• İstanbul 13 °C
  • Ankara 14 °C

Mustafa Özçelik yazdı : Yunus Emre'nin Su Yorumu

Mustafa Özçelik yazdı : Yunus Emre'nin Su Yorumu
“Su, hayatın sırrıdır.
mustafaozcelik

“Su, hayatın sırrıdır.”

İbn Arabi

 

Suya can gözüyle bakmak

KEŞKÜL SAYI 16 GÜZ 2010

Bilim adamları, suyu “Tabii sıcaklıkta sıvı halde bulunan, tatsız, renksiz, kokusuz, iki hacim hidrojenle bir hacim oksijenden oluşan şeffaf madde” olarak tarif ederler. Bilim disiplini içinde gözlem ve deneye dayalı olarak yapılan bu tarif, maddi algı perspektifinden elbette doğrudur fakat, suyun hakikatini tam olarak kavramada yeterli olamaz. Zira her madde ve varlık gibi su da sadece somut gerçekliğinden ibaret değildir.

Hakikati kavramak fiziki bakışın yanı sıra, metafizik bir bakışı ve duyuşu da gerekli kılar. “Çölü kumlardan ibaret görmek kertenkele bakışıdır.” buyuran Hz. Mevlana, bize madde ve varlık algısında çok daha farklı bir yaklaşım imkanından söz eder ve “can gözü”, “can kulağı” şeklinde iki ifade çıkarır karşımıza..İşte bu göze ve kulağa sahip olanlar için ne çöl, kumdur ne su, tatsız, kokusuz, renksiz, şeffaf maddedir. Can gözünü ve can kulağını açanlar, her varlıkta esmanın tecellilerini görürler ve hayret makamında her varlığın metafizik bir dili olduğunu da anlarlar.

Böyle bir anlayışa sahip olanlar, maddi olana bu tür bakışı gerçekleştirebilenler elbetteki varlıkla ilgili sufi nazariyeyi bilenler olmuştur. Bunun en güzel tezahürü ise şairlerde görülür. Onlar, varlıklara can gözü ile bakıp onları can kulağı ile dinledikleri için onların anlatımlarında ne su ne ağaç ne çiçek, kendiliklerinden ibaret değildir. Varlık, yaratılandır ve onları yaratan, onlarda tecelli eden Hak’tır. Biz, ancak böyle bir algı ile kavrayabiliriz varlığı…İşte o zaman, her varlık kendi dilince bize bilim adamlarının görüp söyleyemedikleri nice hakikatlerden, hallerden söz eder ve biz böylece onların gizli dillerine aşina olur ve kendi varlığımızı da anlamlandırma konusunda bir imkana kavuşuruz. Öyleyse gelin “su” ile söyleyeceklerimize bu özge dili bilenlerden biri olan Yunus Emre rehberlik etsin ve o zaman anlayalım adına su dediğimiz varlığın nasıl bir ilahi nimet olduğunu, hayatımızın, varlığımızın sebebini teşkil ettiğini ve bu izahlar karşında bir daha demeyelim ki su, sudur, toprak, topraktır.

Yunus’un söyledikleri

Yunus Emre, Risalet’ün Nushiyye’sinde tasavvufun “yaratılış” görüşünü anlatırken söze “Anasır-ı Erbaa” ile başlar:

Padişahın hikmeti gör neyledi

Od u su toprag u yile söyledi

Bu beyitte geçen “su”; ateş, toprak ve yelle birlikte; insan ve kâinatın dört ana unsurundan birini teşkil eder. Bu beyitte dile getirilen  “anasır-ı erbaa” nazariyesinin her ne kadar antik Yunan düşüncesinden tasavvufa geçtiği söylense de bunu büyük ölçüde tasavvufa dıştan bakışın arızalı bir yansıması olarak görmek gerek. Zira; varlığımızın bu dört unsuru Kur’an’da da beyan edilen hakikatlerdendir. “ Ve canlı olan her şeyi sudan yarattık.”Enbiya suresi 21/30 ayeti bile tek başına bu hakikatin izahında yeterlidir.

Sözü tekrar Yunus’a getirecek olursak şunları söylemeliyiz. Yunus Emre, Âdem’in vücudunun bu dört maddenin karışımıyla meydana getirildiğini belirtir. Yani maddi varlığımız toprak, ateş, su ve havadan müteşekkildir. Ama bizi asıl varlık katına yükselten surete giren candır. Böylece Hayy isminin tecellisi olarak vücut bulan Âdem’in dünya macerası başlar. Yine bu nazariyeye göre bu dört unsur, insana müspet ve menfi sıfatlar kazandırır. Ateş ve rüzgâr; şehvet, kibir, aç gözlülük, yalan, riya gibi menfi sıfatların; toprak ve su da müspet sıfatların sebebidir. Toprak; varlığımıza sabır, iyi huy, tevekkül ve yücelik kazandırırken su ise safa(temizlik), saha(cömertlik), lutf(iyilik, ihsan), ve visal(kavuşma) özelliklerini kazandırmıştır. Yunus Emre, bu durumu şöyle ifade eder:

Suyıla geldi bile dört dürlü hal

Ol safadur hem saha lutf u visal

Biz,  bu yorumdan hareketle su ile ilgili çok şey söyleyebiliriz. Ama suyun varlığımıza kazandırdığı bu dört özellik, aslında bu konuda söylenmesi gerekenlerin tamamının da bir özeti hükmünde olacaktır. Çünkü, temizlik hayata başlarken bizim en temel özelliğimiz durumundadır. Temizliği ister maddi isterse manevi anlamıyla alalım, söylenmesi gereken aynı olacaktır. İnsan, temiz yaratılmıştır. Temiz bir bedene, akla ve gönüle sahiptir. Böylesi olumlu niteliklerle dünya hayatına başlayan insan, elbette iyi olacak ve kendinden hep iyilik sadır olacaktır. Suyun insana kazandırdığı bir başka özellik de cömertlik halidir. Hep verici olmak…Bu, bize suyun bahşettiği bir erdemdir. Çünkü alan değil veren üstündür.

Yunus Emre’nin su yorumunda söylediği son özellik ise bize suyun asıl metafizik anlamını verici niteliktedir. Bu, visal(kavuşma) özelliğidir. Bu noktadan rahatlıkla “kesret ve vahdet” kavramlarına geçebiliriz. Bu kavramlar, tasavvufta “çokluk ve birlik”e tekabül eder ki var oluşun bütün realitesi işte bu iki kavramda kendini gösterir. Bir olan Hak’tır. Hak, isim ve sıfatlarıyla tecelli ettiğinde kesret ortaya çıkar. Hikmet ehli bu çokluğun hakiki bir varlığı olmadığını bilerek var olarak sadece Hakk’ı görür ve vahdete erer.

Irmaklar denize akar

Tasavvufun bu yorumu, metafor olarak kendine suyu seçecek, bu meseleyi su ile izah edecektir. Yani nerde bir damla var ise bu, denize işaret olacak, dolayısıyla her damla  cem makamına ulaşmak için denize koşacak, her ırmak denize doğru akacaktır. Damlanın denize karışması, vuslatı yani tevhidi ifade edecektir.

Aslında var olan her şey, Allah’ın birer tecellisi olduğu için bize aynı hakikat dersini verebilir. Biz öten kuşun gizli sevincinde yahut feryadında, çiçek açan ağacın meyveye dönüşmesinde yahut yere düşüp toprağa kavuşmasından aynı dersleri çıkarabiliriz. Fakat suyun dili, bu hakikat kavratmada daha zengin anlamlar içerir. Su, ilk yaratılanlardan biri olarak Allah’ın Hayy(diri) ismine işaret olurken hem cemal hem de celal tecellileriyle dile gelir. Düşünelim ki ağaç toprağa bağlıdır. Yanıcı bir şey olmadan ateşin; akım olmadan yelin varlığından söz edemezken aynı şeyi su için söyleyemiyoruz. Zira, o serbest bırakılmıştır. Bir deveran halinde varlığını hep sürdürür. Deniz suyu buharlaşır, gökyüzüne çıkar bulut olup yağmura dönüşür. Ne varsa toprağın üstünde onlara canlılık sunar. Irmak olur akar, nehir olup çağlar, ırmak olur şırıldar ve hangi dilde konuşursa konuşsun “ya Hayy” esmasını zikreder.

Su madem ki “Ya hayy esmasının dilidir, öyleyse su ile ilgisi olmayan hiçbir şey olamaz dünyada..Ve kimi zaman bir sebilde, kimi zaman bir mahalle çeşmesinde yahut bir kuyuda söyler zikrini..Hayat nasıl su ile kaimse şehirler, köyler de kurulmak için bir su kıyısı ararlar. Çünkü sudan uzak olmak hayattan uzak olmak demektir. Böylece adı Dicle olur, Fırat olur ve bütün medeniyet havzaları onların yanında kurulur. Destanlar, efsaneler ondan bahsederler. Kutsal kitaplar su bahisleriyle doludur. Zira insanın suya olan iştiyakı sınır tanımaz. O, sadece dünya ile ilgili bir kavram değildir. Nasıl bir mahşer provası yaşanan  Mekke’de zemzem varsa ahrette de cennette altından ırmaklar yani sular akan yerler olacaktır.

Sözün burasında tekrar Yunus’a müracaat edelim:

Şol cennetin ırmakları

Akar Allah deyu deyu

Biz, bu söyleyişi marifet ehli bir şairin cennet tasviri olarak anlayabiliriz. Fakat şunu da unutmamak gerekir ki, varlığa madde ötesi bir bakışla bakan bir can gözü dünya-ahiret ayrımı yapmadan-ki bu da bir tür ikilik  yani varlığı bölme anlayışı olur-dünyada da bir ırmak anlatımın bu şekilde yapabilir. Zira, her varlık, kendi dilince asıl var olanı zikreder. Görüldüğü gibi, suyun akış ve akarken çıkardığı ses şaire bu algıyı vermektedir. Yani su, kendi gerçekliğinde bulunan vuslat özelliğiyle Yaratıcısı’nı zikrederek, O’na kavuşma arzusuyla akacaktır.

Yunus Emre’de buna benzer başka söyleyişler de bulabiliriz.

Taştın yine deli gönül

Sular gibi çağlar mısın

Aktın yine kanlı yaşım

Yollarımı bağlar mısın

Yavı kıldım ben yoldaşı

Onulmaz bağrımın başı

Gözlerimin kanlı yaşı

Irmak olup çağlar mısın

Bu dörtlüklerdeki su metaforu da yine aynı gerçekliği anlatır bize..Bu defa vuslat arzusuyla yanıp tutuşan “bağrı başlı, gözü yaşlı” bir âşıkla karşı karşıyayız. İştiyakla coşan gönül, sular gibi çağlamakta, ayrılık acısıyla yas tutmaktadır. Nitekim, gözden akan kanlı yaşın da aslı sudur. Böylece su, ırmakta yatağında, gözde kabında duramamakta ve hep bir arayışı, vuslat arzusunu dile getirmektedir.

Yunus’un “Dertli Dolap” şiirindeki su metaforu da suyun Hak âşığının hallerine ait benzer bir halin ifadesidir:

Benim adım dertli dolap

Suyum akar yalap yalap

Böyle emreylemiş Çalap

Derdim vardır inilerim

 

Hz. Mevlana için ney ne ise Yunus Emre için dolap metaforu aynı anlamı taşır. Ney, nasıl ayrılığın hikâyesinden ve şikâyetinden söz ederse, dolap da aynı dertle inler. Bu inleyişte derdin ifadesi için şairin imdadına koşan yine sudur. Çünkü, insan varlığının dört unsurundan biri su olsa bile yaratılışın asıl sebebinin su oluşu bize şunu düşündürür. Ney, aslında bir kamıştır. Sazlıktan koparılmış yani aslından uzak düşmüştür. Dolabın aslı da ağaçtır. O da ormandan yani asıl vatanından koparılmıştır. Her ikisi de yabancılığın, ayrı düşmenin feryadını söylerler. Neyde inleyiş hava yani sesle ifade edilmekte, fakat buna gözyaşı yani su eşlik etmektedir. Aynı şekilde dolabın iniltisine eşlik eden de suyun çağıltısıdır.

Yunus Emre’de su ile alakalı olarak bulut metaforu da aynı varlık probleminin izahında bir unsur olarak kullanılmaktadır. Bulut, bilindiği gibi; su damlacıkları, buz kristalleri ya da bunların karışımlarından oluşan, toprağa değmeyen, gözle görülür kütledir. Yani aslı sudur. Şimdi şu dörtlüğe bakalım:

Karlı dağların başında

Salkım salkım olan bulut

Saçın çözüp benim için

Yaşın yaşın ağlar mısın

Yunus, asıl olandan ayrı kalmanın acısını ve trajik yalnızlığını anlatırken bir imkân olarak yine buluttan yağmurdan dolayısıyla sudan yardım dilemektedir. Burada onun kendi iç hikâyesi kadar, suyun kendi hikâyesi de vardır. Şöyle ki, denizi vahdetin remzi olarak düşündüğümüzde buharlaşıp havaya yükselen ve böylece aslından ayrı düşen su damlacıkları, tekrar yağmur olarak yere yağarken yeniden asla dönüşün anlatımı vardır. Bu damlaların bir kısmı denize, ırmağa, dereye düşüp asılları olan su ile buluşurlar, bir kısmı ise toprağa düşer. Ama o da yine vuslat yolunda olmanın bir imkânıdır. Hatta bir kısmı düşme esnasında kuru havadan geçerken buharlaşır. Yani onların vuslatı hemen gerçekleşmez. Bu da âşığın imtihanının bir başka şekli olarak görülebilir.

Bir tecelli aynası olarak su

Bütün bunlardan çıkarabileceğimiz hisse şu olabilir. Mademki Hayy olanın bir tecellisi olarak hayattayız. Temaşa makamında hayret ve hayranlıkla dili lal olsa da insan varlığının sırını fehm edip ona göre mühletini tamamlamak durumunda..İşte su, bütün çağrışım imkanlarıyla lal olan dilin bir anlatım imkanıdır. Biz, bir emanete talip olduk. Bir remiz olarak söyleyecek olursak testiyi emanet aldık. Suya testi olduk. Suyu aslını bozmadan ve testiyi kırmadan sahibine ulaştırmak durumundayız. Yunus Emre, su yorumlarıyla bize bunu söylüyor. Diyor ki su, tabiatta Zat’ı bize gösterecek, fehmettirecek tek imkanımızdır. Evet, topraktan yaratıldık. Ama ateş ve rüzgar da varlığımızın özünde..Bizi diri kılan ise can..Bunun dünyadaki karşılığı ise su…Eğer, o bir damla erlik suyu olmasaydı ne topraktan varlığımız olur ne içimizde ateş ne bize üflenen hava olurdu..

Yunus Emre, işte can gözüyle Zat’ı aksettiren aynaya yani suya bakıp sırını söylüyor. Denilir ki su kıyısına gidip bu aynaya bakan  aslını görür. Su ki, bize bizi gösteren bir ayna...Kendini görebilen ise elbette Zat’ı görecektir. Onun için demişlerdir ki “Deryaya erenler hamuş olurlar.”

KAYNAKÇA:

*Abdülbaki Gölpınarlı, Yunus Emre, Risalet’ün Nushiyye ve Divan, İstanbul, 1995

*Süleyman Uludağ, Tasavvuf Terimleri Sözlüğü, İstanbul, 1996

*İskender Pala, Dört Güzeller, Toprak, Su, Hava, Ateş, İstanbul, 2008

*Nezihe Araz, Dertli Dolap, İstanbul, 1996

*Sezai Karakoç, Yunus Emre, İstanbul,1965

Bu haber toplam 3510 defa okunmuştur
  • Yorumlar 1
    UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
    Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
    Diğer Haberler
    Tüm Hakları Saklıdır © 2012 Türkiye Yazarlar Birliği | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
    Tel : 0312 232 05 71 - 72 | Faks : 0312 232 05 71-72 | Haber Scripti: CM Bilişim