19 Kasım 2017
  • İstanbul16°C
  • Ankara8°C

“İSLAM DÜNYASININ MODERNLİKLE İMTİHANI”

Türkiye Yazarlar Birliği Kültür Merkezinde Prof. Dr. Bedri Gencer “İslam Dünyasının Modernlikle İmtihanı” üzerine konuştu.

“İslam Dünyasının Modernlikle İmtihanı”

bedrigencer

Türkiye Yazarlar  Birliği Kültür Merkezinde Prof. Dr. Bedri Gencer  “İslam Dünyasının Modernlikle İmtihanı” üzerine konuştu.

Konuşmasına İslam ve modernite kelimelerinin etimolojik yapısı hakkında bilgi vererek başlayan Gencer, modernite kelimesinin; çağ, çağdaşlık anlamlarına geldiğini ifade etti. Modernleşmenin sadece günümüzde ortaya çıkan bir kavram olmadığını söyleyerek bunun binlerce yıldır süregelen bir tartışmanın ürünü olduğunu, modernleşme konusunda yaşananların daha sağlıklı algılanabilmesi için kelimenin ne tür anlamlar ifade ettiğinin iyi bilinmesi gerektiğini söyledi.

“Modernleşmenin temeli teolojiye dayanır” diyen Gencer, bu tespitiyle aslında bugünkü modernleşme düşüncesinin temellerinin çok eskilere dayandığı iddiasını tekrarladı. Bu bir bakıma salt dini bir bakış açısıyla ele alındığında aslında her dinin kendi içinde de gelenekçi ve modern yaklaşımları beslediği tezini de desteklemektedir.

İslam dünyasındaki modernleşme hareketlerini dört evrede ele alan Gencer, Moğolların Bağdat’ı istilasından önceki dönemi birinci evre ve sonrasını ikinci evre olarak belirtti, Napolyon’un Mısır’ı işgal etmesiyle başlayan dönemi ise üçüncü evre olarak tanımladı. Son evre ise 1939 yılından sonrasına tekabül etmekte ve 2070 yılına kadar olan süreyi kapsamaktadır, dedi.

İslam’da modernleşme sürecinin asıl Moğolların Bağdat’ı istilasının ardından başladığını ifade eden Prof. Dr. Bedri Gencer, bu işgalin ardından ‘hilafet’ kavramının sorgulanmaya başladığını bunun yerini ise ‘gaza’ kavramının aldığını belirtti. Gencer’e göre; geleneğimizde gazi unvanının devam etmesi aslında bunun bir devamı niteliğindedir. Çünkü hilafet Moğollara karşı İslam dünyasını koruyamamıştır. Gelenekçi anlayışa karşı geliştirilen bu tavır İslam tarihinde mevcut otoritelerin sorgulanabilir hale gelmesine neden olmuş, benzer gelişmeler devletler arası çekişmelerde de yaşanmıştır. Gelenekçiliğe karşı ilmi ve fıkhi meselelere yaklaşım biçiminde yeniliğe gidilmesi anlayışı, kendisini gelenekçi tavrıyla ehli sünnetin karşısında bulmuştur. Çünkü ehli ehli sünnet yeniliği, modernlik kavramını ‘hikmet’ gibi önemli anahtar bir kavrama dayandırmış, ilmi ve ameli bir arada sürdürmüştür.

Modernleşme çabaları batıda çok daha ağır yaralar açmış, Mesihciliğin sekülerleşmesi, hıristiyan dünyası ile gelenekçiliğin arasını hayli açmıştır. Modernleşme ve sekülerizim batının elinde yeni bir silah olarak vahye ve hikmete karşı kullanılmıştır. Bugün batıda laik ve seküler bir yapının olmasının temelinde bu vardır.

Osmanlı döneminde ise; Osmanlı coğrafyası ve bu coğrafyanın dışında kalan İslam dünyası şeklinde ele alınmalıdır, diyen Gencer, özellikle Osmanlı’nın batıda yaşanan gelişmelere, reformasyona, aydınlanmaya karşı kayıtsız kaldığını bunun da Osmanlı’nın son dinin mensubu olması ve kendine olan özgüveninin fazla olmasından kaynaklandığını belirtti. Kısmen devam eden modernleşme hareketi ve İslam dünyasının buna karşı geliştirdiği gelenekçi tutum Napolyon’un Mısır’ı işgaliyle İslam dünyası açısından yeni bir dönemi de başlatmıştır.

Bu dönemi üçüncü ve en tehlikeli dönem olarak değerlendiren Gencer, Napolyon’un reformlar konusunda azla yetinmediğini batı medeniyetini bütün bir paket olarak Mısır’a taşıdığını ifade etti. Bu süreç son yüzyıla değin İslam dünyasını derinden etkilemiş, bir bakıma doğu bat çatışmasını beslemiş, İslam’la modernleşme arasındaki çizgileri daha da belirgin hale getirmiştir.

Prof. Dr. Bedri Gencer, İbni Haldun’un şeriatı mülkiyet anlayışına dayandırarak gelenekçilik ve modernizim konusunda açık çelişkilere düştüğünü belirterek burada pagan bir anlayışın bulunduğunu söyledi.

Ümmet kavramına da değinen Gencer, sahabe döneminde kırk sayısının anlamlı olduğunu belirterek bu dönemde sünnetin uygulanmasının daha kolay olduğunu ifade etti.

Zamanla İslam topluluklarının artması ve geniş bir coğrafyaya yayılmasıyla sünnetin anlaşılması ve uygulanmasında kimi sıkıntıların ortaya çıktığını söyleyen Gencer, Müslümanların özellikle deizm konusunda gerekli hassasiyeti göstermeleri gerektiğini belirtti. Kimi hadisleri yok saymak suretiyle İslam düşüncesini ve yaşayışın form vermeye çalışan aydınların bulunduğunu söyledi. Sünnetin salt bir söylem olmadığını, İslam’ın bir yaşama biçimi ortaya koyduğunu özellikle vurgu yaparak belirten Gencer, Müslümanların düşüncelerini anlatmada en güzel yöntemin ilim-amel kavramlarında yattığını belirtti.

Yakın dönemde ulema görevini udeba sınıfının üstlendiğini, ulemada azalan aydın bakışının yanı sıra udebada ameli eksikliklerin ortaya çıktığını söyleyen Gencer, “modernleşmeye karşı Namık Kemal gibi aydınların felsefi bir duruş ortaya koymuş olmalarına rağmen fiiliyatta fazlaca başarılı olunamadığını söyledi.

Gencer, medreselerin yerini enderun mekteplerinin aldığını fakat batı modernizminin karşısında bunların da çok fazla tutunamadığını belirterek, 1839-1939 yılları arasında şiddetli bir değişim rüzgârına kapılan Osmanlı coğrafyasında irili ufaklı onlarca devlet ortaya çıktığını söyledi. Gencer, müslümanlar modernizm karşısında her ne kadar sağlıklı tezler ve fikirler üretmeye çalışmışlarsa da tartışmanın ötesine geçemeyen bu fikirler kısa sürede batının sosyal, kültürel ve ekonomik alanda gösterdiği yükseliş karşısında etkisizleşmeye başlamıştır.” dedi.

Gencer, gerçekte bilimin ve medenileşmenin temelinde, hüsn (güzellik), etik (ahlak) ve estetik anlayışının var olduğunu, adalet, hürriyet gibi kavramların ise operatif özellikler taşıdığını söyledi.

Günümüzde geleneksel devlete örnek olarak İngiltere’nin gösterilebileceğini söyleyen Gencer, Namık Kemal ve John Lock’un hürriyet tanımını tasavvuftan aldıklarını belirtti. Gencer, bu yönüyle geleneksel düşünen aydınların, “Hürriyet ancak Allah’a kullukla kazanılabilir. Allah’a kul olmayan herkese kul olabilir.” Düşüncesini benimsediklerini hatırlattı.

Sağlıklı, çözümleyici fikirler ve görüşler ileri sürebilmek için hem İslam’ı hem de modern dünyayı çok iyi bilmek gerektiğini söyleyen Gencer, bu konuda Namık Kemal’in hem İslam’ı hem de modern dünyayı çok iyi bildiğini ifade etti.  Gencer, Namık Kemal’in önemli üç özelliğine; İslam’ı çok iyi bilmesi, modern dünyayı tanıması, batıyla hesaplaşmada yeterli duyarlılığa sahip olmasına değindi.

Gencer, modernite kelimesinin karşıt anlamının, geleneğin karşıtı bid’at (ibtidai) olduğunu, nihai anlamda İslami modernizim diye bir şeyin olamayacağını söyleyerek, İslami modernizmin geniş anlamıyla aydınların İslam’ı yeniden yorumlama çabaları olduğunu belirtti.

Bunlar bir bakıma ahlaki yenilenme çabalarıydı. Eleştirilmesi ve değiştirilmesi gereken bir şey varsa bu İslam’ın kendisi değil Müslümanlardı, kusur varsa eğer bu İslam’da değil İslamlıkta, Müslümanlardaydı. Tüm bunları söylerken Müslümanların temel inanç konularında hassasiyetleri sürdürmeleri gerektiğini de belirten Gencer, ateizm’in hem Allah’ı hem de peygamberi reddettiğini, deizmin ise peygamberi yok saydığını ifade ederek Müslümanların en çok modernleşme sürecinde sünnetten uzaklaştığını, ilmihal ile İslam’ı anlamaya meyil etmediğini söyledi.

İslam dünyasının modernleşmeyle imtihanının Napolyon’un Mısır’ı işgal etmesiyle sistematik olarak başladığını ve üçüncü dalgayı oluşturduğunu söyleyen Gencer, son yüzyılda İslam dünyasında yaşanan gelişmelere ve değişime bakıldığında dördüncü dalganın 2070 yılına kadar devam edeceğini tahmin ettiğini belirterek konuşmasını tamamladı.

Yazan: Talip Işık

Yorumlar
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.