Mahir Adıbeş'ten: Ankara’dan Siirt’e Kültür Kervanı (1)

Mahir Adıbeş'ten: Ankara’dan Siirt’e Kültür Kervanı (1)
Ankara’dan 6 Mayıs 2013 Pazartesi günü yola çıktığımızda saat onu geçiyordu. İlk menzile geç kalmıştık bile.

 

Türkiye Yazarlar Birliği’nde tek kapı açıktı, içeriye daldım. Masanın yanında sessiz sedasız Şair Vahap Akbaş oturuyordu. Selamlaşıp bir müddet hal hatır sorduktan sonra bir çorba içmek için karşıdaki lokantaya geçmeye karar verdik. Lokantada yerleri temizleyen genç bir kızdan başkası görünürlerde yoktu. Bol kepçe kellepaça çorbamızı getirdi. Orada çok oyalanmadık. Aynı bayan bizi uğurlarken, “Çorbayı beğendiniz mi?” diye sordu. Vahap Beyden ses çıkmadı. “Aşçıya söyle bize un çorbasını kellepaça diye yutturduğunu sanmasın!” dedim. Kız gülerek, “Söylerim efendim,” derken biz oradan ayrıldık.

image002

Otobüsün yanına geldiğimizde orada sekiz on kişi vardı. Selamlaşıp hoşbeş ettik. Bir yandan da eşyalar otobüsün bagajına yerleştirildi. Fotoğraf makinesini çıkarıp otobüsün önünde birkaç resim çektik. Ankara’nın sabah serinliğinde henüz herkes çok dinçti.

Vedat Güneş’le yaklaşık on bir yıl sonra karşılaştık. Daha önce Türkiye Yazarlar Birliği yönetiminde iki dönem beraber yer almıştık. Şair İbrahim Eryiğit’le tanışmıyorduk. Matamatik öğretmeniymiş ve şair olduğunu söylediler. Orta Asya Türklerine benzeyen bu adamda bir gariplik vardı! Sabah pantolonunu giymeyi unutmuş olmalı ki eşofmanıyla çıkıp gelmiş. Sabah sabah üst üste sigara içiyordu. Fatih Gökdağ her zamanki görünümüyle uykusunu alamamış gibi göz kapakları şiş, gözleri büzük, boş boş bakıyordu. Yüz hatlarından mana çıkarmak mümkün değildi. Ben bu yüzü tanıyordum ama nereden?..

Otobüsün önünde durduğu dükkân sahibi bizden daha heyecanlıydı. O an dükkân sahibi olduğunu bilmiyordum. Gri takım elbise, kravatlı görünce bizden biri sandım. Ceketinin iki düğmesi ilikli, saygısını hiç bozmuyordu. Daha çok bu seyahatin organizatörüne ya da müzik disiplini olan birine benziyordu. Üstelik çektiğimiz fotoğraflarda da tam ortada yer almıştı. Herkese büyük cam bardaklarda birer tane sıkma portakal suyu ikram etti. Otobüse binerken, adam ceketinin iki düğmesini ilikli olarak herkesin elini sıkarak uğurluyordu.

image004

Arabamız kısa zamanda Gölbaşı’nı geçip Mogan Gölünün kıyısından ilk menzil olan Aksaray’a doğru hızla kayıp gidiyordu. Gölün serin havası yer yer kenarına yapılan yapılarla kesilirken, yamaçlardan aşağı rüzgâr, yeşil ekinleri hafif hafif ırgalayıp, küçük tepeleri uzaktan bakışlarımız yalayıp geçiyordu. Yağmurların etkisi buralarda yeşilin canlı bakışlarıyla karşımıza çıktı. Açık bir hava ve Orta Anadolu’nun mevsimine uygun bir sıcaklık kendini hissettirdi.

Yola koyulduğumuzda otobüsümüzde on sekiz kişi vardı. Yolda kervanımıza katılacaklarla bu sayı artacağını söylediler. Yani “Ankara’dan Siirt’e Kültür Kervanı” bu kadar insanla başlamış oluyordu. Bu kadrodan, Vahap Akbaş Lüleburgaz’dan, Salih Lütfü Şengül Erzurum’dan ve ben İzmir’den, diğerleri Ankara’dan katılıyordu.

Ankara’dan Yola çıkarken kervanımızda; Türkiye Yazarlar Birliği Vakfı Yönetim Kurulu Üyesi Mehmet Doğan, Genel Başkan İbrahim Ulvi Yavuz, Genel Başkan Yardımcısı Ahmet Fidan, Genel Mali Sekreter Erbay Kücet, Genel Sekreter Atilla Mülayim, Yönetim Kurulu Üyeleri Ferhat Koç, Ahmet Fatih Gökdağ, Dr. Mehmet Sılay, Muhsin Mete, TYB İzmir Şubesi Yönetim Kurulu Üyesi Mahir Adıbeş, TRT Erzurum Bölge Müdürü Salih Lütfi Şengül, Şair Atilla Maraş, Vedat Güneş, İbrahim Eryiğit, Vahap Akbaş, Sami Terzi, Fatih Uğurlu, Şükrü Can mevcuttu.

Kervan henüz yolun başındaydı ve içeride oldukça yüksek bir ses vardı. Herkes birbiriyle muhabbet ediyordu. Enerjileri yüksekti. Eminim günler geçtikçe yorgunluk çoğumuzu halsiz düşürüp enerjiyi daha ekonomik kullanmaya başlayacaktık. Mehmet Doğan bilgisayarından bir yerlere yazı göndermek için uğraşırken telefonuna da yetişmeye çalışıyor, Muhsin Mete hemen şoförün arkasında oturmuş her zamanki gibi sessiz, İbrahim Ulvi Yavuz’un, sabahki rahatsızlığından dolayı tansiyonu düşmüş biraz tedirgin görünüyordu. Doktor Mehmet Sılay tedbirli gelmiş, doğrusu hiç aklımıza gelmedi, zeytin yağlı sarmaları ikişer ikişer dağıttı. Her zamanki gibi güler yüzlü ve herkesle tek tek ilgileniyordu. Ahmet Fidan ile Erbay Küçet sağ ön koltukta yerlerini ayırmışlardı.

Salih Lütfi Şengül’ün okuduğu Kur’an’dan sonra Ahmet fidan yolculuğumuzun hayırlı geçmesi için dua yaptı.

Altı yıl önce Anadolu’ya ailecek bir gezi yapmıştık. O zamanda on iki şehri gezmiştik. Yolların iki kenarında telgraf direkleri yükselip alçalarak bizi takip ediyor ve göz görebildiği kadar uzaklıkta tek bir yeşil görünmüyordu. Telgraf direklerinin ortasına birer tane de ağaç dikmek şartı koşulsaydı bu yol kenarları yemyeşil olur ve gelip geçenler de gölgesinde dinlenirdi. Ben de “Bu Eller Bizim Eller” başlıklı yazımda yazmıştım. Şimdi gördüm ki yol kenarlarında ağaçlar bir adam boyu büyümüş, bozkır bir başka güzelleşmişti.

Ekonomi işlerinden bu arada Erbay Küçet’in sorumlu olduğunu öğrenmiş olduk çünkü hemen vergi yasalarını yapmaya başladı. “Her kim ki birbirini üzer ve ondan şikâyetçi olunursa on lira ödeyecektir.” Bu kurala kimse itiraz etmedi. Üstelik toplanan para da bir yardım kurumuna verilecekti. Bu kararı herkes destekledi.

Otobüsümüz kıvrım kıvrım yollardan güneye doğru akıp gidiyordu. Göllerin kıyısından geçerken tuza dönüşmüş suları gördük. Sağ yanımızda beyaza dönüşmüş göller bizi izliyordu. Sol yanımızda arpa, buğday, çavdar ekin tarlaları ton ton olmuş yeşiliyle gerilerde kalıyordu. Güneşin en güzel zamanıydı, küçük yamaçlardan çiçekler yel vurdukça baş sallıyorlardı…

İLK DURAK: AKSARAY

Şoförümüz Tamer Bey kaybettiğimiz zamanı kazanmıştı. Vaktinde Aksaray’a geldik. Ekip sorumluları da böylece rahatlamışlardı. Doğruca Aksaray Üniversitesine gittik. Kayseri Türkiye Yazarlar Birliği Başkanı Ahmet İlhan bizi orada bekliyordu, kervana katıldı.

Aksaray yakın zamanda il olmuş bir yerleşim yeri. Dolayısıyla üniversitesi de daha çok genç. Şehir tanımladığı gibi Aksaray Üniversitesi de çok bilinmiyordu. Üniversite bir düzün etrafına kurulmuş, oldukça sakin ve dağınıktı. Yeni kuruluyor olmanın hazırlığı ve dağınıklığı göze çarpıyordu.  

Öğlen yemeğini Aksaray Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Mustafa Acar’la beraber yedik. Yemek boyu sohbetler oldu. Erzurum’dan gelen Salih Lütfi Şengül ile yan yana oturup yemek esnasında sohbet ettik. Yemek sırasında aramıza Aksaray Belediye Başkanı Nevzat Palta katıldı. Dolayısıyla çık keyifli bir ortam oluştu. Arkasından öğrenci ve öğretim görevlilerin bulunduğu halktan hiç kimsenin olmadığı konuşmanın olacağı salona geldik. İçerisi oldukça kalabalıktı. Rektör Mustafa Bey önce Aksaray, üniversite hakkında uzun uzadıya bilgi verdi. Tanınmamış olmaktan yakındı; bu konu daha çok ilin problemiydi. Çünkü Ak- saray yakın zamana kadar Niğde’ye bağlı bir ilçe, İstanbul’da bir semt, başka bir yerde bir mahalle ya da köy olarak karşımıza çıkıyor. Bu karışıklık bu genç ilimizi oldukça üzmektedir. Sayın Acar, Yaptıklarını ve yapacaklarını heyecanlı bir şekilde anlattı.    

Bu arada sanki programda bir karışıklık oldu. Ben daha sakin bir ortam beklerken aniden şiir okumaya geçildi. Doğrusu böyle aniden bu iş olmaz diyerek etrafımdakilerde kısa bir an şaşırdılar. Hele spikerliği yapan adamın hal ve hareketlerine alışamadan, salondaki sessizlik sağlanamadan, girip çıkanlar engellenemeden böyle bacadan düşer gibi şiirlerin okunması doğrusu beni şaşırttı. Spikerin önce oraya korsan çıkan bir işkâlcı ya da arızayı giderecek teknisyen diye düşündüm. Bir tek kulağının arkasında sigarası eksikti. Alelacele bir yerlerden bulunup getirildiğini bile düşündüm.

İbrahim Eryiğit, gayet sakindi şiir okurken, Vedat Bey çok heyecanlı, Atilla Maraş ise hazırlıksız gibi görünüyordu. Atilla Bey, N. Fazıl, C. Sıtkı Tarancı ve Asaf Halit Çelebi’den birer şiir ezbere okuyarak işi geçiştirdi. Vahap Akbaş, her zamanki ciddiyetiyle şiirini okudu. Yüz hatları yine durgun, yüzü hiç gülmüyordu.

Salon düzeni olarak şiir okumaya hiç müsait değildi. İki taraftaki kapılardan sürekli girip çıkanlar var, içerisi çok gürültülüydü. Şiiri kimse anlamadan, tadına varmadan bitiyordu. Burada o kadar dağıldım ki defterime not bile alamadım. Şiir okunması için sakin bir ortam olması gerektiğini düşünüyordum. Salonda gelişi güzel hareketler, sevimsiz kahkahalar atılıyordu. Bu arada okunan şiirler de anlaşılmıyordu…

Mehmet Doğan’ın Kaşkarlı Mahmut sunumu, resimlerin akışında verilen bilgiler öğrencilere ışık tutacak nitelikteydi. Ben de bu yeni bilgiler ışığında merakla dinledim. Mehmet Bey, bu sunumu fazla uzatmadan sonlandırdı çünkü salondaki aynı düzensizlik devam ediyordu. Bu arada Ahmet Fidan, Erbay Küçet’e dönüp, “Sen de uyudun mu?” diye sorması espri konusu oldu.

Buradan çıkıp Vali Beyi ziyarete gittik. Vilayet binası taştan eski bir yapıydı. Yenileme aslına uygun yapıldığından göze hoş görünüyordu. Yeni yapılan düzenlemelerde düşünüp taşınıp uyum sağlayacak malzemelerden yapılmış. Mermer merdivenlerden binaya girdik.

Aksaray Valisi Selami Altınok’u ziyaret ettik. Bize baklava ve çay ikram etti. Şiirden, şairden, sanattan, yazarlardan sohbet açıldı. Çaylarımız tazelendi. Vali Bey bir an kendini farklı bir ortamda bulmuş olmalı. Söz edebiyat üzerine akıp gidiyordu. Vali Bey, hani sözü uzatmak için yeni ikramlara hazırlanıyordu. Bence asıl kültür sohbeti burada oldu. Vali Bey’in olaylara gönlü zengin yaklaşımı, Necip Fazıl, Serdengeçti, Karakoç sohbetleri arasında Tarık Buğra’da roman, konusunda konuşmalar sürüp gitti.

Biz bu geceyi Hatay’da geçirecektik yani yol uzun. İzin isteyip kalktık. Vali Bey bizimle bina çıkışına kadar geldi. Tarihi taş binanın merdivenlerinde bir hatıra resmi çektirdik. Gönlü zengin valimizden orada ayrıldık…

image006

Otobüsümüz hareket etmek üzereydi ki Vedat Bey arkadan bağırdı, “İbrahim yok!..” Ahmet Fidan aceleci, “Neredeymiş?” Vedat, “Merdivendeymiş!” Atilla Bey, “Hangi merdivende?” diye soruyor, bu sefer kızgın. Mehmet Slay espriyi patlatıyor, “Dördüncü katın merdivenlerindeymiş.” Herkes bu konuşmalara gülüyordu.

Otobüsümüz yeni menzil Hatay’a doğru yola çıktı. Hasan Dağı’nın başında kar vardı. İkindi ezanları okunurken otobüsümüz Aksaray’dan ayrıldı. Uzaktan Hasan Dağı’nın karlı tepelerin açık havada seyrederek yola düşüyoruz. Hasan Dağı, Orta Anadolu’nun önemli dağlarından birisidir. Başından hiç kar eksik olmaz. Yamaçlarında yaylalar kurulur. Keçiler koyunlar yayılır yaz boyu. Kar suları soğuk akar, çiçekler açar rengârenk. Hasan dağı, âşıkların türkü yaktığı, ermişlerin sığındığı, çobanların kaval çalıp sürülerini yaydığı yerdir.

“Hasan Dağının gülleri

Ötüşüyor bülbülleri

Gazel okuyan dilleri

Görmedin mi Hasan Dağı…”

Otobüsün camına dönünce Hasan Dağı’nın karlı tepelerine takıldı gözlerim. Üzerine çok şiirler yazılan dağ ama hikâyesi yazılmamış. Dili olsa da konuşsa, ne karlar dumanlar geçmiştir başından. “Bir gün seni de dinleyen çıkar Hasan Dağı…” diyorum içimden.

Şehir nasıl Tanılsın sahip çıkmazsan? İşte geldik gidiyoruz, hangi görülmeye değer yeri gösterdiler bize? Sanki Somuncu Baba buradan hiç geçmemiş, o Türk atası, ermiş adam, alperen… Sanki o aksakallı eren buralı değil. Bahsi bile geçmedi. Buraya gelenler üniversite binalarını görmeye mi gelecek acaba?.. Bu şehirde yazılmaya değer bir eser göremeden ayrılıyoruz…

Mehmet Sılay, mikrofonu eline alıp “Diyarbakırlının resmi ve sivil görüşü” diye bir fıkra anlattı. “Gazeteci bir Diyarbakırlıya mikrofonu uzatıp sormuş: Burada geçiminiz, huzurunuz, nasıldır?

Vatandaş mikrofona iyice yaklaşmış: Varlığımız eyidir, adalet vardır, hürriyet vardır, herkes memnundur, hizmet vardır…

Bir gün sonra yine aynı adamı görünce yine mikrofonu uzatmış aynı soruyu sormuş.

Adam çok kızgın: Bize yardım edin, gelirimiz heç eyi değil, adalet yok, kimse buradan memnun değil, perişan halimiz aha ortada. Kimsenin bize baktığı yok…

Gazeteci şaşırmış. Dün böyle söylemedin ama demiş.

Vatandaş onun yüzüne bakmış. Dünkü benim resmi görüşümdü bu günkü ise sivil görüşümdür. Resmi görüşümü sorarsan her şey çok eyi, heç bi şeye ehtiyacımız yoktur. Şimdi sen benim sivil görüşümü sordun ben de söyledim…”

image008

image012


Bu haber toplam 1476 defa okunmuştur
  • Yorumlar 0
    UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
    Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
    Bu habere henüz yorum eklenmemiştir.
Diğer Haberler
Tüm Hakları Saklıdır © 2012 Türkiye Yazarlar Birliği | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Tel : 0312 232 05 71 - 72 | Faks : 0312 232 05 71-72 | Haber Scripti: CM Bilişim