Murat Erol: Kültürel süreklilikten kültür parçalanmasına

Murat Erol: Kültürel süreklilikten kültür parçalanmasına
Türkiye’de ideoloji çevrelerinin merkezinde olduğu bir kültür savaşı sürüyor, hatta buna yarışı da diyebiliriz.

Kültür meselesinin bu kadar gündeme gelmesinin nedeni siyasal iktidarın üst iradesidir. Bu yüzden kültür meselesini yine siyasetten bağımsız ele alamıyoruz. Kültürün doğal bir mecra, toplumların inanç, ruh ve düşünce dünyasının mücessem hale gelmesi olarak gö-rülmesi gerekir. Kavramsal olarak bir başka tartışma alanı olarak kültürü ele almak mümkün. Hars-kültür karşılaştırmaları, medeniyet-kültür ayrışması, kavram olarak kültürün dil ve ‘kültür’ kaynakları gibi konular bir yerde dursun şimdilik.

Bugün kültür iktidarı konusunun içerdiği belli şablon yaklaşımlar var. Bunlardan ilki, “siz de üretin” deyip kültür ve sanat meselesini salt üretim gösteren ama hedef saptıran yaklaşımdır. İkinci durum olan, meseleyi politik bir yönlendirme konusu yapmak da sorunlu bir yaklaşımdır. Kültür ve sanatı dar ‘elit’in elinde görmek de, bu ‘elit’lerin kendilerinin doğal hakkı ve imkanı olarak görmesi de bir yanılsa-madır. Kültür meselesini bir klişe ama aynı zamanda da bir realiteye uygun ele almak durumundayız. Hem bütünlüğü hem de sürekliliği üzerinden kültürü yorumlayabilir, tartışabiliriz. Hangi taraftan gelirse gelsin ideolojik bakış kendi kodlarına göre bir biçim verme çabası içindedir. Zira ideolojilerin meselesi kendi kültürünü kurmak olduğu kadar, mevcut kültürü araçsallaştırmaktır. Sanat tarihçisi olmasının yanı sıra önemli bir kültür adamı da olan Sezer Tansuğ, “kültür politikası” yerine “kültür iradesi” kavramını önerir. (Tansuğ, Çağdaş Türk Sanatına Yaklaşımlar, Bilgi Yayınevi, 1997, s. 82) Tansuğ’a göre bu politikayı belirleyen bir kesimin kültür sorunlarına yaklaşımı kavra-mın içeriğini doldurur. Oysa kültür iradesi tarihî ve çağdaş tüm sorunları kapsayan bir mesaj taşır. Tansuğ, kültürün bir irade bağlamında değil, politik tercihler bağlamında konuşulduğunu da ifade etmiştir. Sezer Tansuğ’un bir ma-hal/le/de yetişmesine rağmen orayı aşmış olmasında köklü ve gelenekli düşünüyor olmasının etkisi vardı. Bugün ise ge-lenekli düşünüyor olmaktan çok, hem politik hem ideolojik ve hem de ihtiyaç temelli bir yaklaşım egemendir. Bunda elbette üzerinde yürüdüğümüz egemen zihin kurgusunun büyük etkisi bulunuyor.

Türkiye’de genel anlamda siyasetten kültüre, ulustan devlete, devlet kurumlarından toplumsal yapılara kadar geniş bir yelpaze özel bir bakışa muhataptır. İcat edilmiş gelenekler, teamül ve uygulama ‘yaratma’ metaforu üzerinden yorumla-nır. Süreklilik bağlamı bir kenar-da tutulur. Yaratma bir söylem olarak çoğalır ve top-lumu kuşatır, dolayısıyla bir kutsallık halesi oluşur. Türkiye’nin yakın tarihi bu şekilde dokunulmazlıklar ve tartışılmazlıklar arasında gerçeklikler mücadelesi olarak ele alınıyor hala. Kemalist bakış, terse doğru da hareket ederek seküler yanıyla farklı inanç, fikir ve ideolojileri ayartıyor. Bu ayartma öncesinde ve esnasında sürekli bir şekilde haklı çıkma istidadını da ortaya koymaktadır. Farklı ma-ceraların ardından eklektik ve pragmatik söylemin limanına demirleyen Türkiye’nin macera-cı nesilleri kendi geçmişlerine baktıklarında şaşırmaktan kendilerini alamıyorlar.

Birikime kim sahip çıktı

Yeni Cumhuriyet, hem yeniliğini hem de devlet olma vasfını güçlendirmek için geçmişle farklı şekillerde ilişkiler kurdu. Evvelemirde şeklî bir reddi miras ve es-kinin zemmi yanında slogan düzeyinde muasır, çağdaş, ulus gibi kavramlar üzerin-den bir inşaya girişti. Yeni olanın, yeniliğini güçlendirecek en büyük şeklî emare, eski ile hiçbir irtibatın olmamasıdır.

Bu sathî düşünce üzerinden yaratma metaforu, söylem düzeyine indi ve bunun üzerinden bir zihin mimari ortaya konuldu. Diğer yandan genç Cumhuriyet, selefi Osmanlı’nın kimi kurumlarını, yasalarını, araçlarını kullanmaya devam ediyordu. En yalın gerçek, yaratma metaforu üzerinde yürüyenlerin tamamının bir önceki dönemin gençleri olmasıdır. Cumhuriyet, kendini süreklilik üzerinden değil yarat-ma üzerinden kodladı. Bunun nedenleri üzerinde düşünmeye değer. Ancak bir diğer illüzyon konusu durum, Osmanlı’nın kültür sanat birikiminin de Cumhuriyetin kurucu kadrolarının elinde şekillenmeye başlamasıdır. Tabir caizse Osmanlı’nın birikimine ve mirasına yeni elitler sahip çıktı. Bu bir tür dönüşüm ve araçsallaşma anlamına da geliyordu. Yani Osmanlı bitti ama kültürü, sanatı, edebiyatı bir bıçak darbesi ile kesilip atılmadı. Dönemin sanatçıları yeni sistem içinde yaşamayı sürdürüp eserler vermeye devam ettiler. Burada ince ayrı-ma gitmek gerekiyor Cumhuriyet bir anlamda yeni ve sentez kültürü hedeflemiş ve bunun devlet otoritesi ile biçimlenebileceğini öngörmüştü. Bunu hem başardı hem başaramadı. Şehirlerde ve merkezlerde oldu, ancak taşrada ve çevrede bu başarılamadı. Zira son-raki dönemde çevrenin merkeze yürüyüşü ile ilginç bir karşılaşmaya tanık olduk. Diğer yandan sanat ile otorite arasındaki durum, sanat ve edebiyat çevrelerinin otoriteye meyyal tavrı nedeniyle tematik bir kırılmayı getirdi. Ancak bunlara rağmen devam eden, sürekliliğini temin eden bir kültür, sanat ve edebiyatı fark etmek de zor değildir.

Miras ve süreklilik

Bugünden bakıldığında miras ve süreklilik realitesinin anlamı büyüktür. Zira Kemalist atalarının kendilerine bıraktıkları kültür sanat birikiminin üzerine sol, sosyalist ve modernist çevreler oturmuşlardır. Kökünü icad yoluyla başka yerlerde arama çabasına rağmen, yeni devletin genç elitleri doğrudan ve somut olarak muhatap oldukları birikimi göz ardı edemediler. Sonraki nesiller ideolojileşme temayülleri yoluyla farklı sentezlere girdi. Özellikle Kemalizmle göbek bağını koparamayan Türk solu ve türevi çevreler farkında olmadan Osmanlı’nın kültür ve sanat birikiminin üzerinde yürümeye devam etti. Ancak yeni bir şey daha yaptılar. Özellikle sol çevrelerin, ‘yabancı’ sos-yalist-marksist eski-yeni kuramları Türkiye’ye taşımak suretiyle hem mirası dönüştürme, hem merkezi yine Osmanlı-Türkiye dışına taşıma, hem de yeni bir durum kurma imkanı elde ettiklerine dikkati çekmek gerekiyor. Genç devletin kurulması ile kültür sanat mese-lelerine dahli olan dini çevrelerin kamusal alandan çekilmesi, tekkelerin kapatılarak buralarda ortaya konulan sanatın da yer altına itil-mesi genel olarak kültür sürekliliğinin merkezine Batı merkezli modernleşmeci yaklaşımı yerleştirdi.

Bütün bunlar olurken, kamusal görünürlüğünü kaybeden muhafazakar-İslami çevreler 1940’lı yıllarda yeniden görünür olmaya başladık-larında artık çok şey geride kalmıştı. Her şeyden önce geniş insan kitleleri ile buluşmaları artık zordu. 1950’li yıllarla başlayan birinci göç dalgası muhafazakar-İslami çevreye bir yenilenme ve yeniden toplumla buluşma imkanı verdi. 1950, 1980 ve 2000’li yıllardaki göç hareketleri Türkiye’deki yerleşikliğin hala bir düzen çerçevesinde biçim olmadığını gösteriyordu. 1950’den başlayarak yıldan yıla büyüyen bu çevreler yeni dindarlık, yeni din algısı ve yeni siyaset gibi birçok yeni sıfatlı hareketin ve durumun tetikleyici ve kurucusu oldu. Kültür sanat meselelerine İslami-muhafazakar çevrelerin yaklaşımı daha çok edebiyat üzerinden oldu. Zira başta Necip Fazıl olmak üzere öncü isimlerin şiir ve edebiyatın diğer dallarıyla ilgilenmesi bu çevrelerde edebi ilgiyi üst seviyeye taşıdı. İslami-muhafazakar ke-simin siyasetçilerinin şiirle kurdukları ilişki diğer siyasetçi profilleri gibi olmamış, şiire sık sık başvurulan ve söylemi güçlendiren bir işlev yüklemişlerdir. Dindar çevrelerin 2000’li yılların başına kadar dönem dönem maruz kaldıkları baskılar birkaç alana olan ilgiyi sivrilmiştir. Köyden şehre göç iktisadî tutunma yanında kimlik merkezli bir ahlakî tutunma çabasını da içermekteydi. Bu göç dalgalarının değişme-yen iki hedefi bu kapsamda biçimlendi. Dindar muhafazakar çevreler iktisadi gücü merkeze alıp hedeflemeyi kendileri için ayakta kalmanın, mücadeleyi daha iyi yürütmenin bir yolu olarak gördüler. Yine 1950’li yıllarda tohumları atılan ve ancak 1960’ların sonunda görü-nür olan siyasi girişimler de hem araç hem amaç olarak ana gündem olmaya başladı. Dindarların siyasette var olma gerekçeleri hem devletten, hem de siyasetten yedikleri darbelere ve gördükleri baskılara karşı bir savunma kalkanı oluşturmayı amaçlıyordu. Dolayısıyla 1950 sonrası değişen Türkiye’de kendilerine yer bulan şehirlerin yeni sakinlerinin iki ana hedefi oldu, siyasî iktidar ve iktisadî iktidar. Uzun yıllar siyasî iktidar beklentisi olmadan sergilenen çabalar siyasi iktidarın hiçbir zaman hedeflenmediği anlamına gelmiyor. Bu iki ana hedefe şekil veren edebiyatçı öncüler ilgiyi edebiyata çekmeyi başardı. Ancak Osmanlı’dan tevarüs eden diğer sanat dalları ve kültür alanları uzun yıllar bu çevrelerin geneli için ilgi dışı kalırken, söylem düzeyinde birer argüman olarak geleneksel sanatlara atıflar yapmakla iktifa edildi.

Farklı bir açıdan bakıldığında ise karşımıza başka bir tablo çıkmaktadır. Muhafazakarların modernleşme beceresi yanında kök, gelenek ve fikrî konulardaki isteksizlik, ilgisizlik ve kayıtsızlıkları bu çevrelerde ideolojik bakışın teorik olmasa da bir hal-durum olarak pratiklerine yoğun bir şekilde sinmesine neden oldu. Kültür ve sanatın İslamî- muhafazakar çevrelerde uzun yıllar ‘marjinal’ tiplerin dışındaki kitlenin ilgisizliği ile karşılaşması, bu çevrelerde fikrî olduğu kadar siyasî bir derinlik sorunu doğurdu. Bir kültür veya sanat adamının eserlerine bakarken onu bir zihnî kalıba yerleştirme çabası, sanat eseriyle ünsiyet kurmanın önündeki en büyük engellerden birisi oldu. Katı bir ideolojik form taşıdığı halde din vurgusunun yer yer öne çıkması ile “ideolojiler üstü” bir yere yerleştirilmeye çalışılan yeni dindarların din algısının gelenekle olduğu kadar gelenek kuran geleneksel yapılarla da bağının kopması en büyük zihin çökerten gerçeklerdendir.

Algıdaki bütünlük kaybı

İslamî-muhafazakar entelektüellerden ve kültür-sanat ilgililerinden, sahip olunan inançların derinliğinden kaynaklı doğal bir derinlik bek-lentisi oluşabilecektir. Kültürü ve sanat besleyen tasavvufî dünyanın hem terki, hem de bu alanın da modern paradigma karşısında geri çekilmesi çok ciddi irtifa kaybına neden oldu. Zira merkezden çeperlere ve kenarlara doğru itilen bu kesimlerin yerini yeni üretilmiş cemaatik yapılar, fıkıh merkezli düşünen ve konuşan vaizler aldı. Dinî algıdaki bütünlük kaybı ve salt fıkıh merkezli vaazlar ideolojik bakışı beslerken çatışma alanlarını da diri tutmuştur. Diğer yandan muhafazakar kesimlerin belli kültür bölümleriyle hemhal olması yine ideoloji dışı konumlanan hatta bunu aşan şahıslar üzerinden oldu. Cemil Meriç gibi ideolojik kalıplarından taşan buralarda konumlandırı-lamayan bir ismin metinleri, Meriç kadar popüler olmasalar da Sezer Tansuğ, Turgut Cansever, Süheyl Ünver gibi isimlerin eserleri ve metinleri dikkatleri çekti.

Sol-Kemalist çevreler, kendilerinden önceki murislerin Osmanlı’dan tevarüs ettikleri birikimi yeniden biçimlendirirken, merkezini farklı-laştırıp yeni sentezlere girişiyorlardı. Özellikle Avrupalı Marksist ve neo-Marksist çevrelerin kavram fabrikalarından yaptıkları ithaller entelektüel kumbaralarını doldurmaya devam etmektedir. Bugün kültürel iktidar tartışmasına meydan okurcasına üretim merkezli bir bakış fırlatanların tavrı farklı mesajlar içeriyor. İktidarın sahibinin kendileri olduğu özgüveni bu tür meydan okumaları çıkarmaktadır. Kendilerindeki kültür-sanat birikimi ve bunun kökleri ile meydan okunan İslamî-muhafazakar kesimlerin birikim ve kökleri arasındaki uçurum kıyaslanamayacak bir boyuttadır. İslamî çevrelerin ellerinde kesintiye uğramış gelenekler, kendilerine anlatılan İslamî sanatlar anlatıları, siyasî ve iktisadî olarak aşağılanmışlıkları, vuruldukları yerden kalkacaklarında dair inanç ve buna dair hırsları dışında bir şeyle-rinin olmadığını söylemek gerekiyor.

Sonuç olarak sol-Kemalist çevrelerin, kendilerini bir şeylerin (kültürün ve sanatın) sahibi olarak görmekten vazgeçmemekle birlikte, kültür çıktılarının toplum ve millet bağına hassasiyet göstermeleri bir adım olarak değerlendirilebilir. İslamî-muhafazakar kesim de mille-tin ta kendisi olduğu vehminden biraz feragat ederek farklılıkları sindirme çabasına girişmelidir. Aksi durumda kültürel parçalanmalar kültürel savaşlara neden olmaya devam edecektir. O yüzden toplumun her kesiminde ortaya konulan eserleri ve kültür meselelerini bütüncül çerçevede almak durumundayız. Üzerinde en çok sorun yaşanacak temel konu ise merkez ve hedefin neresi olacağı konudur. Merkez derken Batı merkezli düşünmeyi önermeye devam edecekler mi?

@erolmurat

Star Gazetesi 

Bu haber toplam 62 defa okunmuştur
  • Yorumlar 0
    UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
    Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
    Bu habere henüz yorum eklenmemiştir.
Diğer Haberler
Tüm Hakları Saklıdır © 2012 Türkiye Yazarlar Birliği | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Tel : 0312 232 05 71 - 72 | Faks : 0312 232 05 71-72 | Haber Scripti: CM Bilişim