Mûcibince İcrâ Olunmadığından

Zehra YÜCEL

Hakikat, çok lafa ihtiyaç duymaz. 

Öyle ki gök kubbenin altında söylenmemiş söz de yoktur; ne var ki hemen çoğu vakit kimi meseleler mûcibince icrâ olunmadığından o söylenenlere telmihler, tekrirler muhtemel musîbetin isâbetinden muhâfaza edecektir.

Bu vesîle ile bir milleti ayakta tutan iki ehemmiyetli kurum vardır: biri ana- ata kucağı, diğeri mektep ocağı. İlim ve irfân sahibi olan, olması beklenen eşref-i mahlûkat olan İnsan, bu iki kurumda doğar ve inkişâf eder. 

Her iki mûteber inkişâf merkezinin selâmeti de evvel vakit Yüce Allah’a (c.c.), sonra necip milletimize ve izzet sahibi devletimize emânettir.

Malumunuz, iletişim imkânlarının artması ve söz konusu çeşitliliğe hemen herkesin zorlanmadan ulaşabilmesi insan çok değerli imkânlar sunmakta ise de, insanımızı tehlikelere açık bir zemine de çekmiştir.

Tehlikeler nedir?

Kafa karışıklığı, rûhî çöküntü, okullarda akademik başarının düşmesi, boşanmaların artması, suç işleyen kişi sayısının ve suç çeşitliliğinin artması, duyarsızlık, sebebi bilinmeyen huzursuzluk, mutsuzluk, kaygı, keder, efkâr, kanaatsizlik… Liste ne yazık ki çok uzayacak. 

Bu sebeptendir ki necip milletimizin ve izzet sahibi devletimizin, devlet büyüklerimizin öncelikli tedbiri, teşrîk-i mesâisi söz konusu iki kurum üzerine olmalıdır. Fi’l-hakîka analar babalar ve çocuklar, kadınlar ve erkekler, yaşlılar ve gençler, bütün akrabalık sıfatlarına sahip insanlar, muallimler ve talebeler, hekimler ve hastalar, mimarlar ve mühendisler, yazarlar, şairler, ressamlar, bestekârlar, siyâsetçiler… Ezcümle cemiyet hayatındaki her insanın suyunu içtiği, havasını soluduğu yerdir aile ve mektep…

Peki, yukarıda sadece birkaç örnekle sınırlandırmaya çalıştığımız tehlikeleri doğuran, tehlikelerin beslenmesine zemin hazırlayan haller nelerdir?

Konuşamamamız, iletişim kuramamamız, lisânımızın tabiatından ve fesâhatinden uzaklaşmamız, birbirimize yeteri kadar zaman ayırmamamız ve elbette mânevî boşluk…

İçtimâî hayatta insanların sahip oldukları ayrı ayrı rolleri vardır. Her rolün de ayrı bir dili ve üslubu, iletişim yol ve yöntemi mevcuttur. Roller karıştığında ya da her rolün dil ve üslûbunun hakkı verilmediğinde iletişim sorunları yaşamak, duygu ve düşünceleri tam mânâsı ile aktaramamak işten dahi değildir.

Anne-babalar, evlatlarına onların büyüğü olduklarını hissettirmeli, konuşmalarında, hal ve hareketlerinde tutarlı olmalı ve evlatlarının kendilerini örnek alabileceği güzel bir yaşantı sürmelidir.

“İyi bir anne ve babanın birinci vazifesi analık ve babalık sorumluluklarının bilincinde olmaları, onu yerinde ve zamanında hakkı ile yerine getirmektir”

Yavrularımızla konuşurken, dilin en zarif ve latif şekli ile iletişim kurmalıyız

Çocuklarımız, konuştuğu dilin ses özelliklerini, kelime zenginliğini, ruha işleyen müzikli yapısını en yakınındakilerden almalıdır. Kaba, argo kelimeler asla kullanılmamalıdır. Bu türden kelimeler ve sert ses tonu çocuklarımızın ruhunun nasırlaşmasına sebep olacaktır. Gerek çocukların kendisine, gerekse çocukların dışında üçüncü kişi ya da kişilere karşı kullanılan kaba, argo dil ve üslup anne ve babaların çocuklarının gözündeki saygınlığının zayıflamasına, hatta çoğu zaman yok olmasına sebep olur

Terbiyesi doğru ve tam verilen, iyi huy ve güzel ahlâk ile yetiştirilen evlatlar gerek kendisi ile gerekse dış dünya ile sağlıklı iletişim kurabilen mutlu ve mutluluk kaynağı insanlar olur.

Ana-ata kucağında fikrî ve rûhî temelleri atılan çocuklarımız, mektep ocağında tâlim ve terbiye ile inkişâf etmelidir vesselâm.

Bu yazı toplam 1340 defa okunmuştur.
  • Yorumlar 7
    UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
    Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
    Yazarın Diğer Yazıları
    Tüm Hakları Saklıdır © 2012 Türkiye Yazarlar Birliği | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
    Tel : 0312 232 05 71 - 72 | Faks : 0312 232 05 71-72 | Haber Scripti: CM Bilişim