21 Temmuz 2018
  • İstanbul26°C
  • Ankara20°C

D. MEHMET DOĞAN: TÜRKİSTAN’DA CAMİ YAPMAK

1950’ya kadar Türkiye’de cami yapmak, bazı istisnalar dışında mümkün değildi. 1950’den sonra halk cami yaptırma dernekleriyle çok sayıda cami inşa etti.

D. Mehmet Doğan: Türkistan’da cami yapmak

02 Ocak 2018 Salı 09:23

Bu camilerin bir çoğuna gerçek mimar eli değdiği söylenemez. İhtiyacı karşılamak için ölçü, tenasüp, estetik gözetilmeden yapıldı bu camilerin çoğu.

“Mabedsiz şehir” olarak inşa edilen yeni Ankara’ya Kocatepe Camii’nin yapılması uzun bir süre geriktirdi. Sonuçta, yeni malzeme ile selatin camilerimize benzetilerek büyük bir ibadethane inşa edildi. Kocatepe, daha sonraki cami inşacılığının ipuçların veriyor bize. Türkiye’de cami denilince, kubbeli Osmanlı camileri hatırımıza geliyor. Yenilerini yapmak istediğimizde de örnek Osmanlı camileri oluyor. Elbette bazı denemeler, yeni çözümlemeler var, fakat bugünün cami mimarisini oluşturabilmiş değiliz. Bu yeni yapılar tabiî olarak gelenekten süzülmüş unsurlar ihtiva edecek, fakat eskinin taklidi olmayacak.

Son yıllarda yapılan bir hayli büyük camide bir mimarın adı öne çıkıyor. Hilmi Şenalp, devrimizin velud (üretken) bir mimarı olarak beliriyor. Onun geleneğimizi özümseyerek yaptığı camiler yanında bazı yenilik denemeleri olduğu da görülüyor. Bu mimarımızın Türkiye dışında bazı devlet destekli camiler yaptığını da biliyoruz. Türkmenistan’da, Japonya’da yaptıkları herkesin malûmudur. Bu gidişimizde Türkistan’da onun yeni bir eseri ile karşılaştık. Ahmed Yesevî Camii de son yıllarda çok sayıda camiye imza atan mimar Hilmi Şenalp tarafından tasarlamış. Bu yeni yapıya Ahmed Yesevi Camii değil, külliyesi demek daha doğru olur, çünkü cami tek başına değil. Külliye’de Kütüphane, aşevi, çok amaçlı salonlar, yemekhane, kafeterya, imam-müezzin odaları, sınıflar, morg, gasilhane gibi hizmet alanları varmış. Camii Türkiye Diyanet Vakfı yaptırdığına göre, ülkemizin camilerinde halktan toplanan paralarla inşaa edildiğini söyleyebiliriz, dolayısıyla halkımız Ahmed Yesevi’nin üzerimizdeki hakkını unutmamış böyle bir eserle mukabele etmek istemiş demektir.

Türkistan şehrine büyük ve abidevî bir yapı kazandırılmak istenmiş, bunda da başarılı olunmuş. Bir taraftan Selçuklu-Osmanlı mimarî mirası, diğer taraftan Timur tarafından inşaa ettirilen Yesevi Külliyesi’nin görünür mimarî unsurları mezc edilmiş. Böylece eklektik bir yapı ortaya çıktığı görülebiliyor. En önemlisi, böyle abidevî bir yapı inşaa ederken, çevre ve iklim şartlarının pek dikkate alınmaması. Kışın soğuk ve yazın toz fırtınaları ile meşhur olan bir yerde zeminden kubbeye kadar cam malzeme kullanılması gerçekten anlaşılabilir değildir. Isıtmak ciddi mesele, temizlik ayrı bir dert. Bunun mimara sıklıkla yakıştırılan geleneksel mimariyi taklit ettiği eleştirilerini ortadan kaldırmak maksatlı bir modernlik gösterisi olduğunu tahmin edebiliriz.

Camiin projesinde minarelerin 38,5 metre, kubbenin ise 32,5 metre yükseklikte olduğu hatırlanırsa, minarelerinin Ahmed Yesevi külliyesinin 37.5 metrelik yüksekliğini bir metre aşmakla beraber, kubbe irtifaında bu yüksekliğin üstüne çıkmak istenmemiş olmalıdır.

Belki de mimarlık tarihimizde Mimar Sinan dışında hiçbir mimar bu kadar çok eser yapma imkânına sahip olmamıştır. Hilmi Bey, bu çok sayıda yapıda bir hayli farklı çözümü deneme fırsatı bulmuştur. Onun bazı eserlerini modern malzeme ile yapmak yanında modernlik iddiası ile yaptığı da görülmektedir. (Marmara İlahiyat Camii gibi) Hilmi Şenalp’ın firma adının Hassa Mimarlar Ocağı olması bir iddiaya işaret ediyor. Gelmiş geçmiş en büyük mimarımız olarak bilinen Mimar Sinan’ın Hassa Mimarlar Ocağı’nda yetiştiğini ve daha sonra bu ocağın başı, “mimarbaşı” olduğunu hatırlamamız gerekiyor! Bu zaviyeden bakarsak, devrimizin Hassa Mimarbaşı kimdir sorusunu cevaplamakta güçlük çekmeyiz!

Yorumlar
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.