M.Atilla Maraş Yazar Okulunda ders verdi

M.Atilla Maraş Yazar Okulunda ders verdi
Şair Mehmet Atilla MARAŞ, Türkiye Yazarlar Birliği Kültür Merkezinde, 17. Dönem Yazar Okulu öğrencileriyle “Şiir Sanatı” üzerine sohbet etti.

Şiir için ilham gereklidir şüphesiz; ancak bu uğurda emek sarf etmek, özgür bilgi sahibi olmak şarttır. Şiir bir sanat dalı olduğuna göre bu sanatın da enstrümanları olmalı.

Her kelimeyle şiir yazılmaz. Şiir, en başta ahenk olduğuna göre kelimeler müzikalite bakımından zengin  olmalı. Mısrada kelimenin ehemmiyetinin bilincinde olmayan, müteşair bir edayla şiire özenen bazı zevat, tefekkür etmeden çalakalem arızalı metinler ortaya koyuyorlar. Dergilerde yayınlanan çoğu şiirde tat yok; örnekler, geçmişe dair bir arka plandan yoksun. Yazanların kafası karışık. Serbest nazımla daha kolay şiir yazılacağı zehabına kapılan heveslilere sözümüz o ki günün birinde bir Molla Kasım gelir, yazdıklarınızı tenkit eder, mahcup olursunuz.

Şiir bahsi, okullarda  sadece belirli gün ve haftalarda okunan “aydede”, “orman” temalı; çok defa yavan mesabesinde metinlerle geçiştirilmekte; tabiatıyla çocukların hafızlarında has şiir namına eser yok. Düşünmekten aciz bir nesille karşı karşıyayız. Oysaki kelimelerin arka planına ciddi ve büyük şiirler okunarak vakıf olunabilinir.

Şiir mektebi olur mu? Çıraklık, kalfalık, ustalık evreleri şiir için de geçerli kılınabilir mi? Poetikanın bir alfabesi var mıdır? Okul deyince akla ilk fırsatta müfredat gelir. Buralarda şair yetiştiremeyebiliriz ancak şiir sanatına özgü kültürel bir alt yapı kazandırılabilir. Bu programlar sayesinde şiirin ne olduğunu veya “ne”yin şiir olmadığını öğrenmek, bilmek mümkündür.

M.Ö. 50. yılda Sicilya’da şair Safon’un  açtığı şiir mektebi, bilinin en eski şiir mektebi olarak kayıtlarda geçer.

Peki şiir okumak, yazmak  beyhude bir çaba mıdır? Şiirin inanç dünyamızla bir alakası yok mudur? Evet, vardır hem de doğrudan. Muallakat’ul Seb’a şairlerinden Hasan bin Sabit, bizzat  Önderimiz Hz. Peygamber (AS) tarafından teşvik görmüştür. Kitab-ı Mübin’de yer alan 114 sureden biri Şuara suresidir.

Şiir var ki hikmettir; şiir var ki sihirdir. Hadi-i Şerif mi kelam-ı kibar mı ; bilmiyorum. Bizler hikmet kaynağı olan şiirin peşindeyiz. Zira hikmetin kaynağı ilham ve keramettir, Hz. Cebrail’dir; sihrin kaynağı ise Şeytan’dır. Yunus, Mevlâna bu ilahi kaynaktan beslenmişlerdir.

Son on yıl içinde ülkemiz genelinde otuz beş farklı şiir şöleni tertip edilmektedir. Kadim medeniyetimize ait kaybettiğimiz kültürel kodları, şiir dilinde yeniden keşfedebiliriz. Yeniden dirilmek istiyorsak başta Osmanlıca olmak üzere dil ve edebiyata dair okul müfredatları yeniden gözden geçirilmeli; gerekli düzenlemeler yapılmalıdır.

Dil ve edebiyat dersleri, bu işle iştigal edenler; edebiyat ve sanat dergileri bu misyonun doğal temsilcileridir. Dil ve Edebiyat Derneği bu sahada görev ifa etmeye taliptir.

Genellikle şiire, sanata ilişkin görüşlerimi anılarım eşliğinde açıklarım; hâlimi arz için .Üniversite yıllarında tanık olduğum hazin bir anımı nakledeyim: Ziraat Fakültesi öğrencisiydim, ders çalışma masamın bir tarafında ders kitapları; diğer taraftaysa her zaman  edebiyat dergileri ve kitap bulunurdu. Edebiyat okuyan arkadaşların ise ancak hocalarının zoruyla Türk Dili dergisine abone olduklarını esefle müşahede etmiştim. Bu arkadaşlar, zamanla edebiyat öğretmeni oldular; ama sanat adamı olamadılar. Hiç değilse edebiyatı, dili sevdirseler…

Edebiyatın künhüne varmak, ona nüfuz etmek için müfredatın dışına çıkmak icap eder. Değilse Yunus’u geniş anlatmak nasıl mümkün olacak?

Güzel sanatlardan anlamayan bir toplum bölgenin ağabeyi olamaz. Arapça, Farsça, Türkçe, İngilizce bilmeden yeniden ayağa kalkamayız. Kaç nesil heba oldu. Gençler, kâmil manada yetişmiyor; sadece büyüyor. Lüzumsuz, kişilik kazandırmayan bir yığın bilgiyle yarışa hazırlıyoruz onları. Oysaki fizik, kimya gibi dersleri bile doğru dürüst anlamak için dile vukufiyet esastır.

Düşüncenin en büyük aracı dildir. Dil bilmeyen kendini bilemez. Kavram, mefhum bilmeden geniş düşünemezsiniz, problemi anlayamazsınız. Sözlük kullanma alışkanlığı edinmek, dilin önemsendiğinin en bariz göstergesidir.

Süzülmüş sözdür şiir. Yazarken de okurken de düşündürür sizi.

Güzel sanatları öğretmek, sevdirmek ciddi bir iştir. Her şeyi değil ama şiire ait yapıp ettiklerimi gururla anlatırım. Bu yıl 18’incisi düzenlenecek olan Balıkesir'in Dursunbey ilçesindeki “Suçıktı Şiir Akşamları” bunlardan biridir. Artık gelenekselleşen bu faaliyetin öncülüğü bize nasip olmuştu.

Yetişkinlerin edebi kültür bakımından pek zayıf olduklarını görüyoruz. Öğretmen, öğrenci, memur, bürokrat, vekil düşük kültürün esiri. Şiir sanatıyla alakaları düşük seviyede seyreden, şiir deyince akıllarına ilk mektepten kalma “orman ve aydede” temaları gelen, münasebetini bunlar üzerinden kuran yüksek mevkilerde pek çok kişi olduğunu esefle müşahede etmişimdir. Şair ile ozan arasındaki farkı henüz ayırt edemeyen sözüm ona “kültürlü” insanlar var.

Memleketteki tedrisat katlimize ferman yazıyor. Türk eğitim sistemi edebiyattan, şiirden, sözden anlamayan nesiller yetiştiriyor. Neden millî, insanî değerler; diğer ifadeyle hayatın bilgisi hakiki manada çocuklara öğretilmiyor? Hâl ilmi; hay ilmi, aynı şeylerdir.

Orada ben yokum; gölgem var sadece. Gölgemle savaştırılıyorum. Sanal âleme atılmış, sahibinden habersiz yaşıyoruz. Bu hâl iyi hâl değil. Hâlin, ruhun, kalbin yolları tıkanmış; bunları açmak lâzım gelir. Bu arada  çocuklarımız, helak oluyor; esas olan budur.

Âşık İhsani, “dedim ‘düzelecek...’ dedi ‘ne zaman?" der.

Her şair idealist; içi yanan, merhamet eden, melali anlayan; hayret eden, merak eden bir nesil inşası için ömrünü feda etmiştir: Asım, Büyük Doğu, Diriliş…

Yeniden insanlık adına büyük bir medeniyet inşası için özgür ve idealist gençler lâzım. Eğitimli, donanımlı, aşağılık kompleksinden kurtulmuş, dünyaya meydan okuyan hür bir nesil. Batının ilerlemesinde özgür ortamların payı yüksektir.

Jakobenler, gâh balyoz gâh dipçik gâh kamçı marifetiyle topluma, mütemadiyen baskı uygulamış. Uyanmaması için koca medeniyet temsilcileri, her türlü tedbir alınmış; devken cüce yapılmış.

Düşünce, ifade, din, inanç ve vicdan özgürlüğü her zaman baş gündemimiz olmalıdır. TBMM’de beş yıl milletvekili olarak bulundum. Bu süre zarfında İnsan Hakları Komisyonun sözcüsü sıfatıyla görev yaptım. Yazarlar Birliği başkanı iken de insan hakları mücadelesi vermiş; bundan ötürü yargılanmıştık.

Abdulhâk Hamit’ten günümüze 80 şair, TBMM’de  milletvekili olarak bulunmuştur. “Şair Milletvekilleri”  adıyla bunu kitaplaştırdık. Ayrıca TBMM’de ilk defa bir şiir şöleni tertip ettik.

Hamdullah Suphi Tanrıöver’den sonra Meclis kürsüsünde İstiklâl Marşı’nın on kıtasını okumak bizlere nasip oldu. Gel gör ki oturumda ancak 15 kişi vardı.

Şiir (poem) bilmek; şair (poet) bilen demektir. Poetika ise Latince’de şiir bilimi manasına gelir.

Büyük şairler, şiir hakkındaki düşüncelerini yazıya dökmüşler. Fuzuli, Arapça Divanı’nın dibacesinde;

Ahmet Haşim, Piyale’de; Necip Fazıl, Çile’de; İsmet Özel, Şiir Okuma Kılavuzu’nda poetikaya dair fikir beyan etmişlerdir.

Şiir sözün özü; şair söz ustasıdır. Şair kelimelerin kralıdır. Nefi, söz uğruna hayatından olmuştur. “Boynum kıldan incedir; sözümden dönmem.” demiştir.

“Şair, şiir, şuur” hepsi aynı kökten türemiş kelimelerdir. Şair düşünen adamdır.

Şiir, “esrar-ı rumuz”dur bana göre. Esrar sırlar, gizemler; rumuz işaret, sembol, simge demektir. O hâlde şiir, imgelerden ve simgelerden; diğer bir değişle mazmunlardan ve sembollerden meydana gelir. Sırlar âlemine, açık bir keşif hareketidir. Şair bu meyanda, misyonu gereğince hareket eden bir kâşiftir. Var olup da bilinmeyene doğru zihinsel açıdan kelimeler yardımıyla yolculuk eder. Hangi kelimelerle? Müzikal ve arka planı sır olan kelimelerle. Yolculuğun sonunda hayret eder; inanmak, hayreti arttırır.

Şiir, yorar adamı; meşakkatli bir uğraştır. Nasipte varsa ortaya çıkar; ilham perisi gelir. İsim sahibi var; siz ne kadar talep ederseniz edin; yolculuk veya keşif harekâtı, bağlı kapıları öze açar. Kırk kapının arkasında duran, size ayan beyan olur. Şehriyar, “Açık açık bağlı kapılar!” derken muhtemelen bunu kastediyordu. Şiirden herkes kültürü kadar nasiplenir.

Benim üstadım Necip Fazıl, “Tam 30 yıl saatim işlemiş ben durmuşum; Gökyüzünden habersiz uçurtma uçurmuşum.” der.

Yunus kendini  sevdirir. “Ete kemiğe büründüm; Yunus diye göründüm.” Felsefe var, düşünce var bu mısrada; ruh- beden ilişkisi, basit değil oldukça sade bir dille anlatılmış.

Bu işe 46 yılımı verdim; karın doyurmaz bir uğraştır. Babaannem bir ümmiydi. Osmanlı hanımefendisi bir edası vardı. Ortaokul yıllarıydı. Geceleri petrol lambası önünde ders çalışır, akabinde şiir yazardım. Bir gece nenem, dersimin bitip bitmediğini; eğer bittiyse neden hâlâ uyumadığımı sordu. Dersim bitti ama işim var, deyince ben “dersin olmayan şey nedir?” dedi. Neneme derslerden arda kalan zamanlarda şiir yazdığımı söyledim. Bu defa “Pekâlâ, ne menem şeydir şiir dediğin, ne işe yarar?” sorusuyla karşılaştım. Yazdığım şiirleri dergilere gönderdiğimi, oralarda şiirlerimle beraber ismimin yayınlanmasının beni sevindirdiğini, mutlu ettiğini söyledim. Babaannem vakur bir edayla, “Gözünün ferine yazık çocuğum; geç bunları, boş işler bunlar.” dedi.

1966’da rahmetli babaannemin söylediklerini, şair İsmet Özel, yıllar sonra “şiir, karın doyurmaz.” şeklinde dillendirecekti.

Şair olmak, akıllı adamın kârı değil. Ama her şeye rağmen bundan keyif alıyorum. Kâğıt, kalem, yazı; ruh, kalp ve beyni doyurur.

Has şiirde irfan ve derinlik var; Bakî’nin, Fuzulî’nin şiirlerinde olduğu gibi.  Filozof ile şair aynı şeyin peşinde koşar.

İnsanı, ölümü, varlığı, metafiziği, aşkı en güzel şiir tarif eder. Şiir evreni, tabiatı okuma kılavuzudur; yol, usul, yöntemdir.

“Varım, yokum; niye varım, niye yokum?” alim, filozof, şair, din adamı bu dört soruyu merak eder.

Fuzuli’nin yanık bağrından yükselen haklı ve hakiki tefahürdür.
“Aşk imiş her ne var alemde;
İlm bir kiyl ü kal imiş ancak.”

Şair, insanın yer yüzündeki serüvenini en güzel mısralarıyla ifade eder. Necip Fazıl, zaman ve mekân bağlamında insanı, sorular yoluyla sorgular:

“Niçin küçülüyor eşya uzakta?
Gözsüz görüyorum rüyada, nasıl?
Zamanın raksı ne bir yuvarlakta?
Sonum varmış, onu öğrensem asıl?”

“Ben neyim ve bu hâl neyin nesi?”

. Ölüm ve ötesini, şiir diliyle ancak Necip Fazıl gibi usta bir şair anlatabilir. Üstat, insanın var oluş serüvenini, beyin fırtınası maharetinde şiir kalıbına dökmüş

“Hep ben, ayna ve hayal; hep ben, pervane ve mum;
Ölü ve Münker-Nekir; baş dönmesi uçurum...”

Şairler bazen haykırır, Mehmet Emin Yurdakul gibi:

“Bırak beni haykırayım, susarsam sen mâtem et;

Unutma ki şâirleri haykırmayan bir millet,

Sevenleri toprak olmuş öksüz çocuk gibidir”

Bazen susar şair, kabuğuna çekilir veya uzak diyarlara hicret eder. Mehmet Akif, “Zulmü alkışlayamam, zalimi asla sevemem; Gelenin keyfi için geçmişe kalkıp sövemem.” der ve “Necid Çöllerinde” Hz. Nebi’yle hasbihâl eder:

“Yâ Nebi...
Şu halime bak
Nasıl ki bağrı yanar gün kızınca sahranın,
Benim de ruhumu yaktıkça yaktı hicranın.
Hârimi Pâkine can atmak istedim durdum,
Gerildi karşıma yıllarca ailem yurdum.
Tahammül et dediler, hangi bir zamana kadar,
Ne bitmez olsa tahammül, onun da bir sonu var.
Gözümde tüttü bu andıkça yandığım toprak,
Önümde durmadı artık ne hanuman ne ocak.
Yıkıldı hepsi, ben aştım diyar-ı Sudan’ı,
Üç ay tihame deyip çiğnedim beyebanı.”

Ulucanlar Cezaevi, Necip Fazıl ve Nazım Hikmet; her ikisi için de uğrak bir mekândır.

“hava kurşun gibi ağır!!
bağır, bağır, bağır; bağırıyorum.
«deeeert çok, hemdert yok»
kül olayım
kerem gibi yana yana.
ben yanmasam sen yanmasan
biz yanmasak, nasıl çıkar karanlıklar aydınlığa..”

Kutsanmış dört eylem: Okumak, tefekkür etmek, yazmak,  tebliğ etmek. Okumak bir ibadettir; Kur’an’da da emredilmiştir. Sadece kitap değil; kâinat kitabını derin manada okumaktır aslolan.

Kalem somut; düşünmek ise soyut. Gel gör ki Orhan Veli, “Düşünme! Arzu et sade; bak böcekler de öyle yapıyor.” demiştir. Allah’ın ayeti olması hasebiyle hakir göremem; ayrıca trajik sonuna hep üzülmüşümdür. Ancak Fuzulî’nin şiirlerinde ayan beyan görülen tefekkür adamı vasfını, gündeliğin peşinde koşan Orhan Veli’nin şiirlerinde aramak beyhude bir çaba olmaktan öteye gitmez.

Asaf Halet Çelebi, Mevlevî, Hz Mevlânâ’nın 21. kuşak torunu. Dua irfanını iyi bilen bir şair. “Om Mani Padme Hum”un Nepal dilinde yaygın bir dua olduğunu, Malezya’da şiir vesilesiyle bir araya geldiğimiz Nepallı bir şairden öğrenmiştim. Sohbetimi onun bir şiiriyle noktalamak istiyorum.

CÜNEYD *

bakanlar bana

gövdemi görürler

ben başka yerdeyim

gömenler beni

gövdemi gömerler

ben başka yerdeyim

aç cübbeni cüneyd

ne görüyorsun

görünmeyeni

cüneyd nerede

cüneyd ne oldu

sana bana olan

ona da oldu

kendi cübbesi altında

cüneyd yok oldu

ASAF HALET ÇELEBİ

M. Atilla Maraş, Söyleşi, Şiir Sanatı Üzerine, TYB Kültür Merkezi.

Yazan: Ali Fuad Gölbaşı


  • Editörün Notu:

Bu şiirde adı geçen “Cüneyd” Bağdat Tasavvuf Okulu’nun en mühim temsilcilerinden Cüneyd-i Bağdâdî'dir.

Cüneyd Hazretleri tasavvufun esrarı üzerine konuştuğu zaman kapıları örterek konuşurdu. "Sofiye bir evin ehlidir, onların içine başkası giremez." sözünde onun, tasavvufunun mahremiyetini vurguladığını görüyoruz.

Cüneyd- i Bağdadî, hâli ve ilmi aynı derecede nefsinde topladığı; ibadeti terk etmek fikrinde olan sufilere sıcak bakmadığı söylenir.

Cüneyd-i Bağdâdî'nin, fikirlerini gizlilik içinde öğretmesinin sebeplerinden biri, halkın yanlış anlamalarına fırsat vermemek; bir diğeri de idarecileri tahrik etmemekti. Zira bu dönemlerde Sufiler sıkı gözlem altında tutuluyor ve devamlı tutuklanıp hapse atılıyorlardı.

Arifler kesretten   soyutlanıp   mutlak vahdaniyete daldıklarında, sekr haliyle kimisi "Ene'l-Hak";  kimisi "sübhani ma-a'zame şani" (Ben kendimi tesbih ederim, benim şanım ne yücedir.); kimi "la mevcude illa Hu" (O'ndan başka varlık yoktur.); kimileri de "Cübbemin altında Allah'tan başkası yoktur." demiştir.

Bu ifadeler, zâhiren "Ben Hakk'ım" demek olmakla beraber sözlerin hakiki mânâsı "Ben yokum; Hak vardır." demektir. Nitekim İmâm-ı Rabbânî Hazretleri Mektûbât’ın 2. cild 44. mektûbunda bu husûsu açıklamaktadır.

Cüneyd’de temkin, dikkat ve şuur hali esas olduğundan Bâyezid-i Bestâmî’nin şatahat halini de bir eksiklik saymıştır. Bâyezid, "sekr"in savunucusu oldukları hâlde; Cüneyd “sekr”  yerine "sahv" ve temkinden yana olmuştur. Hallac-ı Mansur’un mecnun olduğunu, yani “sekr” halinde bulunduğunu söyleyerek onu kendinden uzaklaştırmıştır.

En meşhur talebesi ise Hallâc'dır. İnsanların gönüllerindeki sırları pamuk gibi lif lif edip açığa vurduğu için kendisine “Hallâc” adı verien Mansur, Bağdad’da hırka giyindi. Burada Bağdad Tasavvuf Okulunun öncülerinin Cüneyd Bağdadi gibi tanınmış sufilerin sohbetlerine katıldı.

Mansur, 877-897 yılları arasında tam yirmi yıl Cüneyd Bağdadi’nin yanında kaldı. Cüneyd’in uyarılarına rağmen hakikatı açığa vurmaktan çekinmeyen Hallac’ın hocasıyla araları açıldı. Hallac’ın bâtıni yorumları, zahiri yorumla bağdaşmıyordu.

897’de Cüneyd’den ayrılan Hallac, Tuster’de sufi hırkasıyla uzun süre dolaştı. Giyim kuşamında çok derbederdi. Bir süre sonra Sufi hırkasını da üstünden atarak halk arasında dolaşmaya başladı. Sufi elbisesi yerine “kaba” adı verilen bir tip elbise ve kolsuz bir cübbe giyip fikirlerini yaymak üzere baş açık, yalın ayak yollara düştü.

Önce Mekke, Horasan,; Mave-raünnehir, Sicistan, Kirman, Türkistan, Hoten, Turfan, Hindistan, Çin’i, Maçin’i dolaştı. Beş yıllık bir geziden sonra tekrar Bağdad’a döndü ve “Ene’l-Hak” düşüncesini burada yaymaya başladı.

Hallac, savunduğu “Enelhak“ düşüncesiyle, dini ve siyasi birçok çevrenin dikkatini ve tepkisini üzerine çekti; 912’de tutuklanıp hapse atıldı. Zındıklıkla suçlandı ve 922’de Bağdad’da asılarak idam edildi.

Asaf Halet Çelebi'nin “Cüneyd” şiirinde telmih yaptığı hadise nedir?

“Cübbemin altında Allah’tan başkası yoktur.” sözünü Bâyezid Bistâmî’nin sekr haleti içerisinde benliğini aşarak söylemiş olduğu rivayet edilir.

Tasavvuf inancına göre eğer kendini bir hiç olarak görebilirsen; yani kendini görmemeyi başarırsan aslolan sana görünür. Biz Yaratıcı'nın gölgeleriyiz. Bizler gölgeyi görerek "yaptım, bildim, benim eşyam vb" diyoruz; Cüneyd ise gölgeden yüzünü çevirdiği için "yapan da
o eden de o" diyor.

Bu söz, Mesnevi’de de açıklanmıştır.

Bu haber toplam 1657 defa okunmuştur
  • Yorumlar 0
    UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
    Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
    Bu habere henüz yorum eklenmemiştir.
Diğer Haberler
Tüm Hakları Saklıdır © 2012 Türkiye Yazarlar Birliği | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Tel : 0312 232 05 71 - 72 | Faks : 0312 232 05 71-72 | Haber Scripti: CM Bilişim