Mustafa Kutlu Yazdı : Müzik nereye gitti?

Mustafa Kutlu Yazdı : Müzik nereye gitti?
Hatırlayınız ! Pek yakın tarihte as solistlerin televizyonda müstakil programları vardı.

mustafakutluHatırlayınız ! Pek yakın tarihte as solistlerin televizyonda müstakil programları vardı. İbrahim Tatlıses (Gerçi İbo Show hâlâ var ama iş yapmıyor), Bülent Ersoy, Muazzez Abacı, Müslim Gürses, Muazzez Ersoy, Gülben Ergen, Ebru Gündeş vb. televizyonların baş köşesinde idiler. (Şimdi gariptir, müzik ancak yarışma formatında gündeme geliyor, eski as solistler jüri üyeliği yapıyor). Nedir bu? Efendim az daha gerilere gidersek müzik "gazino" ortamında yükseliyor; plaklar-kasetler, CD'ler ile yayılıyordu. Yetmiş-seksen arasında yaşanan karanlık günler insanları dışarı çıkmaktan alakoydu; sinemalar, tiyatrolar, gazinolar bir bir kapandı. Ama asıl değişim teknoloji alanında vukubuldu. Nasıl televizyon çıkınca radyonun pabucu dama atıldıysa, yine televizyon gazinoları evimize taşıdı. Ardından sinemayı evimize taşıdı, sinema salonları bir bir kapandı.

Televizyon kanalları çoğaldı, onlar ve sanatçılar bir dönem bu değişimin nimetlerinden faydalandılar. Peki ne oldu da günümüze gelindiğinde televizyon kanallarında "müzik programı" kalmadı.

Kolay yoldan bir cevap verelim. Televizyon bir eğlence aracıdır ve sürekli değişim ister. Müzik programları ise esasen sabittir. Araya komikler, skeçler, yarışmalar vb. girse bile.

Ama daha derinde ülkenin müzik kaynaklarının kurumuş olduğunu görürüz.

Türkülerden başlayalım. Artık Türkiye'de türkü yakılmıyor. Türkü tarım toplumuna has bir formdur. Ritmi de, hikâyesi de, üretimi de bu toplumla paralel gider. Türkiye köylerin boşalması ile tarım toplumundan uzaklaşarak "çarpık sanayi" toplumuna kavuştu. İletişim ve ulaşım alanında yapılan hamleler "gurbet ve hasret" duygularını yok etti. Geleneksel âdetler gibi, geleneksel duygu dünyası parçalandı. Artık ne doğana seviniyoruz, ne ölene ağlıyoruz. Tamamı üç gün sürüyor. Çünkü hız ve haz devrindeyiz. Radyolarda, sahnelerde çalınan, söylenen türküler eskimiştir, eski günlere aittir. Sürekli tekrar ile bıkkınlık yaratmıştır bile denebilir. Çarpık sanayileşme – çarpık şehirleşme – gecekondu yaşantısı "arabesk"i doğurdu. Arabesk cumhuriyet döneminin tek "otantik" müzik türüdür. Hayattan alınma, halkın içinden çıkma, tüm yasaklara rağmen ayakta kalma, kendini kabul ettirme başarısını göstermiştir.

Ancak arabeski doğuran atmosfer de artık yaşamıyor. "Fakir ama gururlu" jargonu yerini "köşeyi dön de nasıl dönersen dön"e terketti. Gecekondu semtlerinin çoğu şehrin ortasında kaldı ve sahiplerine servet getirdi. Birer, birer yıkılıp apartmana, iş hanına dönüştüler. Bu sebepten olsa gerek Müslim Baba Teoman'ın şarkılarını yorumlamaya, Orhan Baba entelektüellerin sempatisini kazanacak toplumsal konulara yöneldi (Ancak ikisi de klasik hayranlarını kaybettiler).

Klasik Türk Musikisi zaten öteden beri seçkinlere hitap ederdi. Köklü geleneğin kavranması zordu. Herkes Nihavendi, Hicaz'dan ayıramazdı. Bu müziğin zevkine varmak için gayret gerekti, öğrenme süreci gerekti. Bu müzik seçkinlerini kaybedip önce gazinolara düştü, sonra TRT'nin kanatları altına sığındı.

Aslına bakarsanız düşüş Şükrü Tunar'da sona ermiştir. Ama ardından bir ara nesil (1950 sonrası) son bir gayretle bu müziğe bir yaygınlık sağladı (Avni Anıl ve kuşağı). Onların da rahmet-i rahmana kavuşmasıyla kaynak kurudu. Bir -ömrü uzun olsun- Alaaddin Yavaşca ile Zekai Tunca kaldı.

Açıkcası bestekâr yetişmiyor, icracı bol. Ama "Marifet iltifata tabidir". Televizyonlar bu müziğe rağbet etmeyince başta TRT sanatçıları olmak üzere şikâyetler ayyuka çıktı. Onlar da sonunda "kaset" yaptılar ama devir değişmiş, İMÇ Çarşısı kapıya kilidi vurmuştu. Şimdi müşteri ancak bu işin "meraklısı, tutkunu" olanlardır. Yine de bir umut ışığı yanmaktadır. O da şudur: Bu köklü ve kaliteli müzik hemen hemen Anadolu'nun bütün kentlerinde, irice kasabalarında kurulan korolar (Ayrıca devlet koroları da var), kurumların, mekteplerin, amatör toplulukların koroları ile bizim farkedemediğimiz kadar geniş kitlelere ulaşıyor. Bunlar mevcut parçaları meşkediyor, konserler veriyor. Ama temel mesele dağ gibi duruyor: Beste.

Pop ve benzeri müzikler alafranga kesim dışında yaygınlık kazanmadı. Hakim kültür ve hakim sermayenin desteklediği sanatçıların çoğu saman alevi gibi parlayıp söndüler. Hâlâ aynı değirmene su taşıyanlar var.

Bu müziği – çeşitleri ile – bu topraklara basarak yükseltmeye çalışanlar vardı. Mesela bana göre bunların başında Barış Manço geliyordu. Sonra MFÖ, Sezen Aksu, Cem Karaca vb. Bunlar dahi artık mevsimlik simalar. Eskiden 3-5 milyon satan CD'ler kasetler; bugün 100 bin satarsa rekor sayılıyor.

Televizyondaki as solistlerin müzik programları kanaatımca yerini "diziler"e terketti. Lakin bu değişim ülke insanının müziğe ardını dönmesini izah etmiyor.

Müziğini kaybeden ülke ruhunu kaybeder. Onun artık bir kalbi olduğunu söyleyemeyiz. Belki de bütün değerlerimiz gibi (Başta ahlak) müziği de hor kullanarak buruşturup attık. Ayrıca bütün dünyada "sanattan uzaklaşma" diye bir olgunun varlığından bahsediliyor, (Avrupa'da, Amerika'da ünlü orkestralar, salonlar müşteri yokluğundan bir bir kapanıyor veya devlet desteği ile ayakta duruyor) biz de elbette aynı gemideyiz.

Gemi tehlikeli sularda seyrediyor.

Hadi hayırlısı.

09.03.2011 Yeni Şafak

Bu haber toplam 572 defa okunmuştur
  • Yorumlar 0
    UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
    Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
    Bu habere henüz yorum eklenmemiştir.
Diğer Haberler
Tüm Hakları Saklıdır © 2012 Türkiye Yazarlar Birliği | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Tel : 0312 232 05 71 - 72 | Faks : 0312 232 05 71-72 | Haber Scripti: CM Bilişim