M. Vehbi Dinçerler 17. Dönem Yazar Okulunda Konuştu

M. Vehbi Dinçerler 17. Dönem Yazar Okulunda Konuştu
Eski MEB ve Devlet Bakanı M. Vehbi Dinçerler 4 Aralık 2010 Cumartesi günü, Türkiye Yazarlar Birliği Kültür Merkezinde "Dış Politikadaki Gelişmelerin İç Politikaya Yansımaları" konulu bir konferans verdi. 17.

vehbidincerler2

Eski MEB ve Devlet Bakanı M. Vehbi Dinçerler 4 Aralık 2010 Cumartesi günü,  Türkiye Yazarlar Birliği Kültür Merkezinde  "Dış Politikadaki Gelişmelerin İç Politikaya Yansımaları" konulu bir konferans verdi.

17. Dönem Yazar Okulu faaliyetleri kapsamında tertip edilen konferansta Dinçerler,  öğrencilere ve konuya ilgi duyan izleyicilere seslendi.

Bakan Dinçerler, konuşmasına “Dünyada siyaset nasıl ve hangi temel kavramlar üzerinden yapılmaktadır?” sorusuyla başladı. Hangi parametreler üzerinden geleceği planlamak gerektiğini;  politikada hedef, yol ve araç tayin ederken nazar-ı itibare alınması lâzım gelen sabitelerin neler olduğunu anlatırken geleceğin fotoğrafını görmeden kendi başına adım atılamayacağı gerçeğini “Geleceğin fotoğrafını görmeden siz kendiniz adım atabilir misiniz? O fotoğrafta değişiklik yapabilir misiniz? O fotoğraf kimin fotoğrafı? O fotoğraf geleceğin; ama hangi geleceğin? Kimin geleceğinin? Dostlarınızın geleceğinin, düşmanlarınızın geleceğinin ve de dünyanın geleceğinin; dünyanın çok uzun vadeli geleceğinin beklentilerini ve fotoğraflarını kendinize göre görmeden, çizmeden, fotoğraftaki olan şeyleri yerli yerine koymadan Türkiye’nin geleceğinin resmini çizebilir misiniz? Çizemezsiniz.” vurgulu sözleriyle anlattı.

Rusya’nın, Çin’in, Hindistan’ın Asya’yı ve dünyayı yönetme konusundaki kaygılarına ve beklentilerine dikkat çeken Dinçerler, “vizyon sahibi olmak” kavramını şöyle tanımladı: “Siz  Rusya’nın Asya’daki ve dünyadaki hegemonya kaygısını geçmişte görmeden veya Çin’in bugün dünyayı yönetme konusundaki kaygılarını ve beklentilerin görmeden; Hindistan’ın veya küçüklerin beklentilerini; bütün bunları hesaba katmadan  kendi yerinizi tespit edebilir misiniz? Edemezsiniz; o zaman onlar sizin yerinizi ve rolünüzü  tespit ederler. Eğer başkalarının vizyonları ve misyonları bir ülkenin geleceğinin resmini çiziyorsa,  o ülkeyi siz yönetmiyorsunuz;  başkası yönetiyor demektir. Bunları görerek hereket ise vizyon ister. Evet, işte bu vizyondur.”

M. Vehbi Dinçerler; hedef, yol ve araç tayin ederken yani geleceği planlarken ufuk açıcı kaynaklara ihtiyaç duyulduğunu, stratejik kitaplar okumak gerektiğinin altını çizdi. Dinçerler’in konuşması, önceden belirlediği muhteva bakımından  iç ve dış siyaset konularında önem derecesi yüksek üç tane  stratejik kitap  etrafında gelişti.

Bunların ilki, 16. Benediktus’in  Papa seçilmeden önce Kardinal Ratzinger adıyla  2004 yılında yazdığı Kökler kitabı. Felsefe  profesörü Papa, kitabında Avrupa’nın Katolik Hristiyan karakterli kökünü kaybettiğini, Avrupalı öz nüfusun değiştiğini, Hristiyan (dindar) nüfusun azaldığını; azalan nüfusun   yabancılaşmaya  yol açtığını dile getirir. İslam ve Yahudilik’i ise düşman olarak niteler.

Papa, kitabında “Nasıl bu hâle geldik?” sorusunu sorar; cevabını üç madde hâlinde kendisi verir:

1.      Laisizm: Din, Allah’la kul arasında bir konudan ibarettir, denemez. Bu düşünce, sosyal yapıyı tahrip eder.

2.      Rölativizm: Görecelik. Mutlak hakikat yoktur inancı, bizi yıkmaktadır.

3.      Pozitivizm: Hadiseleri sadece sebeplere indirgemek yanlıştır. Sebep ötesine geçilebilmeli.

Kitapta,  iki tespite dikkat çeken Dinçerler, Papa’nın, eserinde Allah meselesi özel bir meseledir; kutsal değerler için ölecek kimse kalmadı, dediğini aktardı.

Mehmet Vehbi Dinçerler, Türkiye Yazarlar Birliği Kültür Merkezinde verdiği konferansta, dış politikada vizyon sahibi olmak bahsine geniş yer ayırdı. Vizyon konusunda stratejik bir kaynak kitap daha göstererek  bariz bir misalle konuşmasını sürdürdü:

1980’li yıllarda (1986-87) Ankaradaki  Amerikan sefiri, Robert Strauss Hupe’dir. Birkaç Amerikan başkanına ciddi şekilde danışmanlık yapmış bir insan. Türkiye ile münasebetlerine değer verdikleri için o denli yetkili, etkili bir zatı Türkiye’ye göndermişler. Benim de 1988-89 döneminde Dışişleri Komisyonu Başkanı olduğum dönemde kendisiyle birçok münasebetim oldu. Bu görüşmelerin esnasında, böyle bir insanın üstün nitelikli tavırları dikkatimi çekti. “Hükümet ve Dışişleri’yle görüşmelerindeki vukufiyetini nereden kazanmış?” diye merak ettim, araştırdım.

Hupe, Harp sonrasında 1946’da, bir kitap yazmış. Kitabın adı “Güç Dengesi” (Balance of Power),  İkinci Cihan Harbi’nin mağluplarını ve galiplerini anlatıyor. Savaş sonrası dünyaya verilen ve henüz çok açık şekilde fark edilmeyen “yeni şeklin” ne olduğunu izah eder; ona, “Yeni Dünya Düzeni” adını verir.

Yeni Dünya Düzeni, kendiliğinden oluşur mu? Amerika, bu işi kendine vazife edinmiş ve Hupe, gelecekte yıldızlar savaşına gidecek bir beklenti içerisinde Amerika’nın yerini tarif eder:

Yazdığı makalede birinci iddiası şudur: “Amerika’nın önündeki misyon; -Amerika’nın bir vizyonu var ve o vizyona uygun misyonu var- dünyanın siyasi birliğini, İkinci Cihan Harbi’nden sonraki kuşağın ömrü içinde, (20-30 senelik bir perspektif içerisinde) kendi liderliği altında gerçekleştirmektir. Bu misyonun başarılmasının hızı ve müessiriyeti, ABD’nin yöneten güç olarak hayatiyetini sürdürüp sürdürmeyeceğini belirleyecektir.”

Amerika’nın işini kolaylaştırmak için, başka neler olması gerektiğini belirtirken “Milliyetçilik, bu asrın geriletici gücüdür.” der. Peki,  Amerika kendi misyonunu, vizyonuna göre şekillendirdiği misyonunu, yerine getirirken bunları daha kolay, daha etkili (effective), daha optimum ölçülerle nasıl yapacak? Bu noktada “Federatif güç gelmelidir; o federasyonun, dünya federasyonunun başında da Amerika olmalıdır.” tezini öne sürer.

Hupe’nin bir iddiası var: “Ulus devlet, kendisini federatif güç platosuna taşıyamaz ve geride kalır. ABD, yerkürenin siyasal birliğinin sağlanması için en uygun ülkedir.” Niye en uygun ülkedir? Çünkü ABD’nin üstün askeri gücü, bunun en açık delilidir. Yaklaşmakta olan “Evrensel Amerikan İmparatorluğu” nun kurulacağı bir yeni dünya düzeni  (mi) olacak?

Hupe 1957’de revize ettiği makalesinde “Amarikan Misyonu”na dair görüşlerini daha net bir biçimde ifade eder : “Amerikan halkının misyonu, bu vizyon  çerçevesinde ulus devletleri gömmek, onların cesur halklarını büyük birliklere yönlendirmek ve insanlığa kaba kuvvet ve çürümüş ideolojilerden başka verecek bir şeyi kalmayan muhtemel Amerikan sabotörlerini, Amerikan halkıyla bertaraf etmektir.”

Bütün bunları anlamak için Yeni Dünya Düzeni’nin dayandığı  “Güç Dengesi” kavramını açmak gerekir. Bunu açıklamadan  önce ABD’nin kendi topraklarında hiçbir dış güçle savaşı kabul etmediğini hatırlayalım. ABD her savaşı başkalarının topraklarında, başkalarının imkân ve kabiliyetini yanına alarak gerçekleştirmiştir. O hâlde ABD gözüyle “Güç Dengesi”nin  ölçüsü,  mevcut hâlini devam ettirebilmektir. Bundan daha önemlisi, dünya üzerinde ABD’nin gücüne zarar verebilecek, gücünü mutlak veya izafi olarak sınırlayacak, azaltacak veya ona meydan okuyacak ya da ona rakip olabilecek tekil veya koalisyon hâlinde hiçbir gücün ortaya çıkmamasıdır.

İşte bunun adı “Yeni Dünya Düzeni”dir. Geçmişte İngiltere güç dengelemesini, Avrupa’da  icra edebilmiştir. Osmanlı aynı anlayışla “Cihangir İmparatorluk” olabilmiştir. Bugün de ABD tek “Dünya Devleti” arayışını aynı anlayışla tesis etmeye çalışmaktadır.

Hupe’nin kendi dünya vizyonu , “Yeni Dünya Düzeni”  kavrayışı;  sanıyorum,  Amerika’nın temel beyinlerine aksetmiştir. Gelen giden hükümetler, bakanlar bilmeyebilir; ama Amerika’yı yöneten aklın önemli parçalarından birisi bence, Hupe’nin söyledikleridir. Kâğıtlara, resmi politikalara yansımamış olabilir.

Vehbi Dinçerler, konferansın başında bahsettiği stratejik kitapların sonunucusuna, ilk çağların bir stratejisti olan Sun-Tzu’nun Harp Sanatı adlı eserine değindi. Bu kitabın, dünyanın en eski eseri olduğuna işaret eden Bakan,  rahmetli Özal’ın bu eseri çok önemsediğini ve sık sık okuduğunu dinleyicelere aktardı. Ufuk açıcı bir eser olduğunu belirtti ve eserden bazı pasajlar okudu.

Bakan Dinçerler, Türkiye’nin Batı ile ittifakı bağlamında NATO ve nükleer güç konularna ilişkin görüşlerini de dinleyicilerle paylaştı.

NATO’ya gelince, NATO niye çıkmıştır? NATO, İkinci Cihan Harbi’nden sonraki bir mekanizmadır. Yeni dünya savaşlarını önlemek için çıkmıştır; fakat yeni dünya savaşlarını önlemenin gerisinde de bir güç oluşturması lazım. Yani güçsüz anlaşmaların, sözleşmelerin, müeyyidesi olmayan, arkasında silahı olmayan müeyyidelerin hiçbir hükmü yoktur. Devlet olarak anlaşma yapıyorsun, anlaşmayı bozuyorsun; “niye bozdun?” diye soruyor,      “ bozdum, gel al” diyorsun. Eğer o devletin kendi milli haysiyeti, şerefi falan da söz konusu değilse anlaşmaların hiçbir hükmü yoktur; ama NATO’da öyle yapmamışlar, NATO’ya nükleer silah koymuşlar. Hupe’nin Türkiye’den ayrılırken bana çok net söylediği şey şudur: “Dünyanın ve Batı’nın geleceğini dengede tutan güç, NATO’dur; NATO ,nükleer güçtür, nükleer bir güç olarak kalmalıdır. NATO’nun tekel nükleer gücü, aslında kırılmamalıdır.” Ama bugün o kırılmıştır. Bugün Hindistan’ın da, Çin’in de, hatta İsrail’in de biliyoruz ki nükleer silahları vardır. Şimdi, NATO’ya bu tarafı ile bakalım. NATO, Amerikalıların gözünde, Hupe’nin gözünde, dünya hegemonyasının, dünya imparatorluğunun, dünya federasyonunun bir silahlı gücüdür. Hupe’nin  açık ifadesiyle “silahlı ve nükleer gücüdür.”.  Bu güç olmazsa dünyayı federasyon yapamazsınız; dünya imparatorluğunu siz kuramazsınız ve dünyadaki ulus devletler yürür gider.

“İran’ın nükleer silah edinme meselesi; nükleer kapasitesi olsun mu olmasın mı?” Ben, çok net olarak şunu söylüyorum: “İran’ınn nükleer kapasitesine hiç kimse bir şey diyemez. Bizim de olmalı. Yani bizim de nükleer bilgimizin, nükleer programımızın, nükleer enerjimizin olması gerekir; ama bundan sonra bir de nükleer silah meselesi var. Ya bölge bütün olarak nükleer silahtan arınmalıdır, İsrail’deki nükleer güç ortadan kaldırılmalıdır ya da sadece İran değil, Türkiye de nükleer silah sahibi olmalıdır. Bu tutum, tabiatıyla ABD, İngiltere veya Fransa ile nükleer bazda  ilişkilerimize ters gelebilir. Benimki bir görüş yani.  Kissinger de çok net bir şekilde bunu söylemiş;  bölgenin nükleer silahtan arındırılması lazım, demiş.

Türkiye müttefiklerine diyebilir ki: “Sizin düşmanınızsa bizim dostumuz, evet iyi ilişkimiz var; ama yarın bir harp çıksa; biz ittifak içindeyiz, bana da saldırabilir. Dolayısıyla, onun saldırma gücü ve nükleer gücünün en azından caydırıcılık bakımından bende de olması lazım.”

Dinçerler, Adalet ve Kalkınma Partisi’nin dış politika anlayışını da değerlendirdi: Özal’ın başlattıklarının bir kısmını bizden daha iyi yapıyorlar. Bu politikanın mimarları bu üçlüdür; yani Tayyip Bey, Davutoğlu ve Abdullah Bey’in marifetleridir. Diplomasi, siyasi kararlılık olmaksızın hiçbir şekilde bir yerlere varamaz.

Esas itibariyle benim gördüğüm, AK Parti’nin dış politikası, ideolojik bir politika değildir. Dini reflekslerle kesinlikle hareket etmiyorlar. Herhangi bir coğrafyanın emellerini de yerine getirmek gibi bir kaygıları yok. AK Parti’nin dış politikası, Türkiye’nin ana rotasını değiştirmez; rotayı ilerletir, rotayı iyiye götürür; rotada  kalır, hızlı gider, verimli gider. Rotayı 180 derece tersine çevirmek, mantıken mümkün değildir. Çünkü kitle gidiyor. Bir toplumu, 180 derece tersine çevirebilir misiniz?

Milli hedeflerin değiştiği sürece dış politikan değişebileğinin altını çizen Dinçerler konuşmasına şu notlarla devam etti:

Coğrafya, iklim, nüfus, demografi, tarih bir ülkenin siyasetini belirler. Onların bir sonucu olarak siyaset ortaya çıkar. Milli menfaatler ve milli hedefler, daima yenilenmelidir; yenilenecektir. Eğer, dünyanın şartları, teknolojinin şartları, coğrafyanın şartları, demografinin şartları, büyük buluşlar, size millet olarak yeni hedefler dikte ediyorsa veya siz kendiniz milli gücünüzle milletinize gelecek için büyük ufuklar koyabiliyorsanız; o ufuklara, o hedeflere ulaşmak için mutlak suretle yeni yollar, yeni metotlar, yeni yöntemler ve yeni araçlar kullanmalısınız. Eskimiş, çok kullanılmış Anadolu-Roma yollarından artık Roma’ya gidemezsiniz. 1966 senesinde çıkmış “Dış Münasebetlerin Yürütülmesi Hakkında Kanun” ile bugünün dünyasında Türkiye’nin dış münasebetlerini yürütemezsiniz. Bunlar 10 sene, 20 sene sonra aleyhinize dönebilir.

Türkiye’de veya herhangi bir ülkede, özellikle bizim memleketimizde, dış siyasetin temel ilkelerinde arayışlar olmuştur ve olacaktır. Bence bu, tabii bir durumdur. Neye bağlı olarak? Biraz evvel bahsettiğimiz gibi dünyanın şartlarına, sizin şartlarınıza ve sizin milli hedeflerdeki yenilenmelerinize, gelişmelerinize ve koyacağınız yeni ve üstün hedeflere bağlı. O hedefler çerçevesinde tabii ki dış siyaset arayışlarınızı sürdürürsünüz. Bu tabiidir, kendiliğinden doğan, kendiliğinden gelişen arayışlardır.

Milli hedeflerin değiştiği sürece, dış politikada istikametler değişmelidir. Dış politikayı millet, Millet Meclisi vasıtasıyla tayin etmelidir. Önemli olan dış menfaatlerin yüceltilmesidir, yükseltilmesidir, uzak ufuklara götürülmesidir.

Dış politikada atılan her adım Türkiye’nin bekasını, güvenliğini, iktisadiyatını, maliyesini, finansmanını yakından ilgilendirir. Siz güçlü paranızla, güçlü ekonominizle, güçlü finansman anlayışınızla ve tabii güçlü dış politikanızla  başkalarının malını, emeğini değerinin çok altında satın alır ve zenginleşirsiniz. “Bunu yapın da adaletin, insanlığın, insanî değerlerin  aksine hareket edin!” demiyorum; bunu size karşı yapacaklar vardır ve daima olacaktır. İdarecilerin bu meselelerde çok dikkatli olması lazım.

Bugün için dış politikada neler yapılıyor? "Komşularımızla sıfır problem" politikası yanı sıra fiili bir “vizesiz giriş-çıkış” polikamız var. Bu, dünya pazarlarına açılma kolaylığı sağlıyor. Dünya ülkeleriyle güven bağınızı güçlendiriyor. Belki bu politikaya “modern-yeni fütühat” anlayışı diyenler olabilir. Ne denirse densin; bu, “gerçekçi” bir  polikadır.

Bugün Afrika’ya açılıyorsunuz, Afrika’ya on beş tane büyükelçilik açılıyor. Dünyanın her yerine masa açıyorsunuz.

Biz, İKÖ (İslam Konferansı Örgütü)’nün de önemli bir üyesiyiz. Hele bu son gayretle Genel Sekreter’in seçilmiş olması, bence hem diplomasinin hem de siyasetin büyük bir başarısıdır.

Türkiye’nin BM Genel Konseyi geçici üyeliğine seçilmiş olması, uluslararası ağırlığımızın bir sonucudur.

Bütün bu başarılara yurt dışında açılan ve ülkemizi başarıyla temsil eden okulları da pekâlâ ilave edebiliriz.

Tekelciliğin ortadan kalktığı, Türk parasının convertible hale geldiği; tüketimin, üretimin, ihracatın, ithalatın yüksek  noktalara geldiği bir dönemde, eski zihniyetle, eski metotlarla 1966 senesinde çıkarılmış devletçi bir Kanun’la Türkiye’nin dış siyasetini yürütemezsiniz.

Bu, yeni bir durumdur; bunları yöneten bir diplomasiye ihtiyaç var. Dahası Anayasamızı, kanunlarımızı, hukukumuzu buna göre genişletmek zorundayız.

Turgut Özal hükümetlerinde başarılı çalışmalarıyla gündeme gelmiş ve Türk siyasetinin duyenlerinden Eski MEB ve Devlet Bakanı Vehbi Dinçerler, Türkiye Yazarlar Birliği Kültür Merkezinde verdiği "Dış Politikadaki Gelişmelerin İç Politikaya Yansımaları" konulu konferansını, “Dış politika, milletler arası rekabette üstünlük kazanmaktır.” sözüyle noktaladı.

Yazan: Ali Fuad Gölbaşı

Bu haber toplam 1636 defa okunmuştur
  • Yorumlar 0
    UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
    Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
    Bu habere henüz yorum eklenmemiştir.
Diğer Haberler
Tüm Hakları Saklıdır © 2012 Türkiye Yazarlar Birliği | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Tel : 0312 232 05 71 - 72 | Faks : 0312 232 05 71-72 | Haber Scripti: CM Bilişim