Mustafa Kutlu'dan: Gezgin

Mustafa Kutlu'dan: Gezgin
Aylık gezi ve kültür dergisi Gezgin, fotoğraf sanatçısı Halit Ömer Camcı tarafından yayımlanıyor. İyi kâğıda, güzel baskı ile göz dolduran bir dergi. Fotoğrafçılıkla ilgili her tür bilgi veriliyor.

Gezgin kelimesi seyyah karşılı kullanılıyor.

Gezi de seyahat karşılığı.

Gezinin esası zamanında "keşif" ile ilgili idi. O zamanlar dünyanın bilinmeyen bölgeleri çokmuş. Bazı maceracı adamlar buraları keşfetmek için gezilere çıkarlarmış. Bunlara "kâşif" deniliyor. İşte Afrika'nın keşfi, kutupların keşfi falan. Tabiî adamlar keşfettikleri yerleri aynı zamanda talan da ediyormuş. Avrupalılar yani, burjuvalar. Sonra seyyahlar türemiş. Bu acayip memleketlerin özelliklerini, güzelliklerini görmek, gördüklerini yazmak, çizmek isteyen seyyahlar. Bu da bir nevi macera yani. Bunların turizmle turistle ilgisi yok.

Turist, seyahat acentaları tarafından bulunmuş, hazırlanmış, çerçevesi çizilmiş bir alan içinde dolaşır.

Geçen asırda varlıklı kesim "seyahat" ediyor ve gördüklerini gelip anlatıyormuş. Bu tabiî onlara acaip bir ayrıcalık veriyor. Bu asırda ise bu ayrıcalık ortadan kalkıverdi. Zaten dünyanın bilinmedik, keşfedilmedik bölgesi kalmadı. Sonra sonra tatil ile turizm birleşti. İşçi kesimi dahi paralarını biriktirerek tatillerini turistik bölgelerde geçirmeye başladılar. Onlar da sanki birer burjuva, birer kâşif, birer seyyah gibi geziyor, fotoğraf çekiyor, haz veren unsurları tadıyorlar. Yani açıkçası bu turist denilen insanlar sözde yerlerde dolaşan sözde seyyahlardır. Daha da açıkçası, kendileri için hazırlanmış, paketlenmiş deneyimleri, aşkları, maceraları, doğayı, tarihi tüketen bir topluluk.

Ben turizmi bu açıdan matah bir uğraş olarak görmüyorum. Televizyon nasıl esasen bir eğlence aracı ise turizm de esasen eğlencedir.

"Çok gezen mi bilir, çok okuyan mı" konulu münazaraya dahil edilemez. Ben liseyi bitirinceye kadar Erzincan il sınırları dışına çıkmamıştım. Zaten o yıllarda seyahat için ne yol vardı, ne ulaşım aracı. Posta treni İstanbul'a üç günde gelirdi. Şimdi öyle değil.

Türkiye çok değişti, gelişti. Türk insanı artık dünyanın her tarafına gidip-gelebiliyor. Gezi ve fotoğraf dergileri bu açıdan hem bilgilendiren, hem kışkırtan bir özellik taşıyorlar.

Ben kendi nefsime gideceğim mekânı turist gibi gezmek, bir iki fotoğraf çekip dönmek istemem. Mekânın bir ruhu olduğuna inanıyorum.

Bu sebeple gittiğim yerde insanlara, evlere, sokaklara, ağaçlara, insan ilişkilerine yeme-içmeye, âdetlere velhasıl her şeye dikkat kesilmek isterim.

Bir çeşmenin, bir eski çarşının, bir caminin, bir evin, bir pazarın, bir sokağın önünde durup saatlerce bakmalıyım. İnsanlarla konuşmalıyım. Dolayısıyla o beldeyi tanımak için orada epeyce kalmalıyım. Ancak o zaman mekan-insan ve eşya ile ciddi bir iletişim kuruyor, bir şeyler öğreniyorum.

Ne yazık ki seyahat özürlüyüm.

Psikolojik bir rahatsızlık yüzünden hiçbir yere gidemiyorum. Bu da beni üzüyor. Demek bendeniz Evliya misal "seyahat" isteyeceğime "şefaat" istemişim.

Ama fotoğraflara uzun uzun bakıyorum. Onlar (fotoğraftaki unsurlar) bir süre sonra benimle konuşuyor. Bir yazarın "Bir fotoğraf canlanıyor" adında bir hikâyesi vardı. Ona benziyor. Tuhaf, anlatılmaz bir ilişki.

15.06.2011 Yeni Şafak
Bu haber toplam 506 defa okunmuştur
  • Yorumlar 0
    UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
    Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
    Bu habere henüz yorum eklenmemiştir.
Diğer Haberler
Tüm Hakları Saklıdır © 2012 Türkiye Yazarlar Birliği | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Tel : 0312 232 05 71 - 72 | Faks : 0312 232 05 71-72 | Haber Scripti: CM Bilişim