Mahir Adıbeş'ten: Turana Doğru (4)

Mahir Adıbeş'ten: Turana Doğru (4)
MİLLETDAŞLAR; “ŞAİRLERİ BİRBİRİNDEN HABERSİZ”:

İlk gün öğleden sonra “Abdullah Tukay Şiir Faslı” bittikten sonra şehir gezisine çıktık. Doğrusu Kazan şehrinde gezilecek oldukça çok yer vardı. Şehir olarak bizim şehirlerimizden daha farklı ve ferahtı. Sokaklar hâlâ tenhaydı. Trafik sıkışıklığı yoktu. Geniş yollar ortadan beton parçalarıyla ayrılmamış yalnız çizgiler vardı; arabalar çizgileri ihlal etmiyor, şehir içinde hız yapılmıyor, müziği yüksek sesle kimse açmıyor, korna çalmıyor, kırmızı ışıkta geçmiyordu… Yayalar yalnız yaya geçitlerini kullanıyor, yerlere sigara artıklarını atmıyor, yerlere tükürmüyordu yani şehir tertemizdi.

Otobüslerimiz Mercani Cami yakınında durdu. O caddede o saatte tek tük insana rastlamak mümkündü ama caminin avlusunda insanlar dolaşıyordu. Çocuklar da vardı, kadınlar dolaşıyor, yabancılara yol gösteriyorlardı. İkindi namazı burada kılındı. Caminin mihrap olan kısmı kilitliydi, fakat kapının dışında bol miktarda yer bulmak mümkündü. Mercani Cami 1771 de tamamlanmış. Şehrin en eski camisi, halk arasında “Merkez Cami” diyenlerde vardı.

Sonra Kremlini gezmeye başladık. Kremlin, Rusça “kale” ya da “kale içi” anlamına geliyormuş. “Kremlin” denince önce biz de şaşırdık, “Kremlin Moskova’da?” diye. Sonra rehberimiz açıkladı. Anlayacağınız eski Kazan, kale içini gezmeye başladık.

Kazan şehrinin nüfusunun yaklaşık %60’ı Türk, kalanı ise Rus olduğu söyleniyor.

Kazan, Korkunç İvan zamanında, İdil nehrinden getirilen toplarla tamamen yıkılmış. 1552 yılından sonra İslamî şehir kimliğini kaybederek bir Hıristiyan şehri kimliğine bürünmüş. Sovyet blok 1992 yılında dağıldığında Kazan’da 17 cami bulunmaktaymış, bugün 72 cami Müslümanlara hizmet veriyor. Kul Şerif Camii yeni yapılmış, dört minaresi ve mimarisiyle dikkat çeken Kazan’ın en yüksek ve merkezi yerine yapılmış. Bu caminin buraya yapılması tesadüf bir karar olarak alınmamış; burada zamanında bulunan bir caminin yıkıldığını düşünerek aynı yere camiyi kurmuşlar. Aslında şehirde yeni yapılan diğer camiler de aynı düşünceyle yapılmış.

Kazan 1552 de Rusların eline geçince Türkler'e ait bütün eserleri yıkmışlar. O günden tek kalan Süyüm Bike Minaresi. Kırmızı tuğladan yapılmış elli üç metre yüksekliğindeki bu minare, Kazan Kalesi’nin de içinde bulunduğu şehrin en yüksek noktasına inşa edilmiştir. Bu günlerde Kazan’ı her ziyaret eden önünde resim çektiriyor. Ruslar buraya “gözetleme kulesi” Türkler “minare” diyor. Şehir tamamen yıkıldıktan sonra Hristiyanlaştırılmaya çalışılmış. Yıkılan caminin yerine ya da tam yanına kilise kurulmuş. Bu kilise hâlen hizmet veriyor. Buraya atanan papaz, din değiştirmeyenleri korkunç katliamlara uğratmış ve katliam yapmış. Din değiştirmeyenlerin tamamını şehirden sürmüşler. 19. yy’ a kadar Müslümanların bu bölgeye girmesine izin verilmemiş. Onun için Müslüman halk daha çok İdil Nehrinin karşısındaki mahallelerde oturuyorlarmış. Şu anda bu bölgedeki Tatar Türklerinin arasında çok sayıda Hristiyan olanlar da mevcutmuş.

Tataristan Sovyetler dağıldıktan sonra bağımsız Tataristan Cumhuriyeti’ni kurmuşlar sora kendi istekleriyle vazgeçip Rusya Federasyonuna bağlanmışlar. Daha sonra bir daha bağımsız olmak istemişler ama bu sefer Rusya müsaade etmemiş. Şu anda atananların çoğu Rus yanlısı politika izlemeye devam etse de halkın çok büyük kısmı milli bir politikadan yana. Daha önce 1996 yılında yaptığım Bulgaristan ve Romanya gezileri, 2003 yılında yaptığım Gürcistan gezilerinde işler çok ümit verici değildi; halk ne iş yapacağını bilmez bir şekilde oturuyordu. Kazan’da ise durum çok değişikti, insanlar kendine gelmiş ve yaptıkları işin farkındalardı.

Gezide yanımıza gelen Rıfat, daha on sekiz, on dokuz yaşında Kazanlı genç bir kardeşimiz! İlk gün geldi yanımıza. İnsana güven veren bir duruşu vardı. Onu gören Türkiye’den gelenler oralı olmuyorlardı, hatta biraz küçümseyerek bakanlar, ürkenler bile vardı. “Hayırdır?” diyeceksiniz! Rıfat’ın ceketinin yakasında gümüşten hilal içinde bozkurt rozeti vardı. Aynen Türkiye’de seksen öncesi olan Ülkücü Gençlik Derneği’nin rozeti gibi! Yalnız Rıfat’ın Türkiye’den haberi yoktu, böyle bir derneği de bilmiyordu. Sonra aynı yaşlarda Fanıl ile tanıştık. Onun yakasında da aynı rozet vardı. Fanıl bu derneğin “reis yardımcısı”idi. Bizimkiler alttan alttan bakmaya devam ediyorlardı. Yüreklerini bir korku sarmış olmalıydı. Üçümüz sohbeti koyulaştırdık. Bu kardeşlerimizin hemen hepsi “İslam Koleji” mezunu... Bu okul Mercaî Camiinin yanında. Fanıl bu koleji bitirdikten sonra dört yıllık yükseğine gitmiş yani bizdeki ilahiyat fakültesinin karşılığı. Bu gençleri Kazan’da görürseniz, davranışlarıyla, duruşlarıyla ayırt edersiniz. Alçak gönüllü, terbiyeli, yüzleri nurlu gençler. Kurmuşlar Tataristan’da “Tatar Milli Hareketi Azatlik Tatar Gençleri Birliği” ni. Şimdilik rahat çalışabiliyorlarmış. Kanunlara aykırı bir şey yapmadıkça kimse rahatsız etmez, dediler. Bu gençlerin hepsi Tatar Türkçesinden ayrı Rusçayı, ve Anadolu Türkçesini çok mükemmel konuşuyorlardı. Zaten Tataristan’da on gün kalınsa çok rahat dillerini anlaya biliyorsun. Yalnız Kazan’da yaşayan Tatarlar Rusçadan çok fazla kelime almış. Onları kullanmadıkları zaman çok daha rahat anlaşılaniliyorlar. Kuzey’de Hristiyan Tatarlarının yaşadığı bir bölge varmış, “Onlar çok tutucu asla dile başka kelimeler kabul etmezler. Oraya gitsek çok daha iyi anlaşırsınız,” dediler ama bizim dilimizin her on yılda bir değiştiğini, torununun dedesini anlayamadığını sanırım bilmiyorlar. Biz de bu durumu anlatmadık. Coğrafyada yaşayan milletlerin ortak dilleri Rusça yalnız bizimle Azeri Türkçesi üzerinde anlaşmaları müthiş bir sürpriz oldu.

Tataristan’dan ve diğer ülkelerden gelen şairler, temsilciler, yöneticiler çok daha heyecanlı ve samimiydiler. Hepsi bizimle yakınlık kurmak, bir şeyleri konuşmak istiyorlardı. Türkiye’den gidenler ise çoğunlukla kendi aralarında oturup, kalkıp, sohbet ediyorlardı.

Yavuz Akpınar Hocamın Türk lehçelerini konuşması, anlaması, oralarda tanıdığının çok olması ve araştırmacı kişiliği ile iyi ilişkiler kurdu. D. Mehmet Doğan’ın konuşmasının yankılarını sonradan anladık. “Çok iyi incelemiş,” diyorlardı. Hatta Tataristan Yazarlar Birliği’nin konuşma hazırlığı yapmamasını eleştiriyorlardı. Genel Başkan Hicabi Kırlangıç gördüğüm kadarıyla rahattı; işi iyi yaymış kendisi sadece temsil cihetindeydi. Ferhat Koç her zamanki gibi güler yüzlülüğü ve hoşgörüsüyle en çok arkadaş tutanlardandı.

Tiflis’den gelmiş Akif Xansultanli vallahi gözlerinin içi gülüyordu, “Men Şairem,” dedi. Şiirini ezbere okudu sonra da kendi el yazısıyla yazıp bana verdi:

“Bu yol menim öz yoluma okşamır

Eyri-hamar düz yoluma okşamır

Bu yol menim söz yoluma okşamır

Bu yolları kimse salıb evvelden

Bu yolları kimse salıb evvelden

Biz bu yolun yolçusuyuq sadece

Şairleri birbirinden xebersiz

Yol başına yol gedirler her gece.”

 

 

Bu haber toplam 607 defa okunmuştur
  • Yorumlar 0
    UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
    Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
    Bu habere henüz yorum eklenmemiştir.
Diğer Haberler
Tüm Hakları Saklıdır © 2012 Türkiye Yazarlar Birliği | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Tel : 0312 232 05 71 - 72 | Faks : 0312 232 05 71-72 | Haber Scripti: CM Bilişim