• İstanbul 27 °C
  • Ankara 24 °C

M. Enes Kala: 15 Temmuz Muhasebesi: Şimdi ve Her Daim

M. Enes Kala: 15 Temmuz Muhasebesi: Şimdi ve Her Daim
15 Temmuz, aziz milletimizin haysiyet kıyamına kalkıp dirilmeye, üzerindeki ölü toprağı atmaya niyet ettiği yeni bir milattır.

Halkımız o gün yapması gereken ne varsa yapmış ve hainlere fırsat vermemişti. Atalarından miras kalan vatana namahrem bir elin dokunmasına yine izin vermemişti. O gün Allah’ın izniyle zafer kazanılmıştı, aynı Bedir, Hendek, Malazgirt ve Çanakkale gibi. Şimdi işin daha zor ve çetrefilli tarafı başarılmayı beklemektedir. Geçmiş ve şimdinin anlam bütünlüğünü ve sürekliliğini sağlayan engin tarafına, onu fizik dünyaya olduğu gibi metafizik evrene de sabitlemeyi sağlayacak nispette gelecek boyutunu aynı nizam, ahenk ve esrarla ekleyebilmek. Yani 15 Temmuzu, zaferi, nefsimizde de gerçekleştirmek, adımları ancak ve ancak Rıza-yı Bâri için atabilmek ve zafer ruhunu muhafaza etmek suretiyle geleceğe taşımak...      

Beden ve ruh, bir arada bulunduğu nispette yaşam hareketliliğinden bahsedebiliriz. Mülk, her toplum için ruh, millet de bedendir, o halde millet ve mülkü birbirine İslam harcıyla o kadar güzel karmalıyız ki ne millet mülkten, ne de mülk milletten ayrı düşünebilsin ve hakemliği ve birleştiriciliği de İslam yapabilsin. Zaten yukarıda işaret ettiğimiz zafer felsefesini Sevgili Peygamberimiz aracılığıyla bize öğreten İslam değil miydi? Vatan toprağının üzerinde bulunan her bir fert, yaşam imkanının söz konusu ruhun ve bedenin anlamlı raksında saklı olduğunu bilmeli ve bu yolda mücadele etmelidir. Bu başat mücadele dünya için yeni bir alternatif, ümmet için de kurtuluş ümidi olan Türkiye’nin sadece yere düşmemesi için değil, aynı zamanda adım atması hatta koşabilmesi için en lüzumlu hamledir. Bu hamlenin başarıya ulaşma şartı ise bir arada yaşama tecrübesinin yeni pratiklerini en veciz ve bereketli özeti olan bu topraklarda yeniden ve her zamankinden daha tahammülkar şekilde geliştirmek olacaktır.

Topluma gelen tehlikenin miğferleri olanlar, ben, sen, o dilini bırakarak BİZ dili üzerinden mücadelenin zafere dönüşmesini cenk meydanlarında büyük bir onur ve kıvançla takip etmiştir. Irka dayalı ulusalcılığın, fırkalara dayalı mezhepçiliğin ve ideolojiye dayalı –izmlerin bu toprağın sesini dillendirmek ve omurgasını kaldırmak şöyle dursun, duruşunu yansıtamayacağını bir kez daha gördük ve müşahede etmeye devam ediyoruz. Ondan dolayıdır ki, bu topraklarda Türklük, hiçbir ırkın üstünlüğüne dayanmadığı gibi gücünü ve istikametini İslam’ın olabildiğince geniş yorum yelpazesi olan Ehli Sünnetten alır. Böylesi bir yaklaşım ki, hiçbir beşerî yorumu mutlaklaştırmaması gerektiğini, ehl-i kıblenin tekfir edilemeyeceğini bilir ve yolunu Kur’an ve Sünnet istikametinde belirler. Yolunda ötekileştirici, dışlayıcı, icbar ve tahakküm edici tavırları barındırmaz. Amacı, adalet dairesini nizam-ı âlem çerçevesinde dünyaya hakim kılmaktır, bu yolsa hakim olmayı değil, hadim olmayı talep eder. Dün bu böyleydi, bugün ve yarın da böyle olmalıdır. Ancak bu süreç devam ettirilebilir makul ve dirençli bir mücadeleyi şart koşmaktadır, büyük cihadın odak noktası ve kişinin nefsini başka nefsler için feda edebilmesinin bam teli burasıdır. 15 Temmuz, bize böylesi bir odak noktası için bir milat olabilir, nitekim Şehidimiz Ömer Halisdemir bize bunu göstermemiş miydi? Böylesi bir heyecan, samimiyet ve ihlası canlı tutmanın yolu ise nefsimizle hesaplaşırken 15 Temmuz ruhunu mihenk taşı olarak muhasebemizin en can alıcı yerine koyabilmektir. Bu durum, hiç kimsenin ama hiç kimsenin şehitlerimizin aziz ruhlarını incitme gibi bir lüksünün olmadığı anlamına gelmektedir.    

15 Temmuz öncelikle Allah’ın bu topraklara diğer zamanlarda olduğu gibi ihsan ettiği ilahi bir lütuftu. Hiçbir nefs, o zaferi kendi varlığının zorunluluğu gibi görmemelidir. O gece, bir ümmetin kolektif şuurunun nasıl canlanabileceğinin, ümmet olabilme ve vatana siper olabilme nimetinin tecrübe edildiği, esrarıysa hala çözülememiş eşsiz bir geceydi. Yine o gün, Allah’ın o geceyi yaşayanlara tattırdığı hiçbir dünyalıkla mübadele edilemeyecek ilahi bir lezzetin yaşandığı güzel bir gündü. Fakat Allah’ın ihsanı üzerinden böbürlenilecek, kibirlenilecek, şımarıklık ve rehavete sebebiyet verecek bir gün değildi. Vakit bizi daha bir tevazuya, muhabbete, tahammüle, liyakate ve adalete çağırması gereken demlere işaret ediyordu o gün. Aksi halde bizler ilahi ihsana nasıl layık olabilecektik?

Tevazu değeri günümüzün hız, haz ve tarz toplumunda büyük bir mahcubiyetle köşesine çekilmiş, günümüz insanına acınası gözlerle bakan, ancak ona adım atanlardan hiçbir zaman bir ana şefkatini de esirgemeyen, insana asli değerini veren yüce bir çınardır. 15 Temmuz bize küçüğünden büyüğüne bu değeri hatırlattı ve yaşattı. Bu vatanın asıl sahiplerinin tevazuya sığınmış, birileri tarafından sürekli aşağılanmış ancak yıldırılamamış, efendilikleriyle gösterişi öldürmüş Anadolu insanının olduğunu o gün bir kez daha görmüş olduk. Ancak her zafer, içerisinde bir şekilde Okçular Tepesini terk ettiren özgüveni mündemiç kılabilir. Okçular Tepesini terk etmeyenlere dönüp baktığınızdaysa onlarda tevazunun tütsüsünün bizleri etkilediğini, hiçbir gösteriş ve kibrin onları büyülemediğini görürsünüz, ne var ki, Okçular Tepesi dün olduğu gibi bugün de kan kaybetmektedir. Şu gerçek hatırdan çıkarılmamalıdır; Okçular Tepesi düşerse bize her yer Uhud olur.

Varlığın özüne baktığımızda muhabbeti görmek olasıdır. Hiçbir şeye muhtaç olmayan Allah’ın var olanı neden yaratmış olabileceğine ilişkin sır, belki de muhabbet menbaında kendisini anlamaya talip olan ehil insanlara sunmayı bekliyordur. Beşer, ancak muhabbetle insan olur. Sevmekse zordur, bedel ister. İnsanı Allah’a yaklaştıran ne varsa onların sevilmesi haktır. Her bir zerresi insana Rabbini hatırlatan bir vatanın sevilmesi ise bizler için en büyük vazifedir. Toprak, millet, dava ve inanç Türkiyemizi bizim için vatan kılan unsurlardır ve bu unsurların her biri ayrı ayrı Allah için sevilmeyi hak etmektedir. Sevgi, ancak bedel istiyorsa, o, insanı tekamüle erdirebilen gerçek sevgidir, bedel ise sevdiğini karşılıksız sevebilmektir. 15 Temmuz bize insanların sevdikleri uğruna neleri göze alabildiğini, hangi bedelleri ödediğini canlı olarak göstermiştir. Ne var ki, her an aynı temizlik ve nispette vatanlarını sevecek yiğitlere ihtiyacımız var, inancımız ise bu yiğitlerin bu topraklarda hiçbir zaman eksik olmayacağıdır. O yiğitler ki tevazu çınarının altına saklanmış, gösterişten uzak sevdiklerini ancak Allah rızası için seven dava insanlarıdır.

Muhabbet, aynı ufka bakan, aynı rüyaları görebilenler arasında doğan bir güneştir. Nasıl ki güneş, hiçbir ayrım yapmaksızın üzerine doğduğu herkesi ışıtıp ısıtıyorsa, muhabbet güneşinin de herkese fayda sağlaması beklenir. Söz konusu vatan aşkıysa, vatanın istiklal ve istikbali için muhabbet güneşinin gücüne ihtiyaç duyulur. İşte o güçlerden birisi de tahammüldür. Hiçbir insan diğerini hoş görmek zorunda değildir, ancak yekdiğerine –karşısındaki meşru daire içerisindeyse- tahammül etmek zorundadır. Güzel vatanımız büyük bir gemidir ve her birimiz, o geminin bir noktasında, yönümüzün doğru, hedefimizin ise hak olduğu inancıyla yolculuğumuza devam etmekteyiz. Şüphesiz şer odakları bizi yolculuğumuzdan alıkoymaya çalışacaklardır, şüphesiz içimizde bazı hainler çıkıp bizi engellemek için uğraşacaklardır. Yolculuğun başarıya ulaşabilmesi içinse en çok güvene ve tahammüle ihtiyacımız olacaktır. 15 Temmuzdan sonra gemimizi yolundan etmek isteyenler hala boş durmamakta ve bizden, bizi BİZ yapan güveni çalmak istemektedir. Buna izin vermememiz gerekir. Güven ise tahammül eşiğinin kalitesine bağlıdır. Türkiye’de yaşayanların başka vatanı yoktur. Bizler farklılıklarımızla bu toprakları vatan kıldık, şimdi birbirimizi sevemesek bile en azından geminin maksuda başarıyla ulaşabilmesi için birbirimize tahammül etmek zorundayız, şimdi ve daima... Zira vatan aşkından doğan güneşin ışığı ve ısısı tahammül olarak da tecelli etmektedir.

15 Temmuz zaferine bizler layık olmuşuz ki Allah nusretini bizden yine esirgemedi. Bunun olası nedenleri üzerine uzun uzun tefekkür yolculuğuna çıkmak gerek. Bizlerin Allah katındaki liyakatimizin mahiyetini şüphesiz bilemeyiz, o bir sır olarak kalmaya devam edecektir. Ancak 15 Temmuz zaferinin etkisinin daim olabilmesi, galip geldiğimiz davada mağlup duruma düşmememiz için liyakat değerine sahip çıkmamız ve gereğini yerine getirmemiz gerekliği gün gibi apaçıktır. Liyakat öylesi bir değerdir ki içinde ahlakı, yeteneği ve yeterliliği barındırır. Hangi işimiz olursa olsun, o işin liyakate göre verilmesi hem vicdana hem de dine en uygun olandır. Liyakatten anladığımız ise bir kişinin öncelikle fazilete ve sonra da meziyete birlikte sahip olabilmesidir. Güzel ülkemizin başına örülen çorapların bu değerleri ıskalamakla yakından alakası vardır. 15 Temmuzda ülkemizin başına bela olan hainler zamanında iş başına getirilirlerken sadece meziyet esası gözetilmişti, unutulan orada faziletti. Faziletsiz meziyet ise hain doğurur, doğurmuştur. Şimdi yeniden fazilete, faziletle beraber meziyete kısacası liyakate dönmenin zamanıdır. Bu arada unutulmamalıdır ki, vatan sevgisi fazilettendir!

Tüm saydığımız değerlerin hem esası hem de sonucu bizi adalet değerine davet eder. Mülk, ancak adalet üzere kaim ve daimdir. Bir toplumda adalet yoksa o toplum yaşasa da ölüdür. Toplumu oluşturan her fert bir gün herkese lazım olacak değerlerin peşinde gitmiyorlarsa, toplumlarına en büyük ihaneti yapıyorlar demektir. Adalet herkese lazım olan bir değerdir ve adalet, Allah’ın halifesi olan insanın yeryüzünü imar ederken önündeki kılavuzudur. Ondan yüz çevirenin varacağı yer batıl ve zulüm bataklığıdır. Adalet, ferdin yönetimi olan ahlakın, toplumun idare yolu olan siyasetin mihveridir. Adalete değmeyen ahlak, beşeri mankurtlaştırır, adalete değmeyen siyasetse beşeri canavarlaştırır. İçinde bulunduğumuz toplumun adil bir toplum olabilmesi önce o toplumu meydana getiren bireylerin ferden ahlaklı olup olamamasıyla alakalıdır. O halde herkesin bir başkasına bakmayıp, kendisini her günahın masumu saymadan, işiyle beraber içine de bakması;
 kendisine yönelmesi ve muhasebeyi elden bırakmaması elzemdir. Bu, dün de elzemdi, ancak 15 Temmuz zaferine layık kalabilmek için her zamankinden çok daha önemli hale geldi.

Adaletin büyük kısmı ise siyasetle alakalıdır. Devletin meşru gücü bu nispetle adaleti tesis edip edememesinde aranır. Halk, 15 Temmuzda vazifesini yaptı, şimdiyse vazifesi devam etmekte olup, kendisini iç muhasebe ile sürekli diri tutarak gereğini her dem yerine getirmelidir. Bu minvalde halktan gereğini yapması istenebiliyorsa, halkın da devletten gereğini yapmasını istemesi hakkıdır. O halde devletten beklenen; 15 Temmuz sonrasında suçlu ise suçsuzu hiçbir şek ve şüpheye mahal vermeden itina ile birbirinden ayırmak, toplumda güven ortamını muhafaza etmek, büyüklüğünün farkında olarak ümmetin hamiliğini ve hadimliğini gereği gibi yapmak ve tez elden hainleri en şiddetli şekilde cezalandırmaktır. 15 Temmuz bir halk destanıydı, yaşandı, yazıldı, okunacak ama her daim muhasebelere konu olacak...   

Muhammed Enes Kala, Temmuz Dergisi, sayı:12 (Temmuz sayısı)

Bu haber toplam 194 defa okunmuştur
  • Yorumlar 0
    UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
    Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
    Bu habere henüz yorum eklenmemiştir.
Diğer Haberler
Tüm Hakları Saklıdır © 2012 Türkiye Yazarlar Birliği | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Tel : 0312 232 05 71 - 72 | Faks : 0312 232 05 71-72 | Haber Scripti: CM Bilişim