• İstanbul 17 °C
  • Ankara 12 °C

Mukaddes Uçurum

Mukaddes Uçurum
Mehmet Kaplan Hoca’nın Yunus Emre ile ilgili 70 sene önce Hareket dergisinde yayınlanmış bir yazısı. Çocukluk yıllarının, 1920’li, 30’lu yılların Anadolu’sunun manzarası, o zamanlar bir istasyon olan Sarıköy…

Mukaddes Uçurum

Yunus bir uçurumda yatar. Onun yattığı yere yüksek tepelerden inilir. Gece yarısı, yaylı araba, korkulu yollardan sarsıla sarsıla düşerken, uzaktan, ta derinlerde bir ışık gösterdiler: “İstasyon» dediler, «Yunus'un türbesi onun yanındadır.)

Çocuk gözlerimle oraya baktım ve ürperdim. Kulaklarımda bir efsanenin uğultusu vardı Dağlar, taşlar, ağaçlar ve kuşlar, mânasını bilmediğim bir ilahi söylüyorlardı.

Köye yerleştikten sonra, uçurum, Yunus, istasyon ve ben, birbirimize kaynaştık. Zamanla orkestramıza daha başka sesler de karıştı: Yakıcı yaz güneşinde sıtmadan toprağa uzanmış köylüler gördüm. Toprak yüzlerinde, ruh yarığı gibi ela gözleri daima bir veliyi hatırlatan köylüler. Çatlak dudakları ile güldükleri zaman, taşlar canlanıyormuş hissiyle insanı korkutan köylüler ve akşam güneşi bataklıkta yanarken milyonlarca zehirli sineğini göklere salıveren Porsuk.

Gece, ellerimizde ayran bakraçları, trene çıkardık. Issız Bozkır karanlığında, seyyar, ışıklı saraylar gibi, birden karşımızda duruveren vagonlar bizi büyülerdi. Pencerelerden, uyku içinde donmuş veya bir rüyadan bakar gibi çehreler uzanır, ölü gözler ile soğuk boşluğu yoklar, tekrar, lâkayt içeri çekilirlerdi. Bir şey göremezlerdi. Orada, uçurumun içinde, Yunus’un ve bizim bulunduğumuzu fark etmezlerdi. Nereden fark edeceklerdi? Etseler ne yapacaklardı?

Bu aydın, masal kâşâneleri uzaklarda eriyince, biz yine mağaramıza dönerdik: Kerpiç damlarımıza uykularımıza, uykusuzluklarımıza hastalığımıza ve sefaletimize. Yıllar var, bu uçurumdan nasıl çıktığımı bilmiyorum. Arabalar, evler, istasyonlar, şehirler, mektepler, kitaplar ve insanlar beni uzun bir vadiden geçirdiler. Bu vadide asırlarca yürümüş gibiyim. Bir daha dönmedim.

Bir daha oraya dönmedim. Fakat uçurum benimle her yeri dolaştı. Ne zaman içime baksam, karşıma onun karanlık boşluğu, titreyen istasyon ışığı, Yunus, köylüler ve Porsuk çıkar. Milyonlarca sivri sineğin yüzüme hücum ettiğini hissederim.

Yaylı, tıpkı ilk gecede olduğu gibi, yüksek tepelerden iner, kulaklarımda anne sesiyle söylenen bir efsane uğuldar, dağlar, taşlar, ağaçlar kuşlar, o zaman mânasını bilmediğim, fakat şimdi çok iyi anladığım ilâhiler söyler:

Ben Yûnus-ı biçâreyim,

Dost elinden avâreyim.

Baştan ayağa yareyim.

Gel gör beni aşk neyledi.

Bu uçurum şarkısı beni her zaman ürpertti. Ben onu Yûnus’ün kendi ağzından dinledim. Ben «biçare, başdan ayağa yâre ve dost elinden avare» Yûnus’ü, gördüm. Ben bu uçurum türküsünü, toprak yüzlerinde, ruh yarığı gibi elâ gözleri Yûnusünkinin tıpkısı olan insanlardan duydum.

Bunaltıcı Bozkır öğlesi Porsuk sularını kaynattığı zaman, onlar, toprağa uzanırlar; sıtmalı, çatlak ve yorgun sesleri ile bu türküyü mırıldanırlardı. Harap türbesinde yatan Yûnüs de onlara karışırdı.

Yıllar geçti. Türlü şarkılar dinledim. Mesut evlerin pencerelerinden sızan şarkılar, meyhane şarkıları, ıssız sokaklarda söylenen külhanbeyi şarkıları, güzel kadınların çirkin kadınların, çocukların, yaşlıların, artistlerin ve vatmanların şarkılarını dinledim. Ağlayan, gülen, söğen ve okşayan şarkılar. Fakat hepsi de kulaklarımda kaldı. Ruhuma girmedi. Ama Yûnüsün, Yûnüsların şarkısını hiç unutmadım. Kaç sabah Yûnüs ölmemiş, Yûnüs çoğalmış, köyleri Yûnüsle doldurmuş hissi ile uyandım.

Uyandım, fakat etrafımda şehir vardı. Şehirli vardı. Asfalt yolları pırıl pırıl, apartmanları göklere tırmanan, meydanları, otomobil, kamyon, otobüs, tramvay, dilenci, fâhişe, bey, işsiz, hamal ve talebe ile tıklım, tıklım dolu şehir. Her biri kendi içine kapanmış körler gibi dolaşan insanlar. Kendimi onlar arasında buldum.

Yıllar var, büyük, sonsuz, karışık bir labirentin içinde, çıkacak bir yer bulmak için uğraşıyorum. Zaman zaman içindeki uçurum beni çağırır ve «çıkış yeri benim” der. Haydi, atlayıver, korkma!» Ve kalbim kendi kendine şöyle söylenir: Bir yaylıya binsem, kırbacı elime alsam, atlara «deh!» desem, tekrar geldiğim yollardan geri dönsem, mukaddes uçurumuma insem…

 

Hareket-Nisan 1949 sayı: 26

tarama_20190912.jpgbnkkk.jpg

Bu haber toplam 744 defa okunmuştur
  • Yorumlar 0
    UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
    Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
    Bu habere henüz yorum eklenmemiştir.
Diğer Haberler
Tüm Hakları Saklıdır © 2012 Türkiye Yazarlar Birliği | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz. Sitede yayınlanan yazıların sorumluluğu yazarlarına aittir.
Tel : 0312 232 05 71 - 72 | Faks : 0312 232 05 71-72 | Haber Scripti: CM Bilişim