15 Kasım 2018
  • İstanbul10°C
  • Ankara3°C

DR. TACETTİN ŞİMŞEK: ORHAN OKAY’IN BALAT’I

TYB Akademi / Orhan Okay / Ocak 2018

Dr. Tacettin Şimşek: Orhan Okay’ın Balat’ı

26 Mayıs 2018 Cumartesi 10:00

Türk edebiyatında şehir monografilerinin atası sayılabilecek şehrengizlerin ilk örneklerine 16. yüzyılda rastlanır. Şehrengizler, klasik dönemin bir şehre ait güzellerini ve güzelliklerini konu alan manzum eserleridir. Mesihî ve Zatî’nin Edirne Şehrengizleri edebiyat tarihine geçmiş ilk örnekler olarak bilinir. Yazıldığı döneme ait toplumsal hayatın tanığı olan şehrengizler, tasvir edilen yerlerin doğal güzelliklerini, eğlence mekânlarını, yaşayışını, gelenek, âdet ve inançlarını yansıtması bakımından kültür tarihine ışık tutan eserlerdir (Kaya, 2010: 461). On dokuzuncu yüzyılda giderek edebiyat ortamından çekilen şehrengizlerin yerini yirminci yüzyılda şehir monografileri alır.

Cumhuriyet Dönemi’nde yazılan şehir monografileri içerisinde Ahmet Hamdi Tanpınar’ın Beş Şehir (Ülkü Yayınları, İstanbul 1946) kitabı dili, üslubu ve yaklaşımıyla ayrıcalıklı bir yere sahiptir. Kitap, Tanpınar’ın nesir üslubunu kanatlandıran şair kalemiyle Türk’ün insan, hayat ve vatan bütünlüğü içinde çizilmiş bir kültür atlası olarak tanımlanabilir.

Tanpınar’a olan akademik bağlılığını, hakkında yazdığı yazılarla belgeleyen, özellikle Bir Hülya Adamının Romanı: Ahmet Hamdi Tanpınar (Dergâh Yayınları, İstanbul 2010) kitabıyla benzersiz bir monografiye imza atan Orhan Okay, şehir monografisi yazma konusunda da hocasının izini takip eder. Okay’ın edebiyat tarihi çalışmaları ve metin incelemeleri, bilim adamı sıfatıyla akademik tevarüs kapsamında değerlendirilirken şehir ve medeniyet odaklı kalem faaliyetleri de onun kültür adamı portresini belirgin kılar. Bu, aynı zamanda Okay’ın çok yönlü karakterinin; tarih, sosyoloji, felsefe, sanat gibi farklı alanlardaki ilgi, bilgi ve birikiminin ipuçlarını verir. Hocası Tanpınar’la kültürel kan bağını vurgularken sahih bir Orhan Okay portresi çizebilmek için, onun eski ve yeni Türk edebiyatlarına derinlemesine vukufu ile Türk musikisine dair ince zevkini de mutlaka kaydetmek gerekir.

Bir Başka İstanbul (Kubbealtı Neşriyat, İstanbul 2002) kitabında anılarıyla zenginleştirdiği, zaman içinde değişen ve dönüşen bir İstanbul’un fotoğrafını çeken Okay’ın, şehir konulu kitaplarının ikincisi Balat adını taşır. Okay, bu kez okurları doğup büyüdüğü semtin sokaklarında gezdirir; tarihini, kültürünü, yaşama tarzını, folklorunu keşfettirir.

Okay’a göre “Bir şehri tanımanın en güzel yolu sokaklarında yaya dolaşmaktır.” (s.15). Kendisi de yürümeyi çok sevdiği için, İstanbul’da olduğu gibi Anadolu’nun ve Avrupa’nın bazı şehirlerinde de hep yaya dolaşmıştır. Fransızcadaki flâner (“aylak aylak dolaşmak”) ifadesini, Okay şehir gezintileriyle örtüştürür. Zira o, çok küçük yaşlardan itibaren Balat’ın, Fener’in sokaklarını da aynı yöntemle dolaşmıştır. Ancak hafızasından kitabın sayfalarına döktüğü paragraflara bakıldığında Okay’ın şehir sokaklarında hiç de “aylak aylak” dolaşmadığı, sürekli görüntüler, anılar ve bilgiler biriktirdiği rahatlıkla söylenebilir. Okay da, kitabı yazarken bunun farkındadır.

Balat, Okay’ın insana ve mekâna kalbiyle yaklaşan samimiyetini, derin gözlem gücünü, bilim adamı titizliğini, uzun ve yorucu araştırmalar sonucu ulaşılabilen bilgi kırıntılarını terkipteki ustalığını gösteren, ilave olarak kendini zevkle okutan kitaplardandır. Okay, kendine özgü deneme üslubuyla bir şehir monografisini, kurmaca bir metin gibi okutabilmektedir.

Balat: Bir Semt Monografisi

Orhan Okay, Balat adlı kitabını, “bir semt monografisi” (s.17) olarak 2009’da kaleme alır. Heyamola Yayınları tarafından aynı yıl yayımlanan kitap, “İstanbulum” dizisinin 28. Kitabı olarak raflarda yerini alır. İstanbul 2010 Kültür Başkenti Ajansı’nın katkılarıyla hazırlanan ve basılan kitap, dokuz bölüm ve 159 sayfadan oluşur.

Okay, İstanbul’un iki sevimli semtini köşe bucak tasvir etmeye çalışırken çocukluk ve gençlik yıllarına döner. Balat ve Fener’i sokağı, evi, çarşısı, mabedi, hamamı, esnafı, insanı ve insan ilişkileriyle yakın çekime alır. Kitabı unutulan, kaybolan ya da devam eden özellikleriyle çocukluk ve gençlik yıllarının semtlerine “bir mazi gezisi” (s.15) olarak kurgular. Yazma sürecinde kendini şimdi apartmanlarla dolu, bir zamanların boş arsalarında koyunların, keçilerin otladığı, tavukların dolaştığı kırlık yerlerde hisseder ve o havayı yeniden yaşayarak okura da yaşatmak ister.

“Semt-i meşhur” (s.4) Balat, eskiden olduğu gibi şimdiki zamanlarda da çok bilinen, tanınan bir semt değildir. Birçokları için o, yalnızca “İstanbul’un bir kenar mahallesi”dir (s.15). Okay’ın bu tabloya getireceği yorum, “Balatlı olmayan Balat’ı bilmez” biçimindedir. İstanbul’la ilgili gezi ve anı kitaplarında Balat’ın yeri olmadığını gözlemlemiştir. Bu nedenle kitabı yazarken bazı konularda ayrıntılı bilgilere, hatta çağrışımlara yer vermesini okurların hoş karşılayacağını ümit eder.

Okay’ın Balat’ta anlattıkları eski İstanbul’un bir parçasıdır (s.16). Ancak “eski”den kastedilen, “artık tarih olan geçmiş yüzyıllar” değildir. O yüzyılları tanımak ve anlamak için tarih kitaplarına ve ansiklopedilere başvurulabilir. Okay, 2010’lu yıllardan bakarak öznesi ve şahidi olduğu, “vakitsiz eskidi”ğini düşündüğü “kırk, elli, almış” yıl öncelerini anlatır. Kırk, elli, altmış yılın insan hayatı için uzun bir süre olduğunu, bir şehir için zaman değeri taşımadığını, dünyada hiçbir şehrin elli altmış yılda bu kadar değişmediğini; varlıklarını, değerlerini bu kadar yitirmediğini, bu nedenle çocukluğunun İstanbul’unun on beş milyonu aşan nüfusuyla bugün “bir tarih gibi” (s.16) olduğunu kaydeder. İstanbul’un demografik yapısı ve topoğrafisi gibi; evleri, insanları, özellikle insan ilişkileri de değişmiştir.

Kronolojik sınırları 1940-1960 yılları arası olarak belirlenen kitapta, bu tarihlerin öncesine ve sonrasına da göndermeler yapılır. Balat, sadece Okay’ın doğup çocukluğunu geçirdiği semt olarak değil, pek çok akrabasının yaşadığı ve yaşamaya devam ettiği bir merkez olarak kitapta resmedilir. Okay, çocukluk yıllarından hatırlayabildiklerini sayfalara düşürürken daha eski yıllara ait anıları, akrabalarının anlattıklarından derleyerek yazar. Balat’taki bazı mimari yapılar için nadiren tarihî belgelere başvursa da anlattıklarının çoğu anılarına ve çevresinden edindiği bilgilere dayanır. Bu yönüyle Balat adlı kitabı yaşantılar, duyumlar, gözlemler ve izlenimler bütünü olarak değerlendirmek yanlış olmaz.

Okay, kitabın girişinde “Ver elini Balat! Ver elini Fener!” (s.17) cümleleriyle İstanbul’un bu iki müstesna semtini gezmeye başlar. Gezerken de okurdan yoldaşlık bekler. Ardından bu tarihî semtlerle ilgili olarak merak edilebilecek ve öğrenende hayret uyandıracak her türlü bilgiyi yer yer kurmaca metinlerde rastlanabilecek bir anlatım tarzıyla okurun dikkatine sunar. Okuru elinden tutarak Balat’ın sokaklarında adım adım dolaştırır. Bunun zevkli bir yolculuk olduğunu söylemek bilineni tekrar olur. Zira şehirleri şairlerin mısralarına, yazarların cümlelerine tutunarak gezmek bir talihtir okur için.

Ahmet Hamdi Tanpınar’ın rehberliğinde Ankara, Erzurum, Konya, Bursa ve İstanbul’u gezen okurun, o hocanın en yetenekli öğrencilerinden biri olan Orhan Okay’ın ardına takılıp önce Bir Başka İstanbul’la İstanbul’u, ardından Balat’la Balat ve Fener’i gezmesi, çok anlamlı bir deneyim olacaktır.

Balat neresi?

Balat, tarihî yarımadada Fatih ilçesi sınırları içinde, Haliç kıyısında, Fener ile Ayvansaray arasında bir semttir. Geçmişi Bizans’a uzanan Balat’ın adı, Rumca saray anlamındaki “palation” sözcüğünden gelir. Bizans imparatorlarının oturduğu Blaherna Sarayı’na yakın oluşunun, semtin bu adla anılmasında etkili olduğu düşünülür. Kaynaklarda İstanbul’un fethi sırasında semtin adının “Vasiliki Pili” biçiminde geçtiği bilgisine de rastlanır.

Tarihî bir semt olarak Balat, öncelikle edebiyat araştırmacısı, üniversite hocası Orhan Okay’ın doğup büyüdüğü, çocukluğunu geçirdiği, kişiliğinin teşekkülünde etkili olmuş, anılarında önemli yer tutan bir mekândır.

Zaman içinde geçirdiği büyük değişimlere karşın farklı inanç, kültür ve etnik kökene sahip insanların hoşgörü içinde, komşuluk ilişkileri kurarak ikamet ettiği bir barış ortamıdır.

Peygamber muştusuna nail olabilmek için fetih rüyasıyla Arap yarımadasından yollara düşüp İstanbul’a gelen kimi sahabelerin kabirlerinin bulunduğu bir semttir.

Pazarı, sokağı, camisi, kilisesi, okulu, hastanesiyle canlı ve hayat dolu bir “kenar mahalledir.”

Orhan Okay, Balat kitabının cümle kapısını semtin konumunu tespit ederek açar. “Bütün Yollar Balat’a Çıkar” başlıklı birinci bölümde okuru birkaç güzergâhtan geçirerek Balat’a ulaştırır. Buna göre çocukluktan kalma bir izlenimle Balat “bütün yolların birleştiği bir mekân”dır. “Balatlılar” genellikle Edirnekapı’dan Fatih, Beyazıt, Sultanahmet, Ayasofya, Topkapı Sarayı ve surlara ulaşan; sağ tarafı Marmara’ya, sol tarafı Haliç’e eğimli bir sırt üzerindeki Kral Yolu’ndan, Osmanlı’nın lügatinde “güzergâh-ı hümayun” olarak geçen yoldan Balat’a inmeyi tercih ederler. Tramvay da bu yolu izleyerek Balat’a ulaşmaktadır.

İşte bu semtte Salmatomruk Caddesi’nden inerken sağ tarafta, arkası Çukur Bostan’a bakan bir sıra tek ya da iki katlı sekiz on ahşap evden birinin daracık iki oda bir mutfaktan oluşan ikinci katı Vefa Stadına bakar. Okay’ın dayısıyla anneannesinin oturduğu bu evin balkonu, kale arkasından maçların bedava seyredildiği lüks bir tribün gibidir. Bu balkon, çocuk Okay’ın, ilk futbol seyir zevkini yaşadığı yerdir.

Okay, çocukluğunda oyun arkadaşlarıyla duvarları yıkılmış bir caminin yarım minaresine çıkıp dönemin müezzinlerinden işittiği şekliyle “Tanrı uludur” diye ezan da okumuştur. Salmatomruk Caddesi’yle Draman Caddesinin kesiştiği köşede, 1914’te aşhane olarak yapılmış, Birinci Dünya Savaşı sonrasında göçmenlere tahsis edilmiş, 1921’de okul olarak kullanılmaya başlamış tak katlı Taş Mektep’te ilkokulu okur. 1950’den sonra Muallim Naci adını alacak olan okulun adı, Okay’ın okuduğu yıllarda 17. İlkokul’dur. Okay, bu hatırlatmayı yaparken, ilkokulu okuduğu binanın günümüzde Fatih İlçesi Halk Eğitim Merkezi olarak hizmet verdiği bilgisini de aktarır.

Okay’ın okuduğu Edirnekapı Ortaokulu da bu binanın yakınında ve evlerine on dakika mesafededir.

Sultan Çeşme Caddesi’nde, mahallelinin Meydancık Camisi dediği Hoca Kasım Günanî ya da Hasan Hüseyin Camisi, Okay’ın çocukluğunda gittiğini hatırladığı ilk cami olarak özel bir mekândır. Okay, bayramlarda babasıyla, ara sıra vakit namazlarında da annesiyle bu camiye gittiğini anlatır. Kadir gecelerinde ilk sakal-ı şerifi de bu mescitte görmüştür.

Okay’ın çocukluk anılarının aynasına “iki sokağa da kapısı olan ve sinekleri engellemek için kapılarında sıra boncuklu ipler sarkan kasap dükkânı”yla (s.53) Eğinli Ahmet Efendi; “gazete, ufak tefek kırtasiye, pul, tütün ve gazoz satılan büfesi”yle Acem Tahsin Efendi; yöredeki Müslüman bakkalların en büyüğü olan Laz Bakkal’ın sahibi Ali ve Ahmet Efendiler; ağabeyiyle lostra çalıştıran Kırım Tatarı Nuri; yine ağabeyiyle çilingirlik ve bisiklet tamirciliği yapan Romanyalı Basri; biri piyango bayisi, diğeri kırtasiyeci iki Yahudi; Şekerci Niyazi, Eczacı Hüsamettin, “nefis muhallebi, sütlaç, kazandibi ve özellikle taptaze kâse yoğurdu imal eden” (s.57) Bulgar sütçü Karakaş gibi portreler yansır.

 

Balat’ta insan

Sokakların ufkî (yatay), evlerin sokaklara sağlı sollu, birer ikişer katlı binalar olarak dizildiği, ev aralarında bulunan bahçelerin birinden diğerine kolaylıkla geçilebilen tahta perdelerle ayrıldığı; tahta perdelerden sarkan mor salkımların, hanımellerinin, kahkaha çiçeklerinin, çarkıfeleklerin, asma dallarının dekoru tamamladığı ve mahalle kültürünün hâkim olduğu Balat’ta ideal komşuluk ilişkileri yaşanır. Bu kez anılara bir hayıflanma eşlik eder. Yitip giden komşuluk ilişkilerine duyulan özlemle kimsenin birbirini tanımadığı bir dünyaya sitem üst üste çakışır.

Okay’ın toplumsal yapımızı oluşturan dinamiklerden biri durumundaki komşuluk kavramıyla ilgili sosyolojik tahlil ve tespitleri dikkat çekicidir:

“Eski İstanbul’da komşuluk, günlük hayatın ayrılmaz, güzel bir parçası, fakat galiba güzelliğinin farkında olmadan yaşanan bir hayattı. Onu kaybettiğimiz zaman güzelliğini de idrak ettik. O komşuluğu insanların içindeki tabii dayanışma duygusu, görgü, gelenek ve dinî hayat yüzyıllarca yoğurmuş, şuuraltımıza yerleştirmişti. (…) evlerimizin, sokaklarımızın yapısı da bu yaşama tarzını hazırlıyordu.

Kim bilir ne zamandan beri yaşlı İstanbullular, daha sonra da taşra kasabalarından gelip İstanbul’a yerleşen orta yaşlılar sık sık şunu dile getirmişlerdir: ‘Eskiden bütün mahalle birbirimizi tanırdık. Şimdi alt katta oturan üsttekini bilmiyor. Kapısını tıklatıp yardım isteyeceğimiz kimse kalmadı.’

Başka bilim alanlarında olduğu gibi sosyolojide de değişen olaylar arasında sebep-sonuç ilişkisi aramak en basit mantık kuralıdır. Bu komşulukların, insani yakınlıkların kaybolması başka bir sosyal olaya paralel olarak değişiyor. Bu da, şehir hayatında modernleşmenin önemli göstergelerinden biri olan sokakların yerini caddelerin, evlerin yerini apartmanların almasıdır. Modernleşme yahut bizim gibi Doğu ülkeleri için Batılılaşma, çağdaşlaşma bu mudur? İşin doğrusu Batı’yı taklit etmekle kalan Doğu için bu böyledir. Hocam Ahmet Hamdi Tanpınar, bir dersinde Türkiye’deki değişimleri ve devrimleri anlatırken bir terzi fıkrası söylemişti: Adamın biri çok sevdiği elbisesinin lekelenmesi üzerine terziye gitmiş ve bunun aynısını yap, demiş. Terzi de birkaç gün sonra aynısını hazır etmiş ama bütün lekeleriyle beraber. ‘Biz,’ diyordu, Tanpınar, ‘Batı’yı böyle aynen bütün lekeleriyle aldık.’ Daha dün denecek kadar yakın bir zamanda ‘yemyeşil vadi, kıpkızıl gülşen’ olan Boğaz yamaçları, mahalle içleri şimdi o lekelerle dolu.” (s.79-80)

Okay, mahallede herkesin birbirinden haberdar olduğu; hastasına, çeyizine, düğününe, cenazesine, yolcusuna, misafirine kayıtsız kalmadığı dönemleri anlatırken bütün bunların insanınızın mizacı ile mahallemizin ve evlerimizin yapısının oluşturduğu bir terkibin (yatay sokakların ve az katlı evlerin) doğurduğunu vurgular. Ardından apartman hayatının komşuluk ilişkilerini nasıl bozduğunu sorar ve cevabı da yine kendisi verir: “Çünkü evlerimiz ve ona bağlı olarak sokaklarımız şakulî (dikey) oldu. Bu yeni evlerimizin, yani apartmanlarımızın özellikle üst katlarında, pencerelerden görünen, artık yoldan geçen eş dost değil, sadece caddelerden akan trafiktir. Kaldırımı göremezsiniz ki, gelip geçen komşuları göresiniz. Görseniz de zaten konuşmanız mümkün değildir.” (s.81)

Eski zaman mahallesinde şimdiki gibi hırsız korkusu yaşanmadığını kaydeden Okay’ın Ermeni, Yahudi, Tatar ve Arnavut komşularla “ahbaplık” ettiklerini, ancak iri yarı bir Rum kadını olan Tripso ile annesinin Mütareke yıllarında yerli Rumların çoğu gibi Türklere sert bakmaya başladıklarını, hatta el işaretleriyle “kopsi kefali” diyerek Türk çocuklarını kafalarını kesmekle korkuttukları için Rumlarla yakınlık kuramadıklarını belirtir.

Kitapta bir bölüm Balat’ın hastaneleri, doktorları ve eczanelerine ayrıldıktan sonra Karagöz, orta oyunu, cambazlar, kır gezileri, hıdrellez eğlenceleri, bayramlar, kandil geceleri, sinemalar, çocuk oyunları ve oyuncakları üzerinde de durulur. Okay’ın en çok çelik çomak, köşe kapmaca, birdirbir, uzuneşek, kovalamaca, esir almaca, mayna, çember, mile (bilye), aşık, futbol, hırsız polis gibi oyunlar oynamış olduğu bilgisi, zengin bir oyun repertuarıyla renkli geçmiş bir çocukluk dönemini düşündürür. Ayrıca kovboy filmlerinden etkilenerek değnekten atlarla ve tahta tabancalarla oynanan savaş oyunlarını da listeye eklemek gerekir. Okay, oyun sırasında birine “olmen” denildiğinde bunun o kişinin yakalandığı anlamına geldiğini, bu sözcüğün Fransız filmlerinden alındığını, 1960’lı yıllarda gittiği Fransa’da Luxembourg Parkı’nda oynayan çocukların birbirine “Haut les mains! (Eller yukarı!)” dediklerini işittiği zaman anlayacaktır.

Okay, kendi oyuncağını kendi yapan şanslı çocuklardandır. Evlerde kullanılmayan her şey, kendiliğinden oyuncağa dönüşebilir. Tahta makaralardan topaçlar, trenler, kuleler yapılır. Kibrit kutuları ve küçük şişeler de oyuncak icadı için elverişli malzemelerdir. Dışarıdan alınan hazır oyuncaklar arasında tenekeden otomobiller vardır. Okay’ın sevdiği oyuncaklardan biri, anahtarla kurunca gagasını yere vurarak hareket eden, yine tenekeden yapılmış ve çok güzel boyanmış saka kuşlarıdır. Okay ve arkadaşları Beyoğlu’ndaki Japon mağazasının ithal oyuncaklarını sadece vitrinde seyredebilirler. Onların payına Eyüp oyuncakçılarının kartondan ve tahtadan yaptığı oyuncaklar düşer. Pahalı oyuncağa sahip olmak, o dönemlerde de maddi imkâna ihtiyaç gösterir.

Okay’ın çocukluk anıları arasında bayram yerlerinde kurulan salıncakların, dönme dolapların, atlıkarıncaların; pamuk helvanın, macunların, eşek sırtında atılan turların, elle çevrilerek film seyredilen sinema makinelerinin ve kandil gecelerinin de özel bir yeri vardır. Kandil gecelerinde yenen çörekleri, dağıtılan buzlu suları özlemle hatırladığı sahnelerden sonra Okay, “hep katılmak isteyip de bir türlü katılamadığım, mütevazı, küçük bir çocuk şehrayini” dediği bir oyunu da kitabının sayfalarına taşır: “Önce uzaklardan, sözleri anlaşılmayan bir ilahi gibi çocuk sesleri gelir. Evlerde çocuklar pencerelere üşüşür. Derken sokağın yukarı köşesinden, kımıldayan sönük ışık noktaları etrafında, perişan ama neşeli bir çocuk kalabalığı yavaş yavaş, her kapının önünde biraz duraklayarak ilerler. Yaklaştıkça söyledikleri anlaşılmaya başlar:

Yağ parası, mum parası,

Akşam oldu kandil parası.

Kömürlükte kömür, hanımlara ömür,

Merdivenden iniyor, pabucunu giyiyor,

Bize para veriyor.

On para olsun, beş para olsun,

Yanı kırık olsun, o da bizim olsun.

Yağlı kapı, ballı kapı,

Halkası büyük hacı kapısı.

Bunlar mahallenin beş on yaş arası, çok defa da fakir erkek çocuklarıdır. Nadiren de bunların bir iki kız kardeşleri ayaklarında tıngırdayan takunyalarıyla onlara katılmış olurdu. Birkaçının ellerinde içinde mum yanan fener. (Yukarıdaki şarkıya göre demek eskiden yağ kandili olurmuş.) Ev sahipleri de tıkır tıkır merdivenlerden inip çocukların ellerindeki teneke kutuya birkaç kuruş atarlar. Daha sonra da çocuklar ‘mum parası’nı bir kenara ayırıp kalanını kendi aralarında paylaşırlardı.” (s.129)

Okay’ın ilkokul yılları İkinci Dünya Savaşı içinde geçer. Fiilen katılmadığımız ancak sıkıntılarından kurtulamadığımız bir savaşın Okay ailesine yaşattığı endişeler, korkular ve yokluklar “Fakir Bir Semtte Savaş Yılları” başlığı altında dile getirilir. Ekmeğin, şekerin karneye bağlandığı yıllardır. Okay o yıllara ait anılardan üzücü sahneleri de okurlarla paylaşır.

Tramvay, Şirket-i Hayriye ve Seyrisefain vapurları ve sandallar Balat halkının ulaşım araçlarıdır. Okay, söz arasında özellikle sandallar ve İstanbulluların yüzyıllarca devam ettirdiği bir kültür olan “sandal sefası”na parantez açar. “Kültürü günlük ihtiyaçlarımızı sadece pragmatik, geçici faydalar olmaktan çıkarıp onu bir zevk ve yaşama üslubu hâline getirmek diye düşünebiliriz” (s.144) diyen Okay, sandal sefasını da bu çerçevede değerlendirir.

Kitabın bir sonraki bölümünde Rum Bakkal Niko ile Yahudi Bakkal Mişon gibi sabit mekân sahipleri dışında sütçüler, salepçiler, bozacılar, turşucular, leblebiciler, eskiciler, kalaycılar, hallaçlar, tahin pekmezi ve nane şekeri satıcıları gibi sokak satıcıları yakın gözlem ve ince izlenimlerle çizilmiş tipler olarak kitabın sayfaları arasında görünüp kaybolurlar.

Balat’ın ebedî sakinleri

Son bölüm, Balat’ta ve Fener’de doğmuş, bir süre bu iki semtte ömür sürmüş ya da bu semtlerdeki mezarlıklara, cami hazirelerine defnedilmiş tarihî kişiliklere ayrılmıştır. Bu, toprağı vatan kılan şartlardan birini ve toprağın üstündekiler kadar altındakilere de eğilmek gerektiğini sezdirir.

Okay, bu semtlerde ebedî uykuya yatmış olan isimler arasında İstanbul’un fethinden önce Araplar tarafından gerçekleştirilen seferlerde vefat eden sahabelerin de bulunduğunu hatırlatır. İstanbul’da mezarı bulunan yaklaşık otuz sahabeden büyük bir bölümünün kabir ya da makamlarının Fener, Balat ve Ayvansaray civarında olduğu bilgisini verir. Ebâ Eyyübe’l-Ensarî, Eyüp semtinde medfun bulunsa da sakası Cafer bin Abdullah Ensarî’nin kabrinin Balat’ta Okaylar’ın oturduğu mahalledeki Meydancık (Hoca Kasım Günanî) Camii’nin haziresinde olduğunu bildirir. Çocukluğunda mahallelinin “Saka Baba” olarak andığı, adak mumlar yaktığı, önünden geçerken daima üç İhlas bir Fatiha okuduğu bu ziyaret yerini resmeder. Caminin karşısındaki yokuşa adını veren iki sahabenin ise tabiinden Hasan ve Hüseyin kardeşler olduğu; bu iki sahabenin yokuşa bakan bir evin bahçesindeki mezarda yattıklarını zikreder. Kürkçü Çeşmesi Camii’ne bitişik türbede ise Abdullah el-Ensarî adlı bir sahabetinin yattığını kaydeder. Balat’ta yatan diğer iki sahabeden birinin Kariye Camii haziresindeki Ebû Said el-Hudrî, diğerinin de Sultan Hamamı külhanı arasındaki Hüsam bin Abdullah el-Ensarî olduğu tespitini paylaşır. Okay, sahabelerin adlarını zikrederken, örneğin el-Hudrî’nin Peygamberimizden en çok hadis rivayet eden sahabelerden biri olduğu bilgisini de nakleder.

Okay’ın anlattıklarına göre, sahabeler dışında, unvanından Balat’ın bitişiğinde Ayvansaray semtinde doğduğu anlaşılan, Hadikatü’l-Cevamî adlı eserin müellifi Hüseyin Ayvansarayî (ö.1782) de Balat semtinde medfundur. Yine aynı bölümden XV. yüzyıl divan şairlerinden Aşkî-i Kadim’in, Balat sırtlarındaki Molla Aşkî mescidini yaptırmış olduğunu ve vefat edince de buraya defnedildiğini öğreniriz. Aynı yüzyıl şairlerinden Tacizâde Cafer Çelebi’nin (1453-1515) idam ettirildikten sonra Fener sırtlarında kendi inşa ettirdiği mescidin haziresine defnedildiği bilgisine ulaşırız. 20. Yüzyılın Mevlevî şairlerinden, hayatı cephelerde geçen ve genç yaşta veremden vefat eden Emin Haki’nin (1889-1921) Kürkçü Çeşmesi civarında Hacı İsa Mahallesinde doğduğu ve Egrikapı Rüştiyesi’nde okuduğuna dair verilen bilgi, başka kaynaklarca da doğrulanır (Erbay, Tozlu, Şimşek, 2005: 9).

Okay, aslen Eğinli olup küçük yaşta İstanbul’a gelen, dinî eserler yanında tasavvufi şiirler de yazan Fevzi Efendi’nin (1871-1924), Muallim Naci çevresindeki şairlerden Şeyh Vasfi’nin (1851-1910), Edebiyat-ı Cedide şairi Cenap Şahabettin’in (1873-1932), Edebiyat-ı Cedide romancısı Mehmet Rauf’un (1875-1931), semtin çingenelerinin yaşayışlarıyla ilgili roman ve hikâyeler kaleme alan Osman Cemal Kaygılı’nın (1890-1945), Hattat Mehmet Rasim’in (1687-1755), musikişinas Muallim İsmail Hakkı Bey’in (1866-1927), bestekâr Kâzım Uz’un (1872-1938), şair ve bestekâr Müştakzâde Hacı İbrahim Edhem Efendi’nin (1862-1933), Kemanî Memduh’un (1868-1939), neyzen ve bestekâr Süleyman Erguner’le (1902-1953) oğlu Ulvi Erguner’in (1924-1974), bestekâr Udi Mısırlı İbrahim’in (1872-1933), “Yavuz geliyor Yavuz da denizi yara yara” türküsüyle tanınan Mehmet Emin Reis’in (d.1845?), yakın dönem müzik adamlarından Cinuçen Tanrıkorur’un (1938-2000), Balatlı Kevork Tıbir olarak ünlenen ve Farsça sözlüğü ile tanınan Kevork Hovhannesyan’ın (1738-1811), aktör Bedros Baltazar’ın (1866-1953) ve Babıali’nin ünlü yayıncılarından İlyas Bayar’ın (1880-1945) hayat ya da ölüm çizgilerinin Fener ve Balat semtlerine uzandığını not ederken arkeolojik nitelikte bir araştırmanın da verilerini okura aktarır.

Sonuç

Orhan Okay’ın Balat’ı, bilimselliğine gölge düşürmeyen nefis deneme üslubuyla, her satırına yaşantılardan iz düşürmüş bir kitap. Okay’ın anılar sergisinden seçip sunduğu sahneler, okuru geçmişle bugün arasında karşılaştırmalar yapmaya çağırır. Kitap bir şehrengiz olarak okunabileceği gibi, bir anı kitabı veya yitik şehirlere bir ağıt olarak da okunabilir. Her üç okumada da, kültürel içeriğin abartılı sanatsal cümle kalıplarına dökülmeden, bilimsel birikimin ise sıkıcı bir dil ve anlatıma düşmeden yazıya geçirebileceğinin ilgi çekici örneklerinden biri daha keşfedilmiş olacaktır.

Kaynakça

Altıntaş, S. (2013). Balat Tanıklığında Bir Semt Pazarı Monografisi, Doğu Batı Dergisi, Kasım Aralık, Ocak, Sayı: 14/Şehir Yazıları I

Erbay, E., S. Tozlu, T. Şimşek (2005), Potin ve Şiir-Emin Hâkî’nin Hayatı ve Eserleri, Konya: Suna Yayınları.

Kaya, B. A. (2010). “Şehrengiz”, İslam Ansiklopedisi, c.38, İstanbul: Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları.

Okay, O. (2009). Balat, İstanbul: Heyamola Yayınları.

 

Yorumlar
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.