• İstanbul 21 °C
  • Ankara 16 °C

Murat Erol: Yerlilik ve Zaman: Bir Zamansallığa Sahip Olmak

Murat Erol: Yerlilik ve Zaman: Bir Zamansallığa Sahip Olmak
"Yerlilik tartışması bir kimlik tartışması mıdır", sorusu yerlilik üzerinden cevaplanmak istendiğinde "bir yere ait olma" vurgusu ile bir izah ortaya konulacaktır.

TYB Akademi 25 / Ocak 2019

Bu şablon cevabın esasında eksik olmasından dolayı yanlışlığı kolay bir şekilde ileri sürülecektir. "Bir yere ait olmak" ile "bir yerinin olması" arasındaki temel ayrım yerel ile yerlinin ayrımıdır.[1] Bir yere ait olan kişi kültürel özelliklerin tebarüz ettiği kişi, bir yeri olan ise düşüncesine bir merkez tayin etmiş olan kişidir. Biri diğerini yanlışlamaz, birini diğerinin zıddı olarak takdime de gerek yoktur. Zira birbiri ile iç içe geçmiş hal, durum ve kavramları zıtlaştırma ve birbiri ile çarpıştırma düşüncenin kendini yemesi sonucunu doğuracaktır.

            Yerlilik kavramının lafzındaki 'yer', konunun coğrafyaya hasredilmesinde temel bir amil olarak dikkati çekmektedir. 'Yer' ifadesi bütün dikkati kendine çekerken, kendinin hafızasının, tarihinin ve zamanla ilişkisinin de görülmesine engeller çıkarmaktadır. Bu nedenle yerlilik tartışmalarının coğrafya merkezli yürütüldüğünü ancak bunun coğrafya ve vatan bağlamlarına doğru genişlediğini belirtmek gerekir. Mekanla kurduğumuz ilişkinin bu yerindelik çabasına girişmeyi içerdiği de belirtilmelidir. Mekanın dizaynı konusundaki yüksek hassasiyet, insanın siyasal ve sosyal refleksleri konusunda belirleyici olmaktadır. Mekan, ifadesinin şehir, şehirleşme, mimari bağlama doğru genişlettiğimizde meramımız anlaşılacaktır. Mekanı düzenlemek, mekanı yeniden dizayn etmek ve coğrafya ile ruhî bir bağ kurmak anlamına gelirken, 'vatan' kavramına da buralardan vardığımızı söyleyebiliriz. Evrenselcilik epey hırpaladıktan sonra küreselleşme söylemleri, postmodernizm tartışması, mekanın belirsizleşmesine, sınırların anlamsızlaşmasına, vatan'ın bir güvenlik çemberi dışında gereksiz görülmesi düşüncesine de neden olmuştur.

            Yerlilik, mekan ve zamanla kurduğumuz ilişkinin bir sonucudur. Siyasallaşan, kültüralist bir tavır alan ya da pragmatik eğilimler ile yol tutan milliyetçi söylemin yerlilikle kurduğu ilişkinin sahiciliği zaman içerisinde ortaya çıkmaktadır. Yerlilikle kuracağımız en sahici bağ, zaman ve mekanın birikimiyle ve realitesiyle bir bağ kurmak ve bunu taşımaktır. Bu da geçmişe doğru genişleyen bireysel ve toplumsal hafızaya doğru bir hareket kadar, şimdiki zamanda yatay bir hafıza hareketini, gelecek zamana doğru ise yine farklı bir dikey hareketi içerir. İnsan kendi hafızasının olduğu kadar toplumu ve millet hafızasının da hasılası ile yürür.

            Yerlilik, mekanla mücessem hale gelmek ve getirilmek gibi görünse de, aynı zamanda bir o kadar da zamanlama ve zaman meselesidir. Zaman meselesidir, çünkü zamanın tarih olup bilgiye dönüştüğü yerde bir inşaya da girilmiş olacaktır. Bu inşa genetik bir zihin kimliğine doğru yol alabileceği gibi, epistemolojinin köklerinin olduğu bağlamsal bir gerçek olabilecektir. Zamanlama meselesidir, çünkü insan, çoğu zaman bedenen yaşadığı zamanın içinde yer alma zorluğu taşımaktadır. Kendine özgü zamanı ile yataydaki zaman arasında ilintinin kopması insana sürekli geçmişe doğru (nostalji) veya sürekli bir geleceğe doğru (hayal) hareket sağlar. Bu da bir zaman kayması ve kaybı neticesini doğurmaktadır.[2] Zamanının insanı olmak kendi zamanıyla, toplumun ve takvimle ölçülen zaman arasındaki yakınlıkla ilgilidir. Burada yerlinin zamanı bir merkez olarak şimdiki zamandır. Sürekli değişen şimdiki zaman, geçmişin bilgisini, bakışını, tecrübesini bilinçle veya olmadan yüklenebilme imkanına sahiptir. Yine merkez olarak şimdiki zaman geçmişin getirilerini de yüklenerek bir gelecek zaman kurma yoluna doğru ilerleme imkanına sahip olur. Burada kurucu sıfatı taşıyan olarak zamandan bahsetmiyoruz, insan inancı ve düşüncesi olmasa, zaman bir boşlukta akıp giderecektir.

            Bu zamana kadar yerlilik ile zaman bağlantısını daha çok zamanın hafıza taşıyıcılığı üzerinden anlattık. Mekanın ve zamanın hafızası, insana coğrafya/vatan bağlamı ile tarih üzerinden gelmektedir. Zamanın hafıza taşıyıcılığı tarih üzerinden olmuştur. Tarih, zamanın insan bilinci ve iradesinin en belirgin olduğu noktalara odaklanmamızdan doğmaktadır. Bir anlamda zamanın, insanın farkındalığına açık olan ve iradesi ile belirginleşen kısmına tarih diyoruz, geçmişin tamamı zamansal bir geçmiştir, tarih değildir. Günün insanı zamanın bir noktasını fark ettiğinde burası artık tarih ilminin konusu olacak, tarih burada tezahür etmiş olacaktır. Tıpkı mekan ve coğrafya ilişkisinde olduğu gibidir bu ilişki. Coğrafya insan olsa da olmasa da bir yer unsuru olarak vardır. Ancak coğrafyaya insan eli değdiğinde veya insan orada artık mukim olduğunda mekanlaşma süreci gerçekleşir. Mekanın siyasallaştığı alan ise vatan'dır.

            Yerliliğin bu kadar çok konuşulduğu, ama siyasal tartışmaların ve güvenlik paradigmasının bir nüvesi olmasının ötesine henüz taşınamadığını da özellikle belirtmek gerekmektedir. Yıllardır dar alanlarda ele alınıp tartışılan konu, kitleselleşme ile birlikte farklı bir anlam katmanı üzerinden tartışılırken, geç de olsa belli çevrelerden entelektüellerin de tartışma sürecine dahil olduğu belirtilmelidir. Yerliliğin, karşıt fikirli insanları birbirini temyiz ettikleri bir merci olarak görmek, konumlandırmak veya bu yönde bir duruma yol açmanın doğal olarak düşünce anlamında bizi bir yere götürmediği son derece açıktır. Yerliliğin bu anlamda silaha dönüşmesi, dönüşecek bir potansiyele sahip olması, uzun yıllardır entelektüel mahfillerde eleştirileri göğüsleme anlamına "yerlilik iddiası" karşısına "yerli olmamak ithamı" ile bir hareket doğurmuştur. Son dönemde mahfiller genişlese de yerlilik tartışmasını bizim uzun zamandır üzerinden düşündüğümüz ve yazdığımız zaman, mekan, bağlam, hafıza, gelenek gibi konular üzerinden ele almak hala tam olarak başarılmış gözükmemektedir. Yerliliğin kitlesel bir tartışma olması, entelektüelleri kendi mahfillerinde kalarak konuyu ele almaları neticesiyle değil, aksine zemin değiştirerek popüler tartışmanın tarafı olma neticesi ve bu çerçevede bir rol üstlenmeleri ile devam etmektedir. Popüler siyasal yerlilik tartışmalarına katılarak, yerliliği tartıştığı zannına kapılmak ne yazık ki sadece bir zaman ve emek kaybıdır.            

            Yerliliğin mekan, coğrafya, vatan bağlamları açısından doğal okuması kadar, bir diğer okuma yolu da zaman ve tarih bağlamında bir okumadır. Bu yazı kapsamında zamanla ilgili tartışacağımız konu, zamanın hafızaya bir taşıyıcılık yapmasını biraz geri alarak, zamanın insan, toplum/millet, coğrafya/mekan/vatan ve son olarak devlet bakımından özgünlüğü olacaktır. Zamansallık konusunu, bir hafıza araç ve yolu olması bağlamı dışında ele alarak, özgün zamanlar meselesini izaha çalışacağız. Yine bağlamda zaman kaybolması, düzleşmesi gibi konulara da modernlik, küreselleşme ve kapitalizm bağlamında tarihsel süreçler açısından da bakmaya çalışacağız.

II. Zaman(lar)a Bakmak

            Binlerce yıllardır üzerinde düşünülen 'zaman' kavramı, zamanın mahiyeti ve etkileri vb. konuların uzun zamandan bu yana, yine neredeyse sadece Batılılar'ın gündeminde olması oldukça manidardır.[3] Esasında İslâm düşünce geleneğinde zaman meselesi hem sufiler, hem kelamcılar, hem de felsefecilerin nezdinde önemli bir başlık olmuştur.[4] Fakat belli bir dönemden sonra sadece değinilip geçilen, vakit kavramı ile açıklanan, sonra takvim ve saatle mühürlenen bir mesele olmakla kalmıştır. Zaman üzerine yürütülen tartışmalardan çok zamanın etkileri bağlamındaki tartışmaları öne almayı tercih ettiğimiz için, terminolojik tartışmalara yer vermeyeceğiz. Bu nedenle zaman'a bakanların değil, zamanın etkilerine bakanların çerçevesinde bağlamı kuracağız.

            Max Weber'in "modernlik Gök'le Yer arasındaki ittifak ve birliği ortadan kaldırır. Bu da dünyanın büyüsünü bozar ve sihri yok eder ama aynı zamanda da akılcı kozmolojileri kırar ve gerçekten de nesnel akım egemenliğine son verir."[5] sözü Batı'da gerçekleşip tüm dünyayı saran sorunu özetler gibidir. Yerle gök arasındaki ittifak insanlar için bir uyum ve ferahlık içeren hayat demekti, bu uyumun verdiği huzur büyüsü bozulmuştur. Aklın sınırları dünyanın sınırlarını da daraltmıştır. Batı, yüzlerce yıllık zengin düşünce mesaisini alıp farklı iktidar alanlarının tahkimine araç kılmıştır. Modernlik bir yaşam biçimi olarak olduğu kadar bir düşünme biçimi olarak da dünyanın tüm özgünlüklerini bir orta yol üzerinde düzlemektedir.

            Yeni dünyanın zaman kurgusu tek tip bir zaman kurgusudur. Bu zaman kurgusu net olarak bölünüp parçalandığı için toplumsal işleyiş, ekonomik girişimler ve hatta siyasal hareketlenmeler bir kontrol edilebilirlik taşımaya başlamıştır. Zaman ve ekonomi, zaman ve siyaset, zaman ve savaş gibi sayısız başlık bir kurgunun neticesinde artık öngörülerin iktidarına yol açarken, bu öngörüler kesinlik derecesine de yaklaşmıştır.

            Zamanı işleyen, zamanı düşünen bir düşüncenin elbette büyük kazanımları olacaktır, üstelik bu kazanımlar farklı sahaların tamamında olacaktır. Sadece ekonomi değil, kültürel ve siyasal etkinlik de bir sistemin hareket sahası içindedir. Batı modernliği kendi siyasallığını kurarken, felsefesini de yeniden inşa etmiştir. İşte bütün bu süreç, aynı zamanda bir zaman kurma sürecidir. Batı 17. yy'dan itibaren dünyanın saat kulesini kendi meydanında inşa etme çabasına girişmiş, bunu da başarmıştır. Batı modernliği, yeni bir bakış ve zihin çalıştırma biçimi olarak artık neredeyse tüm dünyaya nüfuz eder hale gelmiştir. Sennett bu durumu şöyle tasvir eder: “Kentin ortasında, bir binanın yüksekte bir yerine yerleştirilen kamusal saat, farklı bir disiplin düzeni yarattı. Bu saatler ilk önceleri, manevi ritmin değil de bedensel fonksiyonların düzenlenmesinde kullanıldı; insanlara ne zaman yatacaklarını, ne zaman kalkacaklarını, ne zaman yemek yiyeceklerini ve ne zaman dinleneceklerini bildiriyordu. Bu, sonuç olarak, insan bedeninin ekonomik ızgaraya tabi tutulmasıydı.”[6] Zaman, bir yaşam tarzı ve dünya tasarımı olarak bir araçsallık yüklenmiştir böylelikle.

            Felsefi olarak postmodern yönelimlerin ve tartışmaların orta aşamasında yeni teknolojilerin de mekan algısı üzerinde farklılık doğurduğunu ayrıca belirtmek gerekmektedir. Günümüz dünyasında sanal/dijital ortamın kapladığı yer, gerçek yer ve mekanlara gerek bırakmayacak derecede etkindir. İki yüzyıllık zamansızlaşmaya, son 30-40 yılda hızlı bir mekansızlaşma eklenmiştir. Dünyanın genel olarak yapısı, bütün bu mekanizmayı kuranları murislerinin çalışmaları ile bu büyük kurgunun nesnesi olanlardan oluşur hale gelmiştir. Bauman bunu "birinci dünya" ve "ikinci dünya" olarak ifade eder.[7] Bauman'a göre "Birinci dünyanın sakinleri zaman içinde yaşarlar; mekan onlar için önemli değildir, çünkü her mesafe anlıktır. (...) ikinci dünyanın sakinleri ise mekân içinde yaşarlar: Zamanı zapteden ve sakinlerinin kontrolü dışında tutan, ağır, daim, dokunulmaz mekan içinde. Onların zamanı boştur; onların zamanında "hiçbir şey olmaz." Yalnızca sanal zaman, yani TV zamanı bir yapıya, bir "zaman cetveli"ne sahiptir; geriye kalan zaman tekdüze tiktaklardan ibarettir; gelir geçer, hiçbir talebi yoktur ve görünür hiçbir iz bırakmaz." Bauman'ın cümlelerinde dikkat çeken bir durum daha karşımıza çıkmaktadır. Mekan'da değil ama zamanda olan kazanıyor. Zamanı kontrol eden, mekanı da kontrol edebiliyor. Giddens'a göre "zamanın boşaltılması", "uzam'ın boşaltılması" için büyük ölçüde ön koşuldur; böylece, birisi öbürü üzerinde nedensel bir önceliği taşır. "Boş uzam"ın gelişimi ise uzam'ın yöre'den[8] ayrılmasıyla anlaşılabilir.[9]

            Touraine, modernliğin, aynı zamanda hem doğal, hem de tanrısal olan, hem akıl karşısında saydam hem de yaratılmış olan kutsal dünyayı sekteye uğrattığını söyler. "Onun yerine, son erekleri insanın artık ulaşamayacağı bir dünyaya göndererek, akla ve dünyevileşmeye ait bir dünya koymamış; gökten yere inmiş, insanlaşmış bir Özne ile teknikler tarafından kullanılan bir nesneler dünyası arasındaki ayrılığı dayatmıştır. Tanrısal iradenin, (...) akılcılaştırma ile öznelleştirmenin ikiliğini koymuştur."[10] Zihindeki kırılma tam da burada gerçekleşmiştir. Tanrısal alanın sınırlarının bozulması, dünyaya taşıyan dünyevi özne giderek araçsallaşmaya başlamış, bu araçsallık dönemlere göre onun alanını genişletip daraltmıştır.

            Bauman'ın iki dünya tasviri aynı zamanda büyük bir yok oluş tasviridir. Birinci dünya insanlarının durumuyla ilgili olarak, gelecekleri kadar geçmişlerinden yalıtılmış olmaları, daimi bir şimdide yaşamaları, hep meşgul olarak "zaman darlığı" çekmeleri gibi özellikleri öne çıkar. Karşı dünyanın umutsuz insanları ise bol, gereksiz, boş ve içini dolduracak bir şey bulamadıkları zamanın yükü altında ezilirler, zamanlarında hiç bir şey olmaz, zamanı kontrol edemezler, çalışma hayatının suratsız ritim zamanına tabi olarak saatle başlar saatle bitiren ataları gibi zamanın kontrolünde de değildirler: "Zaman onları yavaş yavaş öldürürken, yapabilecekleri tek şey zamanı öldürmektir."[11]

            Son derece verimli bir düşünce serüvenine sahip olan İngiliz sosyolog Giddens, modernlik öncesi dünyada zaman-uzam farklılıklarının olduğunu ve bütün toplumların kendi zaman hesap araçlarına sahip olduklarını işaret eder.[12] Geleneksel toplumlarda zaman hesabı daima uzamla bağlantılı yapılıyordu, bunlar genellikle kesinlikten uzak ve değişkenliği yüksek hesaplardı. Geçmiş günün tarihi toplumsal ve bölgesel olaylar üzerinden işaretlenirken, "ne zaman" sorusu neredeyse evrensel bir şekilde "nerede" veya doğa olayları ile cevaplanırdı. Bütün bu farklı toplumsallıklar, Giddens'a göre 18. yy. sonlarında mekanik saatin icadı ile zamanın uzam'dan ayrılması ile son bulmaya başladı.[13] Böylelikle 'boş zaman' için günün saat dilimlerinin kesin olarak belirlenmesi, yeni bir yaşam tarzını getirdiği gibi yeni bir toplumsallığı da yıldan yıla inşa ederek, bir kaç yüz yıl içinde mekaniği aynı dünya toplumu haline getirmiştir. Diğer yandan bir insanın başkasını, bir toplumun da başka bir toplumu anlamasının, tanımasının, iletişim kurarken tanımadan kaynaklı güven unsurlarından en önemlisi kaybolmuştur. 19. yy.'ın sonlarında bile aynı devletin farklı bölgelerinde bile farklı "zamanlar" varken, zaman, coğrafya ve mekandan bağımsız hale gelmeye başlamıştır.[14]

            Günlük, haftalık, aylık ve yıllık ibadetlerin vaktinin belirlenmesi, zamanı belirleme konusunda Müslümanları diğer toplumlardan öne çıkarmıştır. En başta günlük ibadetlerin (namaz gibi) vakitlerinin belirlemesi, neredeyse kesin hesap dahilindedir. Elbette baktığımızda beş vaktin bir yaşam biçimi ortaya koyan bir dilimleme olduğunu söyleyebiliriz. Başka bir dine inanmış da olsa bir insan, bu vakitlerle günün hangi diliminde olduğunu tespit edebilir. Yaşadığı toplumun parçası olması, yaşadığı toplumun zamanına dahil olmasıyla doğrudan bağlantı taşımaktadır. Zaman kavramının ilk Müslüman toplum tarafından başlı başına yeniden tanımlanması nedeniyle[15] zaman ölçümü ayrı bir önem kazanmıştır.

            İslâm toplumlarının merkeziliğini yitirmeye başlaması doğal olarak yaşam tarzlarını ve toplum hayatını da etkiledi ve değiştirdi. Bu doğal olarak zaman ile kurulan bağların da değişmesi demek oldu. Batı'nın kendi zaman tecrübelerini, kendimize tatbik etmek farklı bir çelişkiler sarmalı oluştururken, kendi zaman dizilimimiz de karmaşıklaştı. Yani bugün içinde zaman ile kurduğumuz, şimdiki zaman ile kurduğumuz sahih ve sahici olmayan ilişki, bir yandan bizi belli tarih anlatıları üzerinden nostaljiye çekerken, diğer yandan ise kendi mevcut gerçekliğimizle ilgili olmayan gelecek hayalperestliğine doğru ittirmektedir.

            Günlük olaylara verdiğimiz tepki şimdiki zaman tepkisi olmayabilmekte, birden geçmiş bir tepki veya söz ya da yaklaşım biçimi ortaya çıkabilmektedir. Tersi bir durum da söz konusu olabilmektedir, gelecek zamana sakladığımız sözler veya gelecek zaman hayalleri şimdiki zamanın katı gerçekliğine bürünüp bir şimdiki zaman yataylığına doğru genişleyebilmektedir.

III. İnsan ve Zaman

            Bizatihi zamanın mahiyeti üzerine düşünmek bizi fizik bilimi alanına götürecektir. Ancak biz, zamanı anlama biçimi olarak daha çok zamana tezahürleri üzerinden bakmayı tercih edeceğiz. Zaman, insanda ve mekanda görünür hale gelir ve anlaşılmak için adeta cisimleşir.

            Üst zaman ya da küllî zaman diyeceğimiz ve müdahaleye kapalı zaman akışının altında insanların her biri ayrı bir zamanın içerisindedir. Görecelilikten çok, zaman dediğimiz olgunun insan bedeni, ruhu ve düşüncesinde farklı etkiler oluşturmasıyla ilgili bir durum söz konusudur. Her beden ve ruh biricik olduğu için, zaman da o biriciklik üzerinden şekillenip etki doğurur. O halde her insan, var olan bir zamanı, kendi bedenî, ruhî ve fikrî meziyetleriyle dönüştürüp kendine mahsus kılar. Zaman bu defa insanın bedeninde görünür olurken, ruha ilişkin durumlar da zamanın kendisini gösterme çabası olarak okunabilir; yine düşünce de zamanın kendini gösterdiği bir alan olarak görülebilir.

            Zaman, düşüncede ve ruhta kendini gösterirken bunun sadece bir "ilerleme" mantığı çerçevesinde görülmemesi gerekir. Zaman bu bakımdan düz bir çizgi yapısına değil, sarmalları olan bir yapı arz eder. Bu nedenle bu sarmallar bazen ileri götürebilirken, bazen de geri savurabilir. Zamanın istisnasız çizgisellik şeklinde kendini göstermesi bedende olmaktadır. Ancak takvimsel zamanın her bedende farklı bir yaşlanmaya neden olması bir doğal kabuldür.

            Bizim takvimler ve saatler yoluyla hatta vakitlendirerek yapmaya çalıştığımız şey, zamanı kendimize göre anlaşılabilir, hesaplanabilir, tarihlenebilir ve öngörülebilir hale getirmektir. İnsan kendi zamanını yaşar. Kendi ruhunun, düşüncesinin, bedeninin zamanını yaşar. O nedenle insan düşüncesi, çağdaşımız olan insanlarla o kadar çok benzer etkilere rağmen, hatta giderek tek tipleşme eğilimine rağmen, ileri ve geri gidişlerle kendini ortaya koymaktadır.

            Her insan, bedenen yaşadığı çağının olduğu kadar, bizatihi sahip olduğu zaman akışının yani kendi zamanının da adamıdır. Her insan önce kendi zamanında konuşur, kendi zamanı ile toplumunun zamanı ve ölçülen zaman arasında bağlar kurmaya çalışır. Her üç zaman arasında eşleşmenin fazla olması çabasının tam da yerlilik meselenin zaman boyutunu kuruduğunu söyleyebiliriz. İnsan teki, kendi zamanı ile zamansal olarak gelecek, geçmiş ve yatayda şimdiye doğru hareket ederken, kendi toplumunun/ milletinin zamanı ile intibakı ona bu toplumunun zaman olarak gelecek, geçmiş ve yatayda hareketine senkronize olmasını sağlar. Bu senkronizasyon ona zamanın diğer imkanlarını ve farklı tecrübelerini getirecektir.

            Yerlilik ne kadar mekan meselesi ise, bir o kadar da zaman meselesidir. "Zamanının insanı olmak", zamanının katmanlarına sahip olmakla ilgilidir. Zamanın bizim hafızamıza etkisi, sadece düşüncelerimize değil aynı zamanda düşünce biçimimize etkisi, toplumsal anlamda zamanın getirdikleri ile oluşur. Bu bir bilinç değildir, bu farkında olunduğunda farklı imkanlar sağlayacak, farkında olunmadığında refleks olarak kalacak bir bağlam inşasıdır. Kendi özgün zamanı ile toplumunun özgün zamanı arasındaki bağ üzerinden insan yerliliğini de ortaya koymuş olur. İnsan, toplum ve devlet zamanları arasındaki ilişkisizlik, belli kopmalar neticesinde düşüncede zemin ve zaman kaybı doğurmaktadır. Çünkü zaman insanın kendisiyle, toplumuyla, devletiyle bir iletişim aracıdır.

            Bergson "başka başka şahısların veyahut başka başka anlarda aynı şahsın başka başka cümlelerde söylediği kelime, kendi aralarında zamandaş ve mutabık olmayan birtakım fonogramları vereceğini" söyler. [16] Anlaşmak, 'anla' kökünde kalmaz daha da köke yani 'an' köküne götürür. An'laşma, an'da mutabık olmak gibi bir yere götürür bizi. Her anlamın bir zamansallığı vardır, o zamansallık muhatapta ne kadar karşılık bulursa o kadar anlaşma olmuş olur. Muhatabın bizden sadır olan anlam'a ilişkin olarak tam'lama yapabilmesi için bir zaman boyutu da gereklidir. "Ne zaman" sorusunun cevabının burada saklı olması kadar, bizden sadır olan sözün, düşüncesi, düşüncenin anlam'ı, anlam'ın bağlamı, bağlam'ın zaman'ı büyük bir anlaşma eyleminin ortasında otomatik bir işleyiş sunar. Gündelik anlaşma dili bunun üzerinden yürürken, anlam'la derinlikli bir ünsiyet çabası katmanlarının her birinin ayrı ayrı ele alınmasını gerektirecek bir düşünce çabasına girişmek olacaktır. Söz'ün arkasındaki dizilim bizim için sadece bir anlam'a varmak değil, aynı zamanda muhatabımızı tanımak ile ilgilidir.

Tanımak anlamayı, anlamak tanımayı sağlar. Muhatabımızı tanıyor olmamız onu an'lamamız için büyük imkanlar sunmaktadır, zira söz ve anlam'ın katmanları birer birer karşımızdadır, bilmediğimiz bir boyut olduğunda ancak o zaman bütün bilinenleri ortaya koyar bu öngöremediğimiz bilinmeyenin nasıl oluştuğunu anlamaya çalışırız. Anlam'ın zaman boyutu olduğunda en düz anlamda bir olayın ne zaman olduğu, bir olgunun ne zaman oluştuğu bilgisi eksik kalır ki, bu büyük bir eksikliktir. Zaman ve mekanın silikleşmesi, giderek yok olması her şeyden önce (yani kimlik'ten, siyaset ve ideolojiden önce) anlam kaybının oluşmasını, anlamın eksilmesini doğuracaktır. Anlam'ın öz'ünü sarmalayan ve anlam'ı anlaşılır kılan katmanların birer birer kaybı sadece anlam'ın eksilmesine neden olmaz, bunun ardı sıra yeni bir anlam inşasını da getirecektir. İnsanların zamanları, anlam'ın zamanıdır. İnsanların kendi özgünlüklerinin bir uzantısı olan zaman aradan çekildiğinde, insanın hem kendini anlama/ anlamlandırma, hem de başkasını anlama/ anlamlandırma eylemi yarım ve eksik kalacaktır. O halde anlam'ın yeniden biçimlenmesi bir zihin biçimlenmesine de neden olmaktadır. Zihin yeni bir anlamla ilişki kurduğunda onun katmanlarıyla doğal bir ilişki halindedir. Bu doğal ilişki o kadar doğaldır, o kadar otomatik, o kadar refleksif bir şeydir ki, arkasındaki belki bin yılı, belki yüzyılı göremeyiz. Çünkü bu pratik geçişkenlik, anlam'la hem an, hem zaman, hem mekan, hem de hafıza gibi bir çok katmanın sonsuz hızla geçilip öz'e ulaşılmasını sağlar. İki anlam'ın karşılaşması bu şartlarda bu katmanlar yoluyla an'laşmak olarak yeni bir yer oluşturur.

            Modernizm verili ideolojik kalıplara sığmayan, aksine onları da üreten bir zihin hareket biçimi olarak tebarüz ederken, küreselleşme ise bunun hem öncü birliği, hem de hasatçısı oldu; bunlar yoluyla epey bir zamandır insanların ve toplumların kendileri olma özellikleri sağlayan bağlamlara saldırılıyor. Her toplumun olduğu kadar, her insanın da kendine özgü neyi varsa terke zorluyor. Modernizm bir zemin inşası iken, küreselleşme modernleşmenin bir aşaması olarak kendi zeminini terk etme sürecidir. Bu bakımdan insanın ve toplumun nerede durduğu, neyi duyduğu, ne zamanı yaşadığı önemsizleşir, silikleşir. Bu da bir kimlik inşası olarak, yeni bir inşaya açık hale gelmektedir. Bu nedenle küreselleşme, güçlünün güçlü olmayanları kendisine benzetmesidir. Kozmopolitizm sadece vatan, mekan, coğrafya yönünde değil, zaman ve tarih yönünden de ilerliyor. Sadece mekansal bir özellikleri ve özgünlükleri yeniden biçimlendirip başka bir alana eklemlemiyor, aynı zamanda zamansal özgünlükleri de biçimlendirip başka bir alana eklemliyor.

            Modernleşme süreci bir inşa süreci olarak insanların zihnen terke zorlandığı bir süreç oldu. Küreselleşme ile bu zihinsel göç tamamlanmış oldu. Egemenin aygıtları, her zaman cezbeden varlıkları ile sömürdü insanlığı. Bu teknik aygıtsal süreçlere dahil olmanın bir itibar meselesi haline getirilmesi, zihnen modernizmin iğfaline hazır hale gelme meselesi oldu aynı zamanda. Zihinsel hazırlık göçe hazırlık mesabesinde oldu. İnsanlara kendi zamanlarının, mekanlarının, inançlarının, milliyetlerinin, renklerinin, doğdukları yerlerin, konuştukları dillerin itibar katmayıp aksine aşağılanma nedeni olduğu inancı yerleştiğinde zihinsel göç başlamış demektir.

            Birinci olarak başlıklandırmamızı yapabiliriz; kendi özgün zamanlarımızı terk ederek başka insanların başka zamanlarına dahil olma çabamız neticesi kalmaya mahkumdu nitekim oldu. Sentetik bir zamanı küreselleşme ile dünya insanları olarak giyindik. Kültürümüz, tarihimiz, inancımız, geçmişte yaşadıklarımız, bireysel özelliklerimiz gibi sayısız mesele önemsiz hale geldi ve sentetik bir zamanı kuşanmış olduk.

            Zamanla kurduğumuz karmaşık bağların dökümü yaptığımız "insan ve zaman"ın iki meselesi olan zaman ile yanlış bağ konusuna gelebiliriz. İnsanın şimdiki zamanla kurduğu karmaşık bağ onu farklı eylem biçimlerine götürür. İnsanların genel ekseriyeti -kendi zamanını da kaybettiği için- şimdiki zaman içerisinde, yaş, ekonomik ve sosyal olarak sahip oldukları, inanç gibi farklı nedenlerle ya geçmişe sürekli dönüş yaşarlar ya da geleceğe doğru kaçarlar. Bunların kendi zamanlarıyla bir çatışma hali yaşadığını, ama görünen kısmıyla memnuniyetsizliğin gerekçe oluşturduğu söylenebilir.[17] Bütün bunların dışında bir de ne geçmişin ne geleceğin olduğu bir hayatı yaşarlar, gündelik ilişkiler, çalışma hayatı, bedensel ihtiyaçlar çerçevesinde yalnızlaşan -Bauman'ın dediği gibi- ölümü bekleyen insanlar grubu da azımsanmayacak orandadır. Zamanın farkında olmak, zamanın kıymetini bilmek, zamanı kıymetlendirmek gibi uzayacak diskur başlıkları anlamsız değil, hem de çok anlamlıdır. Kundera "şimdiki zamandan gözlerimiz bağlı geçeriz. Çok çok yaşamakta olduğumuzu sezebilir ve tahmin edebiliriz. Ancak daha sonraları, gözlerimizin bağı çözüldüğünde ve geçmişi incelediğimizde yaşamış olduğumuz şeyleri kavrar ve onların anlamına varırız." diyor.[18] Kendi zamanıyla kuramadığı bağı, geçmişle veya gelecekle kurmaya çalışıp onu da başaramayan insanlar topluluğu bugün sadece Türkiye'nin değil dünyanın birçok tarafında çoğunluktadır. Zaman açısından ölü diyebileceğimiz, gömülmeyi bekleyen insanlardır bunlar.

            Zamana ve zamanına karşı körleşmek bir tarafa, Pierre Bourdieu'nun ifade ettiği bir tür mühendislik de devreye girer. İnsanların bireysel anlamda zamana karşı cingözlükleri, devletlerin ve büyük plan sahibi olanların mühendislik çalışmaları diyeceğimiz bir çabadır bu. Geleceği tasarlamak için, şimdiki zamana tutunmak gerekir. Ya da şimdiden tarihi yazmaya yeltenirler, geleceğin tarihçilerini daha şimdi'den tahakküm altına almaya çalışırlar. Ancak bu kez sorun, bireyin kendi şimdiki zamanına tutunması gerekir. Bourdieu'nun dediği gibi çağdaş bireylerin pek çoğu, belki de çoğunluğu için, "şimdiki zamana tutunmak" sarsak biçimdedir, hiç mevcut değildir.[19] Zaman güvenliği şeklinde bir kavramsallaştırmayı tam da burada kullanabiliriz.  Bauman'a göre, güvensizlik sürekli hale geldiği ve böyle görüldüğü zaman, gelecek planları geçici ve değişken hale gelir. Kişi şimdiki zamana ne kadar az tutunmuşsa, 'geleceği' o kadar az tasarlayabilir.[20]

            Şimdiki zamanla kurduğumuz bağ, bir gömülme, öncesizlik ve sonrasızlık halini almışsa bu bir sorundur. Şimdiki zamanı gelecek mühendisliğinin yapıldığı bir gereksiz bir dönem olarak görmek ise başlı başına ayrı bir sorundur. Şimdiki zamanı geçmişi yeniden üretmek, biçimlendirme ve gerçeğini pragmatik yollara araç kılmak bu pencereden bakan önemli bir meseledir. Bütün bu sorunlarla insan ve zaman'ın ikinci meselesi olan zaman ile kurduğumuz bağın niteliğine bu başlık altında değinmiş olduk.

IV. Toplumun/ Milletin Zamanı

            Bir mekana varmak, bir coğrafyaya yerleşmek, iki türlü zaman oluşturacaktır. Bir mayalama iradesiyle bile değil, coğrafyanın zamanı ile insan kendi zamanını birleştirecek yeni bir terkip zaman inşa edecektir. Her insanın olduğu gibi, her coğrafyanın da kendi zamanı vardır. Mekan kurmak ve coğrafyayı işlemek aynı zamanda mekanda bir zaman kurmaktır. Coğrafyayı kendimize yurt, vatan, ev yaparken aslında onunla kendimiz arasında bir zaman inşasına da girişmiş oluruz. Ne var ki, her coğrafyanın zamanı, o coğrafyaların insanlarıyla beraber oluşur.

            Coğrafyanın zamanı bize "Anadolu zamanı" kavramını getirecektir. Diğer tüm coğrafyalar için benzer terkipler kullanabiliriz. Coğrafyaların içinde örneğin evden ev dahi bir zaman farkı doğmaktadır. İç içe geçmiş zamanlar bir coğrafya zamanını oluşturmuştur. Anadolu zamanı ile Batı'nın, Doğu'nun zamanı bir değildir. Takvimsel zamanlarımız bile bir döneme kadar farklıydı. Zamanı bölme biçimlerimiz bile hala farklıdır. Biz vakitlendirirken, onlar saatlendirir. Coğrafyanın zamanı, bir yaşama biçimi ve kültürü oluşurken hem belirleyici hem de netice olmaktadır. Coğrafya ve coğrafyanın insanları kurdukları şehirler, kasabalar, köyler ile, işledikleri toprak ile, geçirdikleri vakit ile kendi zamanlarını yaşarlar. Coğrafyanın kendi içindeki hareket, tüm karşılaşmalar kadar bir tür zamansal karşılaşmadır. İki ayrı ev'in sakinlerinin bir araya gelmesi, iki ayrı köyün insanlarının bir araya gelmesi, iki ayrı şehrin insanlarının bir araya gelmesi gibi bir araya gelişler bir karşılaşma niteliği taşır. Bir köyün şehre gitmiş sakinin tekrar köye dönmesi de bir zamansal karşılaşmadır artık. Şehirdeki artık o şehrin zamanını yaşamaktadır. Evinde ise, köyden taşıdığı zamansal etkileri şehirden aldıklarıyla birleştirip, ev zamanını kurmuştur.

            Coğrafya zamanını elbette coğrafyanın mukimleri yaşamaktadır. O yüzden toplum zamanı dediğimiz bir anlamda coğrafya zamanıdır. Toplum zamanının sadece algısal bir zaman olduğu söylenemez, bu tam da fiili haldeki durumdur. Toplum zamansallığı tarihi kurar, üretir, anlatır, yaşatır veya sonlandırır. Habermas "kamusal alanı" ayrıntının sınırlarını zorlayarak anlattığı eserinde, kamuoyu kavramı tartışmalarına değinirken, bir noktaya dikkati çeker. Kamu kanaati'n (oyu) bireysel kanaatlerin toplamı olarak tanımlama yapıldığına da dikkati çeker. Akabinde bir grup kanaatinin, kendini öznel açıdan egemen kanaat olarak kabul ettirmişse 'kamusal' sayılacağını yazar.[21] Habermas her ne kadar "kamuoyu" kavramının oluşunun tek tek bireylerin kanaatleri üzerine inşa eden görüşün tashihini savunmuş olsa da, bunun bir benzeşim aracı olmasında bir mahsur görmüyoruz. Zira tekil hallerin kamusal nitelik kazanacağı konusunda, örneğin siyasal seçimler söz konusu oldu mu önkabulsüz ve hatta hiç düşünme mesaisi harcamadan bir onaylama ve anlama söz konusu olmaktadır. Tekil zamanların toplum zamanı oluşturması, fertlerin bireysellikleri, inançları, yönelimleri, olaylara bakış ve olayları ele alma biçimleri üzerine bir millet ve toplum karakterinin inşa edilmiş olduğunu söylemek nedense hayli zor bir çaba olmaktadır. Tekil zamanlar toplum zamanını oluşturur, bireysel zamanların her biri aynı zeminde olanlarla etkileşim yaşarken, aynı zamanda toplumsal zamanla da etkileşime geçerler.

            İnsanların zamanları, bir toplum zamanı inşa eder. Milli tarihin mümkünlüğü kadar mümkündür milli zaman. Üstelik milli tarihin kurgusallıkları, öznellikleri, sentetiklikleri bulunmasına rağmen, milli zaman doğal ve müdahalesiz bir yapıdadır. Milli tarih, bir milletin tarihi olarak, geçmişini konu edinirken, milli zaman sadece geçmişi değil aynı zamanda bugünü de içerir. "Konu edinir" dediğimizde oluşan mesafenin önüne geçmek için "içerir" dedik, zira milli zaman, kendini konu edinmez, sadece oluşur, etkilenir veya etkiler. Bu arada, 'milli' kavramının, siyasallaşan ve ideolojik yükleme yapılan hali karşısında tarihî ve sosyolojik bir gerçek olarak varlığının giderek anlamsızlaşması da ayrı bir dikkat gerektiriyor.

            Küreselleşme süreci toplum zamanının kaybı sonucunu getirirken, bağlantılı olarak başka bir kayıp için daha hareket oluşturur, o da mekan ve zemin kaybı. Giddens'ın ifade ettiği gibi zaman olarak değişim, uzamın ve mekanın değişimini de getirmektedir, ki bu değişim artık belirsizleşerek gereksizleşme yolunda bir değişimdir. Giddens 'yöre' kavramını fiziksel ortamı işaret eden mekan fikri ile kavramsallaştırır. Modernlik öncesindeki toplumlarda uzam ve yöre yaygın şekilde kesişip çakışır, çünkü insanların çoğu için toplumsal yaşamın uzamsal boyutları birçok açıdan 'mevcudiyet'le yani yerel etkinlikle belirlenir. Modernliğin ortaya çıkışı uzamı, herhangi bir yüz yüze etkileşim durumundan konum olarak uzak, "orada olmayan" kişiler arasındaki ilişkileri geliştirerek, gitgide yöre'den koparıp atar. Modernlik koşullarında yöre, artan bir şekilde "düşselleşir".[22] Yöre, yaşanılan, etki edilen, etkisi alınan bir yer olmaktan çıkar, bir "orada bir köy var" prototipine dönüşür. Giddens'ın düşselleşir dediği 'orası', nostaljikleşir. İnsan hayatının bir gerçeği olmaktan çıkar, fiziken olmadığı halde, varlığının anılması, hatırlanması ve özlenmesi ile bir aidiyeti diri tutma işlevine indirgenir. Dijital teknoloji, artık aidiyeti dahi gereksiz hale getirdiği için, zamansızlaşma ve mekansızlaşma bir anlamda kimliklerin dönüşümüne de yol açmaktadır. Bu durumun yarattığı sosyoloji yeni bir toplumsallık anlamına gelirken, bireyler arası ilişkiler ile toplumsallık, toplumsal ve bireysel değer ve değer yargıları, bu arada din algısı, milli aidiyetler, siyasal kimlikler peş peşe dönüşmektedir. 

            Zaman ve mekan'ın sosyal teoride olması gerektiği gibi dikkate alınmadığını ifade eden Giddens, zamanın her toplumda ardışık bir biçimde ilerlediğini, ancak geleneğin yani toplumsal yeniden üretim süreçlerinin egemen konumda olduğu toplumlarda, çağdaş sanayileşmiş dünyadakinden farklı geçmiş, bugün ve gelecek bilinçleri iç içe geçmiş olduğunu ifade etmektedir.[23] Dolayısıyla zaman ve mekandaki hızlı tüketim, değişim ve silikleşme süreci karşısında, geleneksel verili değerler üzerinden yol alındığında toplum bir nebze de olsa değişim hızından kendisini korumaktadır. Geleneğin zamanı, 'gelen' ve 'giden' bütünlüğünü içerir.

            Zaman ve mekan ile bağ kuramayan insanlar topluluğu bir kaç tavır sergileyerek yeni bir toplumsallık ortaya koyar. Toplumsal nostalji, pragmatik tarih anlayışı ile yoğunlaşır, bireysel durumla beslenir. Nostalji, Boym'a göre tıpkı ilerleme gibi, modern çağın tekrar edilmez ve geri döndürülemez zaman anlayışına dayanır.[24] Nostalji bir tür Yahya Kemal sendromu da içerir.[25] Nostalji taşımadığımız şeylere duyduğumuz özlemi de içerir, Boym'un dediği gibi tekrar gelmez zamana duyulan özlem de olabilir, hatta hiç olmayan bir zamana duyulan hissiyat da olabilir. Bu bakımdan nostalji bir tür gerçeklik kaybıdır. Gerçeklik kaybı üzerinden şimdiki zamanda bir gerçeklik inşa etmek de mümkün değildir. "Nostaljik toplum" nitelemesi cezbedici görülebilir o halde "toplumsal nostalji" demek yerinde olacaktır, bu durumu tanımlamak için kullanacağımız kavram. Diğer yandan ise geçmişle kurduğumuz faydacı bağ, pragmatik bir tarih ve zaman anlayışını ortaya çıkarır. Tarihi bir olayın, olgunun veya kişinin gerçekte ne olduğundan çok, şimdiki zamanda nasıl ve ne gibi bir işlev gördüğü ile ilgilenen bu yaklaşım tarzı, gerçekliğin üretilmesi yoluyla şimdiki zamanın inşasına girişir. Yeni gerçeklikler üretir, bunun neticesinde yine yeni bir siyasallık ve toplum inşası oluşur. Toplumun zamanla kurduğu bağ gerçek üzerinden değil, ya üretilmiş bir gerçeklik üzerinden ya da bizim toplumumuzda uzun zamandır olduğu gibi masal, efsane, destan gibi gerçekliğin sınırlarının ötesinde bir dil ile kurulur.       

            Hobsbawm'a göre, tarih en kolay biçimde tarihsel açıdan yeni uluslar'ın imal edilmesi sürecinde malzeme işlevi görmektedir.[26] Çünkü ulusun imdadına ulusal/milli tarih yetişir. Tarihe -biraz evvel de ifade edildiği gibi- şimdiki zamanın inşasında, imalinde, çoğaltılmasında ve yeni toplumsallıklar ve siyasallıkların oluşmasında etkin rol verilir. Kimi durumda şimdi zamanın geçmişi üretme çabasının bir sonucu olarak tarihte bir nokta belirlenir, bu nokta ya milattır, ya "altın çağ başı/sonu"dur. Bu belirleme toplumsal siyasal söylem için önem taşır, zira artık 'modern' bile olunsa 'kök' vardır. Kök, gelenek, tarihi devamlılık gibi olgular karşısında radikal bir tavır geliştiren tüm hareketler, tüm düşünceler kendi meşruiyetlerini yine tam da buralarda ararlar. Radikal tavırları yine zamansal bir tavra dayanır, geçmişi eskitip gereksizleştirme şeklinde hareket eder, ironik ve manidar şekilde bunu yaparken kendini ortaya kökü, tarihi, geleneği ile ortaya koyarak yapar. Böylelikle bu yeni radikal siyasallıklar tarihle karmaşık, pragmatist, gerçek-ötesi-dışı bir bağ kurar. Tam da bunu ifade eden Hobsbawm, modernist akımlarda, hatta Marksist ve devrimci akımlar da bile, gerçekleşen bir olay veya durum geçmişte vuku bulan bir takım olaylar, ortaya çıkan olgular üzerinden tartışılır ve zımnen bir meşruiyet tesisi amaçlanır; çünkü geçmiş en büyük başvuru kaynağı olarak vardır, bunlara göre.[27] Bunda esasında ideolojilerin illüzyonu ile de karşılaşmış oluyoruz. Yani muhataplarına tarihe bakmamalarını tembihlerken, onlar, kendilerini olası bakma teşebbüslerinin önünü almak için tarihte farklı noktalara kendi varlıklarını serpiştirirler.[28]

            Kimsenin geçmişe dönme gibi bir hevesi yok, bunda şüphe de yok. Nostalji duyanlar kesit üzerinden hareket ederler. Ancak geçmişteki olay, olgu ve kişilerin modifiye edilerek şimdiki zamana taşınması karşısında, tarih obezliği ortaya çıkmaktadır. Tarih obezitesi, büyük bir malzeme yığını olarak gördüğü tarih, kimi yerde çöplük muamelesi yaparak, kendi zamanına taşımak, kendi değer yargılarıyla yeniden biçimlendirerek ve kendi gerçeklik bağlamından kopararak yeni bir gerçeklik bağlamına taşıyarak faydacı bir tavır sergiler. Her obezite gibi bu da bir hastalıktır, sağlıksızlıktır ve tedavi gerektirir. Hobsbawm'ın dikkat çektiği gibi, "geçmiş asıl anlamıyla geri getirilemez, çünkü böyle bir şeye kalkışmak, bırakın "olmuş olması gereken şeyler"i dolayısıyla fiilen olduğuna inanılan, en azından öyle tahayyül edilen şeyleri kurgulamayı, doğru ya da nesnel biçimde hatırlanmayacak şeyleri bile yeniden kurgulamayı kapsayacaktır."[29]

            Netice olarak toplumsal zaman toplumsal tarihle kesişir, ancak toplumsal tarih geçmişi konu edinir, toplumsal zaman ise güncel olandır. Tek bir tarih olmadığı gibi, tek bir zaman da yoktur. O nedenle Kracauer dikkati çektiği şekilde, tarihten bahsedilirken "Zamanın Yürüyüşü" yerine zamanların yürüyüşü denmelidir. Takvim zamanı, yürümek filan şöyle dursun, esasında takvime indirgenen zaman içi boş bir kaptır. Takvim zamanı kavramı bilim için vazgeçilmez önemde olsa da insan ilişkileri için geçerli değildir.[30]

V. Devletin Zamanı

            İnsan ve toplumun zamanla kurduğu ilişkinin bir başka tezahürü devlet boyutunda yankı bulmaktadır. Devletlerin kendi zamanları ile yaşadıkları ömür açısından zaman ayrımını yapabiliriz. Türk devlet modernleşmesi bize oldukça fazla örnek sunmaktadır. Devlet modernleşme yoluyla zamanını güncelleyip yenileme çabasındayken, bu devlet modernleşmesi yukarıdan gelen bir hareketlenme olarak toplumsal modernleşmeye de dönüşmüştür.

            "Geri kalma" meselesi teknik ve imkanlar açısından somut olarak ifade edilse de büyük oranda zamansallık içerir. "Muasır Medeniyet", "Çağdaş Medeniyet", "Gericilik" gibi niteleme ve tanımlamalar zamansal bir durumun tasviri veya telafisini içerir.

            Osmanlı'nın "gerilemesi" meselesi zamansal bir konudur. "Geri kalmışlık" meselesine bir yarışta önde olmak olarak da bakılabileceği gibi, zaman olarak da geride kalmakla ilgili bir anlam da çıkarabiliriz. Devlet, emsallerinin zamanının gerisinde kalmıştır, kendini zaman bakımından güncelleyememiştir.[31]

            Tarih yapma, tarih kurma ve değiştirme niteliğini kaybetmek zaman açısından sorun olduğunu net olarak göstermiştir. Osmanlı'nın, "geri kalması" ve zaman tekrarına düşmesi, bir çıkış yolu aramasına yol açmıştır. Ama burada bu çıkış yolunu uzun süre kendi "altın çağ"ını taklit ederek, 19. yy.'dan itibaren de Batı karşısında geri kaldığından Batı'yı taklit ederek aradı. Her iki yönelimin bugünden bakıldığında, bugün içerisinde de bir mantık dizilimi çerçevesinde yanlışlanabilirliği fazladır. İlk olarak; kendi zamanını terk edip geçmişi bütünüyle şimdiki zamanının üzerinde hakim hale getirmek, zihinsel ve toplumsal karmaşaya neden olacaktır. İkincisi; şimdiki zamanda biz geçmişin de bilgisiyle yürürüz. Geçmiş, bilgi ve tecrübe olmaktan çıkıp bir modellemeye bile dönüşmeden, aynıyla taşındığında yine çok ciddi sorunlara neden olabilmektedir. Bir diğer sorun kaynağı ise, zamanın fasılalar halinde sürekliliği, geçmiş ve şimdi dizilimi bir bozulma yaşamasıdır. Bir mesele de, geçmiş vurgusunun haddi aşması, geçmişin şimdiki zamanı yutmasına, "geçmiş bir gerçek" olmaktan çıkıp bir güncel bir masala dönüşmesine neden olacaktır.

            Başkasının tecrübeleri üzerinden yol almak da, bir çıkış yolu olarak görünebilir. Başkası olmaya çalışmadıktan sonra, bir yere varmak pekala mümkündür. Batı'nın tarihsel olarak tecrübesi bizden oldukça farklıdır. Hukukun, idarenin, dinin ve felsefinin büyük tecrübelerle şekillendiğini ve konumlandırıldığını bilmekteyiz. O halde, yaşamadığımız bir geçmişin şimdisine nasıl talip olabiliriz? Batı'nın varmış olduğu nokta ile kendi geçmişimiz üzerinden, kendi sahip olduklarımızla bir temas bize bir çıkış yolu gösterebilir mi? Örneğin Genç Osmanlılar'ın Batı ile ilk karşılaşmalarının hasılası, bir kurtuluş reçetesi olarak sarıldıkları ideoloji oldu. İdeolojinin, şimdiki zamanın koşullarında, kendi sahip olduklarımızla muhtevasının doldurulması mümkün müdür (ki din, millet ve vatan ile denendi), böyle olduğunda şimdiki zamanda yine kendimiz kalarak bu aşı ile yol alabilir miyiz? Örneğin İslâm'ın ilk asrından sonra başlayan büyük tercüme akını sonrasında İslâm düşüncesi felsefe ve medeniyet bağlamlarında da yol almaya başlamış, bu tercümelerle dönüşmek ve kendisi olmaktan çıkmak yerine, dönüştürme ve kendine ait kılma kabiliyeti ile başarılı olmuştur. Bunun nasıl başarıldığı, münferit olay incelemeleri yerine zihin incelemesi olarak ele alındığında karşımıza ne veya neler çıkacaktır? Yine benzer bir örnek, Osmanlı klâsik çağında, Bizans'ın idari birikimini hatta sanat ve mimarisini de kendine katarak, kendinin kılarak yol almasına da önemle işaret edilebilir.

            19. yy. insanları ve bugünün 21.yy.'ın insanları olarak böyle bir sentezleme ile yol alma imkanlarını zorlamamız, kendi yağımızla kavrulmanın bir sadra şifa olmadığı inancının da hakim olduğu bur ahvalde, bir fayda sağlar mı? 19.yy. insanları tecrübe ettiler, doğru yaptıkları da oldu, yanlış yaptıkları da. Doğru yaparak devam ettiremedikleri yanında, yanlış yapıp düzeltme imkanı bulamadıkları da oldu. En çok ise, can derdinde olan bir memleket için farklı karışımlarla doğru reçeteler elde etmekti. Örneğin "ulu hakan" II. Abdulhamid kontrollü muhafazakar Batılılaşmasını sürdürebilseydi, "kızıl sultan" olmaktan kurtulmak bir yana devleti kurtarabilir miydi? Roma'nın, gücü ve egemenin koyduğu kurallarla inşa ettiği devlet anlayışını uzun süre devam ettiren Osmanlı, aydınlanma ile "sözleşme" esaslı bir devlet modelinin gelişmesini görebildi mi, görseydi ne yapardı, gördüyse neden harekete geçmedi ve başta sorulacak soru neden mevcut devlet sistemini yenilemek için 19. yy.'ın son çeyreğini bekledi, gibi soruları uzatmak mümkündür.

            Şurada bir hakkı teslim etmek gerekiyor; bir insan ve toplum için tıkanmayı açmak, bir açılım sağlamak, durağanlıktan kurtulmak için belli yol ve yöntemler vardır. Bunun ilki kendi geçmişine ve bugününe bakmak, ikincisi de başkasının geçmişine ve bugüne bakmaktır. Osmanlı'nın bugünden doğal bir eleştiri konusu yaptığımız kendi geçmişini taklit, hatta tekerrür çabası ile Batı'yı taklit çabası bir yerde anlaşılır bir reflekstir. Uzun süre gücün merkezi olarak içine kapanmış, belli kültürel karşılaşmaları belli bir dönemden sonra sadece askeri karşılaşmaların gölgesinde yürütmüş bir devlet, yeni karşılaşmalar ve açılımları yeni metotlarla yapacaktı, bu taklit, iktibas, gözlem gibi farklı yol ve usullerle de yapılmıştır.

            Osmanlı'nın çok uzun süre "Sinan Çağı"nı yaşadığını, günümüz Türkiyesinin bile bu çağın psikolojik etkisi ve baskının altına olduğunu söyleyebiliriz.[32] Bunun nedeni toplum ve devlet olarak zaman kurma kabiliyetini kaybettikten sonra, zaman kurma kabiliyetimizin olduğu zamanları uzun süre taklit ettik. Akabinde başlayan ve bugün süren durum ise bir tür zaman kurma hayalidir.

            Burada temel mesele, en çok zamanını yakalamayla ilgili bir sorun üzerinde düğümlenir gözükmektedir. Cumhuriyet kurulurken hedef "muasır medeniyet"ti, ideolojik kamplaşma da "çağdaş" gibi bir kavramla sıfat yüklenenler, bunun karşısına "gerici" gibi bir kavramı koyarak bir şimdiki zaman dışına iteleme çabası sergilediler, ancak belirtmek gerekiyor ki, bu yok etme amaçlı bir müdahale değildi, şimdiki zamana yani çağdaşlığa radikal bir ideolojik davetti. Onların bu zamansal çağrısına verilen karşılık da bir zamansallık içererek, köksüz, modern, türedi, tarihsiz, atasız gibi nitelendirmelerle dolduruldu. Muhafazakarlığın geçmişle bu derece hemhal olması, adeta geçmişte yaşıyor olması bir reflekstir. Kendilerine yönelen eleştirilere karşı cevap olarak modernlerin köksüzlüklerine yani geçmişsizliklerine vurgu yapılması da bir zamansal argüman geliştirmekti. Tarihin bu derece masal olarak şimdi zamanda yer alması muhafazakarların hatta dindarların tarihle ve geçmişle kurdukları yanlış bağı görmeden, kendilerine yönelen eleştirilere karşı acele cevap ve refleks vermelerinden kaynaklanır.

            Devlet kendi insanlarının zamanlarını bildiği ve bunun icabını yerine getirdiği gibi, emsallerinin, rakiplerinin veya aynı düzlemde yol aldığı diğer devletlerin de zamanlarını bilip bunun icabını yerine getirmek ister. Devlet, tıpkı insan teki gibi, toplum gibi bir zaman'a, kendini sarıp sarmalayan ve kendine mahsus özellikler ve nitelikler katan bir zaman'a sahip olduğu sürece bir tarih bilinci ve şuuru ortaya koyar; tarih yürüyüşünü böyle sürdürür.

VI. Sonuç: Yerli "Zamanı Olan" Demektir!

            Bugün yerleşik düşünceler ve kalıplar üzerinden olayları, olguları ve yeni gelişmeleri değerlendirmeye, bunlara ilişkin sözü yine buradan devam ettiriyoruz. İnsana, topluma, coğrafyaya ve devlete ilişkin hem zaman hem de mekan okumalarımız, nispetlerimiz tam da bu yerleşik düşüncelerin bir devamı ve tezahürüdür. Oysa yeni durumlar karşımıza çıkıyor ve bu yeni durumlar karşısında bir cevap üretemediğimiz gibi, hem teorik hem de metodik bir yol ortaya koyamıyoruz. Örneğin mekan konusunda artık sibermekan[33] söz konusuyken, bedenlerimizin bir mekanla teması ve bir mekanda bulunması kadar gereksizleşen bir durum karşımıza çıkmaktadır. Bunun karşısında 'şimdi' nasıl bir cevap geliştireceğiz.

            Zamanların anlam bağlamında olmasa da anlamsız bir eşzamanlılık ve zamandaşlık haline gelmesi karşısında, yine bir cevap üretip bunun üzerinden düşünmekte zorlanıyoruz. Buradaki durum, tam da yine zaman konusuyla ilgilidir. Yerleşik düşünce refleks veriyor. Ancak sahip olduğumuz geleneksel düşünceler, geleneksel olma niteliğinden dolayı hem geçmişin birikimini taşırken hem de şimdiki zamanda hayatiyet de taşımalıdır. Hayatiyeti sorunlu ise veya ona şimdiki zamanda hayati bir yön ve yer veremiyorsak bir sorun olduğu tartışmasızdır.

            Enformasyon ve dijital dünya artık insan zamanından da bağımsızlaşmış, kendine mahsus bir mekan gibi kendine mahsus bir zamanı da yaratmayı başarmıştır.  Bu bakımdan bütün bunlara kapitalizm evreleri olarak bakabiliriz. Kendi yeni kültürünü ortaya koyan kapitalizm, her evrede yenilenme kabiliyetine de sahiptir. Kapitalizmin bir evresi olan küreselleşme, zaman ve uzam ufuklarının sıkıştırılmasını, anlık ve derinliği olmayan bir dünyanın yaratılmasını ifade eder. Küresel uzam, bir akışlar uzamıdır, elektronik bir uzamdır, merkezi yoktur, sınırların ve cephelerin nüfuz edilebilir olduğu bir uzamdır.[34] Boym da geç kapitalizmin gelişmesi ve dijital teknolojinin gelişimiyle yerel mekanın aşılmakla kalmayıp sanallaştığını da söyler.[35]

            Sahip olduğumuz zamansallıklar farklı dönemlerde büyük yaralar aldı ve zarar gördü, üstelik bu durum devam da etmektedir. İlk durum yeni medya ile daha da güçlenen küreselleşmenin doğurduğu bir sonuçtur. İkincisi ise modernleşme sürecinde yaşanılan kayıpların sonuçlarından kaynaklıdır. Başka insanın, toplumun, coğrafyanın zamanını kendine taşıma çabasının doğal bir çatışma doğuracağında kuşku bulunmamaktadır. Her ne kadar doğrudan epistemolojinin alanıyla izah etsek de, bu durum giderek ontolojinin sahasına doğru yol almaktadır. Bu bakımdan bu çatışma yine doğal olarak kendi varlığıyla, varlık sahasıyla, varlık özellikleriyle çatışma anlamına da gelecektir. Yerlilik bu çatışma yersizliğini önlerken, insan, toplum ve devlet olarak bir zamansallığa sahip olmak bakımından bir imkan sunmaktadır. Bu zamansallık bir hafıza ile hemhal olmanın imkanlarını taşırken, diğer yandan kendine mahsus bir zaman akışına sahip olmayı da doğurmaktadır. Kendimizi olduğu kadar, tüm varlığı anlamanın ve varlığın anlaşılır olmasının yollarından birisi de özgün zamansallıklardır.

KAYNAKÇA

Touraine, A., Modernliğin Eleştirisi, Çev.: Hülya Tufan,, YKY, İstanbul, 4. Baskı, 2002.

Giddens, G., Modernliğin Sonuçları, Çev.: Ersin Kuşdil, İstanbul, Ayrıntı Yayınları, İstanbul, 1994.

Giddens, A., Sosyal Teorinin Temel Problemleri, Çev.: Ümit Tatlıcan, Paradigma Yayıncılık, İstanbul, 2005.

Marley, D., Robins, K., Kimlik Mekanları: Küresel Medya, Elektronik Ortamlar ve Kültürel Sınırlar, Çev.: Emrehan Zeybekoğlu, Ayrıntı Yayınları, İstanbul, 1997.

Hobsbawn, E., Tarih Üzerine, Çev.: Osman Akınhay, Agora Kitaplığı, 2009.

Bergson, H., Zihin Kudreti, Çev.: Miraç Katırcıoğlu, Milli Eğitim Bakanlığı Yayınları, Ankara, 1998.

Habermas, J., Kamusallığın Yapısal Dönüşümü, Çevirenler: Tanıl Bora-Mithat Sancar, İletişim Yayınları, İstanbul, 2003.

Kastamonulu Seyyid Hafız Ahmet Mahir, Hikem-i Atâiyye Şerhi,Yay. Haz.: Tahir Galip Seratlı, Sufi Yayınları, 3. Baskı, 2012.

Kundera, K., Gülünesi Aşklar, Çev.: Rıfat Serdar Kırkoğlu, Can Yayınevi, İstanbul, 2002.

Erol, M., Yerlilik Düşüncesi, Profil Kitap, İstanbul, 2016.

Sennett, R., Gözün Vicdanı: Kentin Vicdanı ve Toplumsal Yaşam, Çev.: Süha Sertabiboğlu-Can Kurultay, Ayrıntı Yayınları, İstanbul, 1999.

Kracauer, S., Tarih/ Sondan Bir Önceki Şeyler, Çev.: Tuncay Birkan, Metis Yayınları, 2014.

Blake, S., Erken Modern İslâm'da Zaman, Alfa Yayınları, İstanbul, 2017.

Boym, S., Nostaljinin Geleceği, Çev.: Ferit Burak Aydar, Metin Yayınları, 2009.

Bauman, B., Bireyselleşmiş Toplum, Çev.: Yavuz Alogan, Ayrıntı Yayınları, İstanbul, 2005.

Bauman, Z., Küreselleşme: Toplumsal Sonuçları, Çev.: Abdullah Yılmaz, İletişim Yayınları, İstanbul, 4. Basım, 2012.

 

[1] Bkz.: Murat Erol, Yerlilik Düşüncesi, Profil Kitap, İstanbul, 2016, s. 92 v.d.

[2] Erol, a.g.e., s. 86 v.d.

[3] Örnek metinler için bkz.: Aristotales-Auqustinus-Heidegger, Zaman Kavramı, Çev.: Saffet Babür, İmge Yayınları, 1996, s. 10 v.d. Martin Heidegger, Varlık Ve Zaman, Çev.: Kaan H. Ökten, Agora Yayıncılık, İstanbul, 2008. Henri Lefebvre, Marx'ın Sosyolojisi, Çev.: Selahattin Hilav, Sorun Yayınları, 3. Baskı, 1996. Bedia Akarsu, “Kant'da Mekan Ve Zaman Kavramları”, İstanbul Üniversitesi Felsefe Arkivi Dergisi, Yıl: 1963, Sayı: 14, s. 108 - 122. Henri Bergson, Zihin Kudreti, Çev.: Miraç Katırcıoğlu, Milli Eğitim Bakanlığı Yayınları, 1998. Gilles Deleuze, Kant Üzerine Dört Ders, Çev.: Ulus Baker, Öteki Yayınevi, Ankara,  2000, s. 17 vd.

[4] Örnek metinler için bkz.: Mehmet Bayraktar, “Dâvûd el-Kayserî'de Zaman Kavramı”, Haz.: Turan Koç, İbn Arabî Geleneği ve Dâvûd el-Kayserî, İnsan Yayınları, İstanbul, 2011, s. 226-227. Kâfiyeci, “Tarih İlminin İlkeleri”, Haz.: Ömer Mahir Alper, Osmanlı Felsefesi Seçme Metinler, Klasik Yayınları, İstanbul, 2015, s. 91 vd.. Kasım Şulul, Kafiyeci'de Tarih Usûlü, İnsan Yayınları, İstanbul, 2. Baskı, 2011, s. 99 vd.. Gazâlî, Felsefenin Temel İlkeleri/ Makasıd El-Felasife, Çev.: Cemaleddin Erdemci, Vadi Yayınları, Ankara, 2. Baskı, 2002, s. 204. İmam Gazzâlî, Tehâfüt El-Felâsife / Filozofların Tutarsızlığı, Çev.: Bekir Karlığa, Çağrı Yayınları, İstanbul, 1981, s. 33. Louis Massignon, “İslam Düşüncesinde Zaman”, Çev.: Muhsin Akbaş, AÜİFD, Cilt XL/V (2003), s. 415-421. A. E. Afifi, Muhyiddin İbn'ül-Arabî'nin Tasavvuf Felsefesi, Çev.: Mehmet Dağ, Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Yayınları, Ankara, tarihsiz, s. 29. İbn Arabî, Fütûhât-ı Mekkiye (1. Cilt), Çev.: Ekrem Demirli, Litera Yayıncılık, İstanbul, 2007, s. 351 vd.

[5] Aktaran: Alain Touraine, Modernliğin Eleştirisi, Çev.: Hülya Tufan,, YKY, İstanbul, 4. Baskı, 2002, s. 112.

[6] Richard Sennett, Gözün Vicdanı: Kentin Vicdanı ve Toplumsal Yaşam, Çev.: Süha Sertabiboğlu-Can Kurultay, İstanbul, Ayrıntı Yayınları, 1999, s. 205.

[7] Zygmunt Bauman, Küreselleşme: Toplumsal Sonuçları, Çev.: Abdullah Yılmaz, İletişim Yayınları, İstanbul, 4. Basım, 2012, s. 92-93.

[8] Çeviride 'yöre' kavramı kullanılmış, metnin orjinalinde ne olduğunu bilemiyoruz; ancak metnin gidişatı bunu yerel, mekan, coğrafya gibi anlamlar eşliğinde okumanın bir mahsuru olmadığını da göstermektedir.

[9] Giddens, a.g.e., s. 24.

[10] Touraine, a.g.e., s. 17.

[11] Bauman, a.g.e., s. 92-93.

[12] Anthony Giddens, Modernliğin Sonuçları, Çev.: Ersin Kuşdil, İstanbul, Ayrıntı Yayınları, İstanbul, Nisan 1994, s. 23.

[13] Giddens, a.g.e., s. 23.

[14] Giddens, a.g.e., s. 23.

[15] Stephen P. Blake, Erken Modern İslam'da Zaman, Alfa Yayınları, İstanbul, 2017, s. 31. (Blake'in çalışması dönem dönem Müslüman toplumların zaman ölçüm çalışmalarını göstermesi açısından önem taşıyor)

[16] Henri Bergson, Zihin Kudreti, Çev.: Miraç Katırcıoğlu, Milli Eğitim Bakanlığı Yayınları, Ankara, 1998, s. 67.

[17] "Zamanın eserleri ve tecellilerinden başka bir şey ortaya koymak isteyen kimse, cahilliğinden hiç bir şey terk etmemiştir." sözüne yapılan şerhte ise şöyle denilmektedir: "Mürid zamana sertçe karşı çıkarsa, vakte çetinlik gösterirse düşmanlık bulur. Bu "ebu'l-vakt" olmak demektir, vakte hükmetmek istemektir. İbnü'i-vakt olmak ise, vakte müsaade etmek, vaktin hükümlerine uymak (...) demektir. İnsanın kurtuluşu ve mutluluğu da şüphesiz ibnü'l vakt olmasındadır. Onun için Hazreti Mevlânâ: "Sofi vaktin çocuğu olmalıdır arkadaş" buyurarak zamanın hükmüne tabi olanları övmüştür" (Kastamonulu Seyyid Hafız Ahmet Mahir, Hikem-i Atâiyye Şerhi, Sufi Yayınları, 3. Baskı, 2012, s. 58.)

[18] Milan Kundera, Gülünesi Aşklar, Çev.: Rıfat Serdar Kırkoğlu, Can Yayınevi, İstanbul, 2002, s. 9.

[19] Aktaran: Zygmunt Bauman, Bireyselleşmiş Toplum, Çev.: Yavuz Alogan, Ayrıntı Yayınları, İstanbul, 2005, s. 141.

[20] Bauman, a.g.e., s. 142.

[21] Jürgen Habermas, Kamusallığın Yapısal Dönüşümü, Çevirenler: Tanıl Bora-Mithat Sancar, İletişim Yayınları, İstanbul, 5. Baskı, 2003, s. 393.

[22] Giddens, a.g.e., s. 24.

[23] Anthony Giddens, Sosyal Teorinin Temel Problemleri, Çev.: Ümit Tatlıcan, Paradigma Yayıncılık, İstanbul, 2005, s. 378.

[24] Svetlana Boym, Nostaljinin Geleceği, Çev.: Ferit Burak Aydar, Metin Yayınları, 2009, s. 40.

[25] Atik-Valde'den İnen Sokakta şiirinde Yahya Kemal bir ramazan gününde, iftar saatinin geldiği anları tasvir ettikten sonra "Onlardan ayrılış bana her an üzüntüdür;/Madem ki böyle duygularım kaldı, çok şükür." dizelerini yazar şiirin sonunda. "Yahya Kemal sendromu" dediğimiz artık bir parçası olmadığı, inancını taşımadığı ama paylaşması gerektiği, 'orada' olması gerektiği hissiyatına ilişkin bir adlandırmadır. Yahya Kemal'in zaman meselesi, özellikle şiirlerindeki zaman konusu incelenmeye değerdir.

[26] Eric J. Hobsbawm, Tarih Üzerine, Çev.: Osman Akınhay, Agora Kitaplığı, 2009, 3. Baskı, s. 30.

[27] Hobsbawm, a.g.e., s. 16.

[28] Burada sufi bir alim olan Şeyh Bedreddin'in Türk sosyalist literatürüne dahil edilmesinin ironik bir durum olduğunu belirtmek gerekiyor.

[29] Hobsbawm, a.g.e., s. 17.

[30] Siegfried Kracauer, Tarih/Sondan Bir Önceki Şeyler, Çev.: Tuncay Birkan, Metis Yayınları, 2014, s. 168-169.

[31] Erol, a.g.e., , s. 339-340 v.d.

[32] Cumhuriyet Türkiye'sinin cami mimarisi Mimar Sinan'ın kaliteli taklitlerinden başlayarak, karikatürlerine kadar geniş bir yelpazede şekillenmiştir.

[33] Bauman, a.g.e., s. 25.

[34] David Marley, Kevin Robins, Kimlik Mekanları: Küresel Medya, Elektronik Ortamlar ve Kültürel Sınırlar, Çev.: Emrehan Zeybekoğlu, Ayrıntı Yayınları, İstanbul, 1997, s. 160

[35] Boym, a.g.e.,, s. 37

Bu haber toplam 908 defa okunmuştur
  • Yorumlar 0
    UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
    Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
    Bu habere henüz yorum eklenmemiştir.
Diğer Haberler
Tüm Hakları Saklıdır © 2012 Türkiye Yazarlar Birliği | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz. Sitede yayınlanan yazıların sorumluluğu yazarlarına aittir.
Tel : 0312 232 05 71 - 72 | Faks : 0312 232 05 71-72 | Haber Scripti: CM Bilişim