Mansur Bize Susmayı Öğret

Eyyüp AZLAL

Mansur!

Kadim İran coğrafyasına doğru ilerlerken Deşt-i Kevir çölünde aşılmaz denilen sıcaklığı atlamanın şükrünü eda ediyoruz. Yezd yolu, çöl fırtınasında kapanmış. Çaresiz bekliyoruz. Orada binlerce yıldır sönmeyen mecusî ateşi varmış. Onu söndürmeye gidecektim. Elimdeki matara ve içindeki tuzlu suyu bu yüzden taşıyorum. Kızıldeniz’den taşıyorum bu suyu biliyor musun. Kızılca bir denizden. Mecusi’lerin ateşini çabuk söndürür demişlerdi müridlerin.

Mansur, sen ki Deşt-i Kevir çölünde müridlerinle yol yürüyordun yıllarca. İslam’ı anlatmak ve Mecusilerin ateşini söndürmek için. Bazen hal vaktinde bazen de kal vaktinde idin. Cüneyd-i Bağdadî’den el almak zordu senin için. Deşt-i Kevir çölünden Bağdad’a kadar at ve deve sırtında gitmek kolay değildi elbet.

Önce Basra’ya uğradın. Burada Hallac ismini almıştın. Elini her bir pamuk yığınına attığında pamuklar hareket ederdi. Kaşla göz arasında onca işleri bitiriverdin. Tel tel saf pamuklar bir yana, süprüntü ve kirli pamuklar da bir yana gitmişti. O vakitten sonra Hüseyin olan isimin Hallac-ı Mansur olmuştu. Senin Hakk şehidi Hazret-i Hüseyin’in yarenisin. Hem Hakk hem de aşk şehitleri olarak anılmak size nasipmiş.

Bağdat’da bir bağ-ı dad yani adaletin bağını gördün. O ki Cüneyd-i Bağdadî hazretleri idi. Sana nadanla görüşmemeyi ve susmayı öğretmişti. Sen ise susmamayı öğrendin. Sırrımızı kim tutacak bu dünyada Mansur. Mevlana diyordu ya “Sırrı men ez nâli men dur nist” benim sırrım inlememden uzak değil diyordu.

Susarak özlemek ancak O’nu diyordun. Neyzen Tevfik üflese neyine seni anlatabilir miydi bu günlere. Ya da Farid Farjad seni anlatabilir miydi kemanıyla bizlere. Ağlatmak ve ağlamak onun işi. Otuz yıldır memlektinden uzak. Bu dünyada sürgünü öteki dünya gibi olacak mı bilinmez.

Mansur! Seni anlatmak için kin ve garazdan uzak kelimeler bulmam lazım. Aldatılan kelimeler değil. Bütün harfleri döksem senin yürüdüğün çölde anlamlı cümleler çıkabilir miyim. Ah “ene’l-hakk” diyebilecek mi dillerimiz. Yoksa aşıklar alafabesiz ve dilsiz mi? Sen ki bu çöllerde dil ile susup kalp ile konuştun. Bağdat’tan ayrılırken tekrar Şiraz’a ve memleketin Beyza şehrine dönüp dostların ve ailenle hasbıhal etmiştin. Cüneyd-i Bağdadî hazretleri “nerdensin” diye sorduğunda “ehl-i Şiraz’ım efendim.” Demiştin.

Mansur! Seni en çok Ahvaz şehri bağrına basmıştı. İhtiramlar ve iltifatlar daha sen o şehre gelmeden aşk pazarında yerini almıştı. Boz bulanık suları yudumlayıp irşada başlamıştın. Din-i mubini yaymak için Ahvaz’da bir süre kaldın. Burada müridlerin, tekken, dergahın oldu. Daha çok müride kavuşmak için Horasan ve Maveraünnehir’e gittin. İran coğrafyasını geçerek Türkistan, Hin ve Çin coğrafyalarını da aştın. Orduların yapamadığını sen yaptın. İnsanları İslam’a davet ettin.

Mansur! Daha Ahvaz diyarında iken dört yüz atlı müridinle çölde açlığa karşı imtihan veriyordunuz. En sonunda açtın kerem elini. Durdun duaya ve açlıktan perişan olan dört yüz sufi, türlü nimetlerle doydu. Bunun sırrını ben anlatmayayım. Sırrımız bozulur. Ve son nasihatin bizlere olsun. Ve öylece susalım...

“Kim hürriyeti murad edinirse ubudiyyete, kulluğa sıkı bir şekilde devam etsin. Hakikî hürriyet Allah’tan başkasına kulluk yapmamaktır.

Bu yazı toplam 122 defa okunmuştur.
  • Yorumlar 0
    UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
    Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
    Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
Yazarın Diğer Yazıları
Tüm Hakları Saklıdır © 2012 Türkiye Yazarlar Birliği | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Tel : 0312 232 05 71 - 72 | Faks : 0312 232 05 71-72 | Haber Scripti: CM Bilişim