12 Aralık 2018
  • İstanbul3°C
  • Ankara3°C

REMZİ TOPRAK: ÇANAKKALE’DEN SAKARYA’YA MEHMED ÂKİF

Kültür dünyamızın son dönem üretken isimlerinden D. Mehmet Doğan, bu kez Mehmed Âkif hakkındaki üçüncü kitabı ile gündeme geldi.

Remzi Toprak: Çanakkale’den Sakarya’ya Mehmed Âkif

03 Mart 2018 Cumartesi 10:07

 İstiklâl Marşı Şairi Mehmed Âkif ile ilgili daha önce Camideki Şair Mehmed Âkif ve İslâm Şairi–İstiklâl Şairi Mehmed Âkif isimli iki kitabı bulunan Doğan, geçen yılın sonunda Mehmed Âkif: Çanakkaleden Sakaryaya başlıklı kitabını piyasaya çıkardı.

İstiklâl Marşı yazarı olması nedeniyle hepimizin küçük yaşlardan itibaren adını bildiğimiz, fakat hayatı ve eserleri hakkında pek de doğru olmayan bilgilerle donatıldığımız Mehmed Âkif ile ilgili pek çok ufuk açıcı ve sarsıcı bilgiler ile karşımıza çıkıyor yazar bu kitabı ile. D. Mehmet DOĞAN, kitabı altı alt başlıkta toplamış. İlk beş bölüm Mehmed Âkif ile ilgili araştırma ve inceleme yazılarını ihtiva ederken, son bölüm ise yazarın çeşitli vesilelerle Mehmed Âkif ile ilgili yazdığı yazılardan oluşuyor.

Zihin Dünyamızda Süreklilik

“Zihin Dünyamızda Süreklilik: Süleymaniye Kürsüsünden Süleymaniye’de Bayram Sabahına” başlıklı ilk bölüm iki önemli şairimizi Mehmed Âkif ile Yahya Kemal’in zihin dünyasını karşılaştıran iki ayrı yazıdan oluşuyor. 20. yüzyılın iki büyük şairi olan Mehmed Âkif ile Yahya Kemal’in bir araya geldiğine, tanıştığına veya konuştuklarına dair bir bilgiye sahip değiliz.  Doğan’ın dediği gibi bunu iki şairin muhit farklılıklarına yorabiliriz.

Millî Mücadelenin daha başlangıcında kendisine ihtiyaç hissedilerek Ankara’ya davet edilen Mehmed Âkif, Meclis’te milletvekili olarak bulunmuş, Anadolu’da halkı Millî Mücadeleye kazandıran konuşmalar yapmış, TBMM’nin malî desteği ile Sebilürreşad’ı yayınlamış ve en önemlisi istek üzerine İstiklâl Marşı’nı yazmıştır. Yahya Kemal’in ise davet edilen yazarlar arasında bulunmasına rağmen, davete icabet etmek yerine, tedavi amacıyla Bulgaristan’a gittiği söylenmektedir. Hatta bu seyahati gizli bir görev ile yaptığı bile ifade edilmektedir. Yahya Kemal, Anadolu’ya geçmemekle beraber, Millî Mücadelenin açık ve güçlü bir destekçisi olmuştur. Yazara göre Yahya Kemal Ankara’ya gelirken, Mehmed Âkif İstanbul’a dönmeye hazırlanıyordu. Bir başka ifadeyle Mehmed Âkif’in yıldızı sönerken, Yahya Kemal’in yıldızı parlıyordu. Tüm bunlara rağmen farklı sebeplerle de olsa her iki şahsiyet de Cumhuriyet’in ilk yıllarını yurtdışında geçirmiş ve ikisi de bu dönemde az yazmıştır. Doğan, Mehmed Âkif ve Yahya Kemal’in modernliğe karşı verilen iki farklı cevabın temsilcileri olduğunu ifade etmektedir. Bu iki cevabın esas itibariyle birbirinden çok da farklı olmadığını da ifade etmektedir. Doğan’a göre ikisi de kimlik şairidir. Mehmed Âkif dinin gereklerini söylerken, Yahya Kemal milliyetin söyler. Yazar, Mehmed Âkif’in kendisinden sonra gelen bütün fikir yoğun yazan ve sosyal konuları işleyen, Yahya Kemal, Nazım Hikmet ve Necip Fazıl dâhil, şairlerin ona çok şey borçlu olduğu görüşünde ve bu görüşünü yazısında Yahya Kemal üzerinden örnekler vererek açıklar.

Bu bölümün ikinci yazısı olan “Süleymaniye Kürsüsünden Süleymaniye’de Bayram Sabahı”nda ise Mehmet Doğan, Mehmed Âkif’in Safahat isimli şiir külliyatının ikinci cildini oluşturan Süleymaniye Kürsüsünde şiiri ile bu şiirden 45 sene sonra yayınlanan Yahya Kemal’in Süleymaniye’de Bayram Sabahı şiiri üzerinden toplumun seneler içinde yaşadığı değişimi/dönüşümü açıklamaya çalışıyor. Yazara göre her iki şairinde Süleymaniye Camiini şiirlerinde konu almaları tesadüfî değildir. Doğan, Mehmed Âkif’in şiirinde tamamen camiinin içinden konuştuğunu, dönemin şartları altında nasıl var olmaya devam edileceğini tartışırken, Yahya Kemal’in ise camiinin içinde değildir, hatta daha çok dışında olduğunu ifade eder. Yahya Kemal dışarıdan içeriye bakışla, milleti tabii hâliyle, inandığı ve yaşadığı din ve kültür birlikte ele alır ve tarihle bugünü, yaşananlarla geçmişi bir bütün olarak tasvir eder. Mehmet Doğan, yazısının sonunda önemli bir tespit yapar: Süleymaniye’de Bayram Sabahı her ne kadar Süleymaniye Kürsüsünden içerik olarak hayli farklı bir şiirse de kimlik tanımlaması yapan bir metin olduğu şüphesizdir. Hatta İstiklâl Marşı ile birlikte okunduğunda, ilgi çekici benzerlikler dikkatimizi çekecektir.

Çanakkaleden Sakaryaya

Kitabın ikinci bölümü Çanakkaleden Sakaryaya ismini taşıyor. Adından da anlaşılacağı üzere Türk tarihinin iki ölüm–kalım savaşı ile ilgili Mehmed Âkif’in tavrını ve katkısını inceliyor. Bölüm beş ayrı yazıdan oluşuyor. Yazıları okurken insan keşke bazı yazılar birleştirilip tekrarlardan kaçınılsaydı diyor, ama sonuçta yazarın tercihlerine de saygı duymak gerekir.

Çanakkale, Birinci Dünya Savaşı’nın vitrin savaşı. Bu durum İngilizler açısından da böyle Osmanlı açısından da. Bu nedenle Başkumandanlık, edebiyat ve güzel sanatlarla ilgili kişilere yazı gönderip Çanakkale’de savaş sahasını ziyaret ederek hissiyatlarını halka ve gelecek nesillere aktarmalarını istemiştir. Edebî Heyet denilen bu grup içinde tanınmış yazar, şair, ressam ve müzik adamları vardır. Katılanlar listesinde o zamanın orta yaşlı yazar ve şairleri yanında, genç edebiyatçılar da bulunmaktadır. 11 Temmuz 1915 başlayan ve gidiş–dönüş hariç 10 günlük bir seyahat olarak planlanan bu ziyaret sonrasında Heyet adına bir beyanname yayınlanır. Kafile İstanbul’a döndükten sonra heyettekilerin yazı ve şiirleri gazete ve dergilerde yayınlanmaya başlar, ancak bu kamuoyunu ve basını tatmin etmez. Harbiye Nezareti de sonuçtan memnun değildir. Bu ziyaretten iki yıl sonra da Harbiye Nezareti Cenab Şehabeddin ve Süleyman Nazif’i Çanakkale’ye davet eder, onların gayretleri de yeterli bulunmaz ki şikâyetler devam eder.  Tüm bu gayretlere ve verilen eserlere rağmen Çanakkale Savaşı’nı, bu sırada görevi nedeniyle binlerce kilometre uzakta, Hicaz Demiryolu hattında bir tren istasyonunda bir gecede hıçkırıklar içinde yazan Mehmed Âkif gibi anlatan olmamıştır. Doğan’ın dediği gibi Mehmed Âkif Çanakkale’yi görmeden yazmıştır ve “Çanakkale Şehidlerine” diye bilinen eser destanî (epik) şiirin emsali görülmemiş muhteşem bir örneğidir.

Türkiye’de en çok bilinen ve ezberlenen şiiri olan “Çanakkale Şehidlerine”nin yazılış hikâyesini de etraflıca inceliyor Mehmet Doğan. Mehmed Âkif’in Safahat’ının altıncı kitabı olan Âsım’ın bir bölümü olan şiirin yazılışı ile ilgili tek bilgi Cemal Kutay tarafından hikâye edildiğini belirtiyor yazar. Mehmed Âkif 1915 yılı Mayıs ayında Teşkilat–ı Mahsusa Reisi Kuşçubaşı Eşref ile birlikte Arabistan seyahatine çıkmıştır. Akif bu seyahatinde Medine’yi ziyaret etmiş ve güçlü bir dini heyecanı yansıtan Necid Çöllerinden Medineye şiirini yazmıştır. Doğan, Cemal Kutay’ın konu hakkında yazmış olduğu “Necid Çöllerinde Mehmed Âkif” kitabındaki olay akışını eldeki bilgiler ile karşılaştırarak şiirinin yazılış tarihini en doğru şekilde tespit etmeye çalışıyor. Yazar bu bölümde bir önceki yazıyla tekrara düşerek görüşlerini ifade ediyor. İnsan okurken, keşke bu iki ayrı yazıyı bir başlık altında toplasaydı da bu tekrarlar olamasaydı düşüncesine kapılıyor. Sonuç olarak Mehmed Âkif her ne şekilde ve ne zaman yazdıysa da, Çanakkaleden binlerce kilometre uzakta, cepheyi görmeden Türk Şiirinin en önemli eserlerinden birini vermiştir.

Mehmet Doğan, bu bölüme, içinde “Çanakkale Şehidlerine” şiirinin de olduğu Safahat’ın altıncı kitabı olan Âsım’ın yazılışının 90 yılında (2014) kaleme aldığı yazıyı eklemiş. Her ne kadar Âsım, Mehmed Âkif’in en olgun eseri, hatta şaheseri de sayılsa bu bölüm kitaba eğreti kalmış. Muhakkak ki Âsım, bir kesim tarafından ülkemizde ideal genç karakteri olarak benimsenmiştir. Kitap halinde ilk baskısı Ağustos 1924 yılında yapılan şiirde ülkeyi kurtaracak, ileriye götürecek gençlik timsali olarak, ahlaklı ve erdemli bir genç olan Âsım ve nesli konu edilmektedir. Yazılışının üzerinden 90 yıldan fazla bir süre geçmesine karşın hâlâ genç kalan bir şahsiyettir Âsım. Yazar, Mehmed Âkif’in Âsım isminin seçiminde bile dikkatli davrandığını ifade ediyor. Ona göre Mehmed Âkif döneminin karamsar havası içinde geleceğe yönelik ümidini Âsım’da ortaya koymaktadır. Âsım yerli, bizden bir karakter olduğu için bugün de yaşamaya devam etmektedir.

Daha önce söylendiği üzere Çanakkale ve Sakarya Türk tarihi için iki hayati savaştır. İlki olan Çanakkale Savaşı ile ilgili destanî bir şiiri Mehmed Âkif, savaşları görmeden yazmıştır. İkincisi olan Sakarya Savaşı sırasında savaşın yaşandığı Polatlı’ya yakın bir yerde, Ankara’da olmasına rağmen bu savaş ile ilgili bir şiir yazmamış, belki de yazamamıştır Âkif. Fakat bana göre İstiklâl Marşı, Millî Mücadelenin henüz bir başarısı ortada yokken, Çanakkale Şehidlerine şiiri ile aynı zeminde yazılmış bir şiir olması hasebiyle, biraz da Sakarya Savaşı için yazılmıştır. Yazarın da dediği gibi Millî Mücadelenin kazanılmasında bu şiirin de payının olduğuna şüphe yoktur. Bununla birlikte Millî Mücadeleden sonra ülkede yaşanan zemin değişikliğini ilk başlarda çok fazla önemsemediyse de, kuvvetli önsezileri olan Mehmed Âkif’e Millî Mücadele ile ilgili şiir yazmasını engellemiş olduğunu belirtiyor Doğan. Burada bir başka soru daha gündeme geliyor: Mehmed Âkif, Sakarya’nın şiirini yaşadığı kırılmışlıklarla yazsa idi, Necip Fazıl’la benzer şeyler mi söylerdi? Mehmet Doğan cevap veriyor: Söylerdi.

Vicdan azabına eş kayna kayna Sakarya.

Öz yurdunda garipsin, öz vatanında parya!

 

Doğan’a göre Necip Fazıl Sakarya Türküsü olarak bilinen bu şiirinde, büyük ölçüde Mehmed Âkif gibi konuşur. Yine yazarın haklı bir tespiti üzere, Mehmed Âkif birçok başka şairin eserlerinde hissedildiği gibi, Necip Fazıl’da da hissedilir. Hissiyat ve tefekkür itibariyle Mehmed Âkif’in bıraktığı yerden Necip Fazıl başlamıştır der Mehmet Doğan haklı olarak. Bu yüzden Sakarya Türküsü’nde Mehmed Âkif tarzı, edası, havası hissetmemek mümkün değildir. Bu nedenle Osmanlı’nın son zaferinin şiirini Mehmed Âkif, Cumhuriyete giden yolda önemli bir yeri olan Sakarya Savaşı’nın şiirini ise Necip Fazıl.

Mehmet Doğan bu bölümün son yazısı olarak, “Mehmed Âkif’le Nazım Hikmet aynı kefeye konulabilir mi?” başlıklı yazısını koymuş kitabına. Keşke bu yazı kitaba hiç alınmasaydı. Bu konu maalesef ülkemiz de uzun yıllardır üzerinde spekülasyon yapılan bir alan. Ne söylenirse söylensin ortak bir payda da buluşulamayacağı da açık. O yüzden böyle bir kitap içinde bu tartışmalara gerek yoktu diye düşünüyorum.

Mehmed Âkif’in Millî Marşları

Yazarın da belirttiği üzere Millî Marş kavramı modern dönemlerde ortaya çıkmıştır.  Fakat modern öncesi dönemlerde de tıpkı bayraklar gibi “ses bayrakları” vardı. Doğan’a göre bunlar modern öncesi dönemlerin “Millî Marş”larıdır. Burada tarihimizden pek çok örnek veriyor yazar. Özellikle Osmanlı döneminde mehterin bu yönde bir etkisi olduğunu ifade ediyor. Mehmed Âkif de, adını marş koymamakla beraber, marş olarak bestelenen bazı şiirler yazmıştır. Balkan Savaşı sırasında yazdığı “Cenk Şarkısı” bunlardan biridir. Bir diğeri de Millî Mücadele sırasında Ankara’da yazdığı “Ordu’nun Duası” başlıklı şiirdir.

İstiklâl Marşı ise Mehmed Âkif’e zorla yazdırılan bir şiirdir sanki. Mehmed Âkif, Millî Mücadele için Ankara’ya davet edilen ilk edebiyatçıdır. O tarihlerde bir nevi resmi yayın organı olarak haftada bir yayınlanan Hâkimiyet–i Milliye gazetesinin 28 Nisan 1921 tarihli sayısı verilen haberde Mehmed Âkif, İslâm Şairi Akif Bey olarak belirtilir.  Bu Mehmed Âkif’in hangi maksatla çağrıldığını çok açık olarak ortaya koymaktadır. Günü geldiğinde de İslâm Şairi Mehmed Âkif’den milletin İstiklâl Marşı’nı yazması istendiği, Mehmed Âkif gibi bir şairin yazacağı metnin muhtevası bilinerek veya tahmin edilerek kendisinden ısrarla talepte bulunulduğunu ifade ediyor Doğan. 

12 Mart 1921 tarihinde ise Büyük Millet Meclisi’nde Millî Mücadelenin en önemli kararlarından biri alınır. O gün Hamdullah Subhi müzakereler devam ederken söz alır ve Millî Mücadelenin ruhunu söyletmek için yazılmış olan şiirler hakkında bir an evvel karar verilmesi gerektiğini hatırlatır. Oylama sonucunda konunun müzakere edilmesi kabul edilir. Özellikle Bolu Milletvekili Tunalı Hilmi’nin karşı tavırlarına rağmen, özellikle Maarif Vekili Hamdullah Subhi’nin desteği ile Mehmed Âkif’in yazmış olduğu şiir İstiklâl Marşı kabul edilir ve tüm Meclis tarafından ayakta dinlenir. O günden bu güne İstiklâl Marşı her okunduğunda onu ayakta dinlemeye devam ediyoruz. Mehmet Doğan bu konu hakkında da gayet ayrıntılı bilgiler veriyor bu bölümde.

Mehmed Âkif, İstiklâl Marşı’nı başarılardan, zaferlerden duyduğu heyecanla yazmadığını açıkça belirtiyor Doğan. Hatta zaferin hayal olarak görüldüğü günlerde kaleme aldığını da ekliyor. İstiklâl Marşı Millî Mücadelenin daha ciddi, görünür bir askerî başarı olmadan yazılmıştır. Yazarın da belirttiği üzere yazıldığında rakibi yoktu, sonradan da bütün çabalara rağmen rakip uydurulamamıştır. Bugünden geçmişe bakıldığında belki o günün şartları, konjonktürü içinde Mehmed Âkif’ten bu şiiri yazmasını isteyenler, ısrar edenler sonradan pişman olmuşlardır sanki. Mehmet Doğan’a göre İstiklâl Marşı dışında en azından iki şiiri daha vardır Mehmed Âkif’in Millî Marş mahiyetinde olan. Bunlardan biri “Çanakkale Şehidleri”ne diye bilinen ve kitapta da ayrıntılı olarak anlatılan şiirdir. İkincisinin ise “Zulmü alkışlayamam” diye başlayan yine Safahat’ın altıncı kitabı olan Âsım’da yer alan şiir olduğunu söylüyor Doğan. Şahsi düşüncem ise ilkinin bu kapsamda değerlendirilebileceği şeklinde, yazarın ikinci şiir hakkındaki değerlendirme ise biraz zorlama gibi geldi bana.

Şairin Mısırdaki Gölgesi

Bu bölümde Doğan, Mehmed Âkif’in zorunlu Mısır hicreti ve oradaki yaşamı hakkında ayrıntılı bilgiler veriyor. Mehmed Âkif’in şiir kitabı Safahat’ın yedinci ve son kitabı olan “Gölgeler” Mısır’da basılmıştır. Gerçi Mısır o tarihlerde bize yabancı bir ülke değildir. Ülkede özellikle üst sınıfta bir hayli Türkçe konuşan bulunmaktadır. Hatta ilk Türkçe gazete de Kahire’de basılmıştır. Burada Doğan hayli zihin açıcı bir soru soruyor: Mehmed Âkif, Türkiye’den ayrılmak zorunda kalmasaydı, onun bu son kitabı veya kitapları (muhtemelen Mehmed Âkif Türkiye’de Mısır’da olduğundan daha verimli bir edebiyat hayatı olacaktı) İstanbul’da basılabilir miydi? Yazarın kitapta verdiği bilgiler ışığında bu soruya maalesef evet diyemiyoruz. Çünkü Doğan’ın ifadesi ile Türkiye Cumhuriyet’ten sonra Mehmed Âkif’in yaşamasına uygun bir ülke olmaktan çıkmıştır.

Mehmed Âkif, Mısır’a daha önce de birkaç kez gitmiştir. Fakat 1925 Eylül/Ekim’inde ise dönmemek üzere gider. Mehmed Âkif’in Mısır’da başta Abbas Halim Paşa olmak üzere dostları, tanıdıkları vardır. Paşa çok takdir ettiği Mehmed Âkif’i himaye etmiştir. Mısır’da başta orada yaşayan Türkler ve okumaya gelen Türk talebeler olmak üzere pek çok kişi ile farklı kesimden insanla tanışır, görüşür Mehmed Âkif. Tüm bunlara rağmen Âkif, Mısır’da rahat bir hayat sürmemiştir. Gurbette olmak perişan hale sokmuştur bir nevi onu. Geçim sıkıntısı da cabası. Geçim sıkıntısı o seviyededir ki üniversitede Türkçe öğretmenliği teklifine karşı cevabı “hamallık yapmaya razıyım” olmuş. Mehmed Âkif’in o günlere dair bilgiler bazı hatıratlarda anlatılır, Doğan bu bölümde onlara da yer veriyor örneklerle. Bu arada Mehmed Âkif’in Mısır’da mealle uğraşırken, şiir üretkenliğinin azaldığını da söylemek gerekir. Yazar, daha önce hep hayatın içinden konuşan Mehmed Âkif’in, bu imkâna sahip olmadığı için, bir içe yöneliş ve ferdi duyuşların şiirinde ağır bastığını ifade ediyor. Bu arada gurbette olmanın verdiği iç sıkıntısı ile yazmak istediği birçok konuya eğilemiyor maalesef. Doğan’ın ifadesi ile koca şair hüzünlü hicret günlerinde hoş hayallerle avunuyor. Öyle şeyler ki, hayali cihan değer!

Mehmed Âkif’in Kütüphanesi

Mehmed Âkif’in Türkçe, Arapça, Farsça ve Fransızca bildiği, aynı zamanda yüksek tahsilini bitirdikten sonra hafız olduğu biliniyor. Hafızlığının derecesini Mısır’da Kur’an meali hazırlarken yükseltiyor; kendi ifadesiyle “demir hafız” oluyor. Tüm bu dilleri muhtemelen kendi kendine okumalar ile ilerletmiş olması akla yatkın olan. O nedenle kitaplarla, kitapseverlerle arası olukça iyi olduğu söylenebilir Mehmed Âkif’in. Ayrıca kendisi bu dillerde ehil birinden kitaplar okuduğu gibi birçok öğrenciye de bu şekilde kitap okuttuğu hatıratlarda anlatılır. Okuduğu, okuttuğu kitaplar arasında Hafız Divanı, Gülistan, Mesnevi gibi kalıcı eserler var. Damadı Ömer Rıza Doğrul, “Onun gibi okuyan adama nadir tesadüf olunur” diyor. Doğu ve İslam klasiklerinin yanı sıra başta Viktor Hugo olmak üzere birçok Fransız yazarı okuduğu da biliniyor. Doğan’ın da sorduğu üzere tüm bu okuduklarından sonra “acaba Mehmed Âkif’in kütüphanesi nasıldı?”. Midhat Cemal’in kitabında da belirttiği üzere, mübalağalı bir kütüphanesi yok Âkif’in. Çünkü sadece kendine gerekenleri, ihtiyacı olanları temin ediyor. Bu yüzden kütüphanesindeki kitapların hepsi okunmuş, yani hakkı verilmiş bir bakıma. İşin ilginci Mehmed Âkif’in kütüphanesinde iki de resim bulunmaktadır: Muhammed Abduh ve Pastör.

Söylendiğine göre gerekli gereksiz okuma, ille de her şeyi okuma diye bir merakı yoktur Âkif’in. Kendisine gerekli olanı, fikir ve edebiyat dünyası için ihtiyaç duyduklarını okuduğunu belirtiyor Doğan. Çok kitap okumak yerine, belirli kitapları sürekli okumayı tercih ediyor. Hatta bir kitabı anlamış olmak için üç dört kere okumak gerektiği görüşündeymiş Mehmed Âkif. Yazarın da belirttiği üzere Mehmed Âkif bir süre Darülfünun’da edebiyat şubesinde Osmanlı Edebiyatı okutmuştur. Bu nedenle okuduğu birçok kitabın bu göreviyle alakalı olduğu da açıktır.

Mehmed Âkif’in vefatından sonra hakkında yazılan bir yazıda şöyle tarif ediliyor: “Çalışma odası pek zengin bir kütüphane idi. Gecelerini hep orada okumakla, yazmakla geçirir; gündüzlerin yarısını şehir kütüphanelerinde, yarısını da mekteplerde; tatil günlerini ise cami kürsülerinde geçirirdi.” Mehmet Doğan’a göre Mehmed Âkif’in Mısır’a ihtiyacı olan kitapları götürdüğünü ve oradan bazı kitaplar temin ederek kütüphanesini oluşturduğu tahmin edilebilir. Maalesef Türkiye’ye dönerken bu kitapların büyük bir kısmı Mısır’da kalmıştır. İnsan tüm bunları öğrendikten sonra düşünmüyor değil: Keşke Mehmed Âkif’in kütüphanesi günümüze kadar gelebilseydi. Okuduğu kitaplar üzerine aldığı notları, şerhleri biz de görebilseydik. Yazık olmuş demekten başka bir şey gelmiyor elden ne yazık ki.

Dursun Bu Hayâsızca Akın!

Mehmet Doğan, kitabın altıncı ve son bölümüne Mehmed Âkif ile ilgili olarak çeşitli vesilelerle yazmış olduğu yazıları almış. Kendisinin de söylediği üzere bu yazıları diğer günlük yazıları ile birleştirebilirdi? Maalesef gazete ve dergilerde yazılan günlük yazıların kısa ömürleri oluyor. Sonradan bir araya getirildiğinde veya konu ile ilgili kitaplara alındığında aynı etkiyi göstermiyor. Burada da aynısı olmuş. Muhakkak ki Doğan, Mehmed Âkif’e yönelik haksızlıklara, saldırılara cevap vermekle doğrusunu yapmıştır, susması da düşünülemezdi zaten. Ama bunları biraz daha süzgeçten geçirseydi, kitabı baştan sona okuyan Atilla Mülayim’in tavsiyesine biraz daha uysaymış demeden edemiyor insan.

Son olarak kitabın tasarımı hakkında birkaç söylemek gerekirse; keşke baskı kalitesi Mehmed Âkif’e yaraşır bir şekilde olsaydı. Kitabın uygun, abartıya kaçmadan birkaç görsel malzemeyle zenginleştirilmesi gayet yerinde olurdu diye düşünüyorum. Ayrıca bazı yazılarda haddinden fazla yazım yanlışı olduğunu görmek beni üzdü doğrusu. Tashihe biraz daha dikkat edilmeliydi galiba. Son sözü ise tekrar Mehmet Doğan’a bırakalım isteseniz: “Düşmanı Âkif olanın dostu kimdir?”

DR. REMZİ TOPRAK

Yorumlar
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.