise “kaya, kütle” demektir. Dilimiz Sahra’ya alıştığı için öyle demeye devam ederiz. Bu “Muallak taşı” denilen Peygamberimiz (s.a.v.)’in miraca yükseldiği kayadır.

İLK KUBBELİ ESER

Kubbetü’s-sahra 7. yüzyılın sonunda Emevi halifesi Abdülmelik tarafından yaptırılmıştır. Hicretin altmışlı yıllarından inşa edilen bu yapı amaca uygunluk açısından olduğu kadar estetik ölçüler itibarıyla da çok olgun bir eserdir. İslâm mimarisinin ilk kubbeli yapısı olması itibarıyla da önemlidir.
Mimarların ve emeği geçen sanatkârların Bizans ile İran mimarî geleneklerini bildikleri ve maharetlerini bu bilgileri harmanlayarak gerçekleştirdikleri görülebilmektedir. Bu binayı yapanların zihinlerini miraç hadisesi üzerine yoğunlaştırdıklarını tahmin etmek mümkündür. Arazinin en yüksek yerinde her an kanatlanıp uçuverecek hissi uyandıran bir güzellik inşa edilmiştir. Selahaddin Eyubî’nin, Memlûk sultanı Nasr’ın, Osmanlı hükümdarı Kanunî’nin ve Sultan Abdülaziz döneminin onarım ve tadillerinin binanın bütün güzelliği ile zamanımıza gelmesini sağladığı görülmektedir.
Bir güzellik yüzyıllar boyu böylece günümüze getirilmiştir.
Bu alana adını veren Mescid-i Aksâ ise, geçmişi Davut peygambere kadar götürülen bir yapıdır. “Süleyman mabedi” olarak bilinen yapının da burada olduğu tahmin edilmektedir. Ama burada olduğuna dair hiçbir delil de bulunamamıştır.
Nabukatnazar/Buhtunnasr yıkımından sonra uzun müddet harap kalmıştır. Tekrar yapıldığında da Romalılar yıkmıştır. Bu harap yapının yerine Emevi halifesi Abdülmelik veya Velid tarafından büyük bir mescid (cami) inşâ edilmiştir. Depremde yıkılınca Abbasi halifesi Mansur M. 8. Asırda yeniden inşa ettirmiştir.
Mevcut yapının, çeşitli dönemlerde büyütüldüğü, ilaveler yapıldığı anlaşılmaktadır. Ana mekânın kubbe süslemeleri Bizans mozayik sanatını hatırlatmaktadır. Mozayik çiçek ve ağaçların bir cennet tasviri olduğu söylenebilir. Fatımi Halifesi Zahir de Mescid-i Aksâ’yı elden geçirtmiş, büyük ölçüde son halini almasını sağlamıştır. Selahaddin Eyyübi, Kudüs’ü Haçlılardan kurtardıktan sonra Nureddin Zengi’nin hazırladığı minberi Şam’dan getirterek yerine yerleştirmiştir.

TABİAT İLE UYUMLU BİR YAPI

İşte bu iki büyük ve önemli yapının bulunduğu sahada çok sayıda irili ufaklı yapı, mihrap, sebil, kuyu, yükseltiler, sekiler vb. bulunmaktadır. Bütün bunların yanında onlarca asırlık zeytin ağaçları ve ulu serviler büyük kısmı mermer bloklarla kaplı alanın yeşil görünümünü sağlamaktadır. Mekânı taşa, mermere boğulmuş olmaktan çıkararak tabiatın bir parçası haline getirmektedir.
Mukaddes alan Kudüs, şehir surlarının içinde ikinci bir sur ile çevrilmiştir. Bu surlar yine mimarî yapılarla uyumlu, onların görünümünü ve tesirini silmeyecek şekilde inşa edilmiştir. Mescid-i Aksâ haremine 14 kapıdan girilmektedir. Dört minare surlar üzerine yerleştirilmiştir.
Bu kapılardan girenler en görünür yapı olan Kubbetü’s-sahra’ya yönelmekte ve yedi istikamette kemerlerle karşılaşmaktadır.
Doğu tarafındaki kemere on sekiz basamaklı merdivenle çıkılır. Kuzey yönünde yirmişer basamakla çıkılan üç kemer vardır. Kıble tarafındaki üç kemere de yirmişer basamak taş merdivenlerle çıkılmaktadır. Bu kemerler ulaşılacak mekânı çevrelerken dikkat çekici bir ilgi de uyandırır. Varılacak yerin, görülecek manzaranın farklılığı, güzelliği, yegâneliği böylece mimari dil ile vurgulanmış olur.
Basamaklar azaldıkça Kubbetü’s-Sahra kendini gösterir. Ziyaretçiler bir hatıraya işaret eden bu mimari harikayı gördükten sonra asıl ibadet mekânına, Mescid-i Aksa sanılan Kıble Mescidine yönelirler. Onların miracı için bu yapıya vücut verilmiştir.

Gerçek Hayat / Aksa Özel / 3 Haziran 2019

Bu yazı toplam 112 defa okunmuştur.
  • Yorumlar 0
    UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
    Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
    Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
Yazarın Diğer Yazıları
Tüm Hakları Saklıdır © 2012 Türkiye Yazarlar Birliği | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz. Sitede yayınlanan yazıların sorumluluğu yazarlarına aittir.
Tel : 0312 232 05 71 - 72 | Faks : 0312 232 05 71-72 | Haber Scripti: CM Bilişim