Naci Gümüş: Bir Asırlık Hasretin Gölgesinde Edebiyatçılarımız Konuşuyor; Diyorlar Ki !..

Naci Gümüş: Bir Asırlık Hasretin Gölgesinde Edebiyatçılarımız Konuşuyor; Diyorlar Ki !..
Bir Asırlık Hasretin Gölgesinde Edebiyatçılarımız Konuşuyor; Diyorlar Ki !..

Zamanın bir başka diliminde, mekân’ın farklı bir boyutunda değişik bir atmosferde bir gezinti yapacağız. Muhabbet ikliminde Söyleşiler zinciri. İlkin 99 yıl öncesinden, 64 yıl öncesine kadar olan 35 yıllık bir hayat alanında fikir ve sanat adamlarımız, edebiyatçı ve şairlerimizle yüz yüze, göz göze. Onlarla Ruşen Eşref Ünaydın’ın mihmandarlığında, 1916–1918 yılları arasında, Varlık Yayınları sayesinde de, 1953 yılında çalışma odalarında birlikte söyleşideyiz sanki.

Abdülhak Hamid’i Taksimde Sıraselvilerdeki apartmanında duvarları aile fotoğraflarıyla süslenmiş çalışma odasında buluyoruz. “Hamid, fikir dünyasının bütün ilham beldelerinde dolaşmış, her ülkenin renklerini ve kokularını duymak istemiş Hamid, edebiyatımızın yenilikler babası Hamid bu genç ve sevimli ihtiyar mıydı? (1)

 

“Fakat onda başına buyruk yaşayışın mahremiyeti içinde dağınık bir şairden fazla siyah bonjurlu (eskiden bir çeşit ceket), plastron boyunbağlı, inci iğneli, rugan ayakkabılı zengin ve zarif bir salon adamı, daima günün şartlarına göre yaşayan bir adam hali vardı.”“Makber”, O benim samimiyetimdir” diyordu. “Yazılarımın içinde en edebi denilecek kılıklısı yine “Fitnen”dir. O’nu ötekilere tercih ederim.” kalabalıktan uzak iki saat sonra istenen müsaade üzerine “yalnız büyüklükte görülebilen o vakarlı tevazu ile evinin kapısına kadar uğurladı” (2)

 

Yine Ruşen Eşref’in, Eşref Ruşen oğlu; Ruşen Eşref’in rehberliğinde Macar asıllı, 1856 İstanbul doğumlu Sandor Osman Paşa’nın kızı; Efsus, Nizan ve Aks-i Sedâ adlı eserlerin sahibi şair Nigar Hanım’ın evindeyiz.

 

“Mor kadife perdeler, yaldız konsol… Duvarlar dolu dolu… Veliaht fotoğrafları; sivil, asker, sırmalı, nişanlı ekâbir fotoğrafları. Kırmızı kadifeli sütunlar üzerinde tenteneli bir küçük şemsiyenin gölgesine barınmış Mısırlı Prensesler; yaldız çerçeve içerisinde ‘Carmen Silva’, ‘Piyer Loti’, ‘Paul Bourget’… Sonra bizim edebiyatın ileri gelenleri Şinasi dışında Namık Kemal, Abdülhak Hamid, Recaizade Ekrem, Ahmet Mithat, Ahmet Rasim. Sonra Fikret dışında Canibiyle, Halit Ziyasıyla, Faik Âlisi ve Süleyman Nazif’i ile bütün Edebiyat-ı Cedide ve yine şehzadeler, sultanlar, hidivler (3), elçiler… Hepsi de böyle kendisine resimlerini armağan etmiş, imzalamış kimseler. Tavanda billûr hevengi, duvar kenarlarında kadife kanepeler, yaldızlı iskemleler, sigara tablaları, çini kâse, etajer… Kalabalık, fakat latif bir oda.”

 

“ Hanım şairimiz sinirlerinin rahatsızlığından tebessümlerle şikâyet ediyordu: Hele Sonbahar başladığı günlerde sinirlerim çabuk bozuluyor. Dün akşam da Sultan Efendi Hazretlerinden geç vakit döndüm. Üşütmüşüm zahir.” “Sonra musikiyi çok sevdiğini” söyledi. “Hayatımın en güzel anı şiir yazdığım anlardır; sonra da musiki dinlediğim anlardır.” Şiir ve sanatı ile ilgili sorulara tek tek cevap veriyor: “Bana ilk şiir hevesini veren yaradılışımdır. İlk yazılarım çıktığında Ondört yaşındaydım. Diyebilirim ki şairlik zevkini annemden aldım… Hep eski divanları okurdu(4)

 

Nigar Hanımla hasbıhal Tanzimat edebiyatı, Edebiyat-ı Cedide ve Edebiyatımızın Geleceği konularındaki sorular ve alınan cevaplarla ilerliyordu. Fakat O; “-Edebiyatımız nereye gidiyor? Sualine: “Bunun cevabı çok zor” cümlesiyle cevaplıyordu ki, vedalaşmadan önceki son cümlesiydi.

 

Bir başka gün, o günler bronşitten muzdarip olan Sami Paşazade Sezai Bey’in hem yatak odası, hem oturma odası olarak kullandığı salondayız. ‘Sergüzeşt’in yazarına soru tevcih edilmeden ilk soruyu o soruyor Ruşen Eşref Beye: “- Hiç Avrupa’da bulundunuz mu?” “Hayır, Beyefendi” diyen Ruşen Eşref; “-Lütfen biraz eski edebiyattan bahis buyurunuz efendim” diyerek mülakatına başlamış oluyordu. Çenesini avuçlarına almış olan Sezai Bey dedi ki: “- Ben kendimi tanımaya başladığım vakit Kemal Bey, eski edebiyata karşı samimi bir surette harp ilân etmişti. Zan ederim Avrupa’yı görmüş, gerçekleri görüp tanımış ve bizim edebiyatı son derece berbat bulmuştu. Kemal beyin bu yenilik harbi dedelerimizi kötülemekten, dedelerimizi batırmaktan ziyade; içinde bulunduğumuz hareketsizliği yıkmak, Avrupa’daki ilerleme ve gelişmenin bizde de meydana gelmesini şiddetle arzu etmekten ileri geliyordu.” dedikten sonra birden ayağa kalkarak şunları ilave ediyor: “- Bununla beraber sakın bu söylediğim şeylerde bir hakaret aramayın. Onlar, o bizim eski mısralar hoş, oğuşturucu, nasıl demeli ona, pek gönül çekici bir hususiyeti olan şeylerdir.”(5) Ruşen Eşref’in Diyorlar ki Mülakat kitabını okurken işte böyle hep aynı mekândayız. Bu hissiyatı veriyor. O kokuları duyumsayabiliyorsunuz. Daha bitmedi; Halit Ziya, Cenap Şahabettin, Hüseyin Cahit, Süleyman Nazif, Rıza Tevfik Bölükbaşı, Mehmet Emin Yurdakul, Halide Edip, Hamdullah Suphi, Ziya Gökalp Mehmet Fuat Köprülü, Ömer Seyfettin, Refik Halid Karay, Fazıl Ahmet Aykaç, Ahmet Haşim ve Ali Kemal’in Kapısını çalmadan önce Varlık Yayınlarının 1953 Ağustos ayında 184. Sayı olarak İstanbul’da Yeni Matbaada bastırdığı “Edebiyatçılarımız Konuşuyor” Kitabını okurken, edebiyatçılarımızla röportaja geçmeden önce verdikleri kısa özgeçmişleri okurken bir hoş oluyoruz. Hakikatten bulunduğun mekân değişiyor, zaman başka bir manaya bürünüyor. Mesela; Yakup Kadri Karaosmanoğlu şimdi İsviçre elçimizdir, Falih Rıfkı Dünya Gazetesinin Başyazarıdır, Ahmet Hamdi Tanpınar İstanbul Üniversitesinde profesördür, hele Ziya Osman Saba için, O şimdi Milli Eğitim Basımevinde tashih şefidir, cümlesiyle sarsılıyor, hemen gidip tanışmak, konuşmak arzusuna kapılıyorsun. Ya Ziya’ya o güzel ve içli mektupları yazan Cahit Sıtkı Tarancı… O da şimdi Çalışma Bakanlığında Mütercimdir. Baki Süha Edipoğlu ise İstanbul Radyosunda Spikerdir. İçim gidiyor. Gidip göresin geliyor. Ceyhun Atıf Kansu ölmemiş, Turhal’da Şeker fabrikasında Klinikte görevli doktordur. Yolumuz düşerse mutlaka ziyaret edelim düşüncesine kapılıyorsun. Sonra o anlık düşten uyanınca ölü olduğuna inanmak istemiyorsun. Zaten onlar diri ölülerdir. Hep yaşadılar yaşayacakladır. Dahası var: Orhan Hançerlioğlu, Haldun Taner, Bedri Rahmi, Muhtar Körükçü… Geleceğiz oraya. Geleceğiz de önce Ruşen Eşref diyor ki; “Diyorlar ki” yazarlarına devam edelim.

 

Sami Paşazade Sezai den sonra çalınan kapı Halit Ziya’nın kapısıdır. “Büyük beyaz köşkünün alt kattaki küçük gümüşü salonuna, merdivenden çabuk çabuk inen üstadın saçları, kaşları, bıyıkları, sakalları baştanbaşa ağarmıştı. Fakat bütün bu beyazlıklara rağmen buruşuksuz tombul yüzünün pembeliği, zarif ve yarı istihzalı bakışlı parlak gözleri, bu ihtiyar çerçeve içinde hâlâ çok genç bir adamın mevcud olduğunu söylüyordu.(6) “-Bugün gözlerimi şöyle bir geriye doğru çevirip Otuz şu kadar yıl içinde yazdığım şeylere bakarken, bunları hep ayrı ayrı adamların yazıları gibi görüyorum.” “Mâi ve Siyah”ın, “Aşk-ı Memnu”nun yazarı; “- Elbette bugün yazı yazarken “Mâi ve Siyah”ın, “Aşk-ı Memnu”nun yazarı ben değilim…” diyordu. 26 sayfa kadar tutan karşılıklı söyleşiden sonra “Muhterem sanatkârın huzurundan, geçmişe ait güzel bir abideyi seyretmekten dönen bir adamı hissiyle ayrıldım” diyen Ruşen Eşrefle aynı hissi paylaşmış oluyorum.

 

Başka bir ay, başka bir gün nesrimize yeni bir tasvir tarzı getiren Cenab Şahabettin’e konuğuz. “Kâğıt kokulu küçük bir oda, koyu ciltli kitaplar, morumsu bir loşluk. Siyah pürtüklü kadife ceketinin yakası kalkık; tombul ellerini ovuştura ovuştura yazıhanesinin başına geçen” Cenap Şahabettin’e eski edebiyatımız hakkındaki duygu ve düşünceleri soruluyor. O da söylemeye hazır ; “- Bizim edebiyatımız, maatteessüf, muntazam bir şekilde tekâmül etmedi; çünkü işe taklitçilikle başlamıştı ve öyle devam ediyor. Bilirsiniz ki edebiyatın tabii gelişmesinde üç büyük merhale vardır: Şarkı, Türkü gibi söylenen, çağrılan devir; epope-destan devri ve nihayet bizzat hayatı yaşayan ve bunu dile getiren devir…” yenilik devrimizle ilgili yöneltilen soruya:“- Şüphe yok ki yenilik devrimiz Batıya yönelmekle başladı ve ilk Batıya yönelen de Şinasi oldu. Bununla beraber Şinasi, nazmı bakımından tamamıyla eskiye bağlı kaldığı gibi nesri bakımından da bir gazeteci olmaktan ileriye varamamıştır. Kanaatimce bizde edebi nesir Namık Kemalle, nazımdaki inkılâp ta Abdülhâk Hamid’le başlar.” Sözleriyle başlayarak anlatmaya devam eder. Sonra Servetifünun edebiyatı hakkında söyleşi uzar, sohbet koyulaşır. Ama daha ziyaret edilecek edebiyatçılarımız vardır. Son sözleri alarak ayrılma vakti gelmiştir: “… Kanaatimse ‘Salnâme-i Edebiyat’ta yalnız bir rütbe vardır: Rütbe-i Bâlâ. Ve her kalem sahibi, kendisini bu rütbeye yükselmiş hayal etmekte zat-i âliniz.”

 

Kimlere gideceğiz daha? Sıralayalım: Servetifünun’un hararetli kavgacısı Hüseyin Cahit Yalçın, sert ve sıcak bakışlı siyah gözlü Süleyman Nazif, uzun saçlı, karışık bıyıklı romantik bir şair, bazen de kısa saçlı, muntazam bıyıklı şık bir salon şairi görünümünde Rıza Tevfik Bölükbaşı, “Yerleri, sedirleri, sandalyeleri, duvarları Tebriz’in, Keşan’ın, Sivas’ın çok güzel ve az rastlanır nakışlı, renk renk çiçekli seccadeleriyle süslenmiş kafesli pencereler cicimlerle örtülmüş. Derin göbekli bakır mangalların külleri üstünde nar kırmızısı yanan ateşler…”(7) den nefis bir okuma odası olan ‘Türk Sazı’ şairi Mehmet Emin Yurdakul, Şark kadınlarının heyecanlı, asil ruhu gibi duran Halide Edip, dalga dalga gümüş saçlı bir hatip Hamdullah Suphi, ilim ve fikir adamı Ziya Gökalp, Ruşen Eşref’in ifadesiyle Edebiyatımızın Atmacası Köprülüzade Mehmet Fuad, çalışkan hikâyecimiz Ömer Seyfettin, muhteşem bir mizah kabiliyeti yanında elem ve merhameti en güzel anlatan Refik Halid, müşfik bakışlı, şehla gözlü Fazıl Ahmet, şiirimizde yeni bir dünyanın kapısını açan ‘Göl Saatleri’ Şairi Ahmet Haşim ve geleceğin Akiflerini görebilen bir Ali Kemal. 1922’de İzmit’te linç edilme felaketine uğrayan Ali Kemal.

 

Ruşen Eşref Ünaydın “Diyorlar ki” yi meydana getiren konuşmalarını, zamanın genç-yaşlı, on sekiz sanat ve fikir adamı ile yapmıştır. Konuşmaların yapıldığı tarih 1916, bitirildiği tarih 1918. Bunların bir kısmının önceleri bazı mecmualarda, sonra tamamının vaktinin en tanınmış gazetesi Vakit’te yayınlanmış olduğunu eserin takdim yazısından, eseri yayına hazırlayan Şemsettin Kutlu’dan öğreniyoruz. Eserin ilk basımı 1918’dir. O günden bugüne geçen 96 yıl içerisinde ikisi kadın, on altısı erkek olan fikir ve sanat sahibi edebiyatçılarımızın tamamı vefat etmiştir. Ölenlerin ilki Nigar Hanım(1918), Sonuncusu Fazıl Ahmet Aykaçtır(1967). Literatürde özgün eser olma niteliği taşımaktadır. Yeni nesil’in mutlaka istifadesine sunulmalı.

 

Bu konudaki ikinci kıymetli eser ‘Varlık Yayınları’nın 1953 yılında edebiyatçılarımızla yaptığı mülakatların bir araya getirildiği “Edebiyatçılarımız Konuşuyor”(8) kitabıdır. Kitapta konuşmalarda edebiyatçıların çocuklukları, okul hayatları, nasıl yazdıkları, neler okudukları, kimlerin tesirleri altında kaldıkları, sanat anlayışları hakkındaki meraklar tamamen giderilmiştir. “Diyorlar ki”de yer almayan şu isimler vardır: Memduh Şevket Esendal, Reşat Nuri Güntekin, Bedri rahmi Eyüboğlu, Baki Süha Edipoğlu, Haldun Taner, Cahit Külebi, Behçet Necatigil. Sait Faik Abasıyanık, Orhan Hançerlioğlu ve Ceyhun Atıf Kansu. ‘Diyorlar ki’ den bir farkı da edebiyatçılarımızla konuşmalardan önce kısa özgeçmişlerinin verilmiş olması ve çoğunlukla soruların yazılı olarak verilip alınmış olması. Ve edebiyat tarihinde ilk olmaları. Bu itibarla her iki eserin önemi büyük, tesiri derindir. Hasret, hüzün, burukluk getirse de vazgeçilemez kaynaklardır diyemeyeceğim; o şair ve yazarlarımızla buluşma gerçekleştirilecek birer sığınak, edebi sohbetin zevkine varılabilecek bir ortamdır. Bir de şimdi’nin fildişi kulelerinde yaşayan, samimiyet ve duruluktan uzak, popüler sanatçılarına bakın, bir de onlardaki heyecana, samimiyete, sıcak dost ilişkilere bakın. Mukayese ile bir yere varırsınız.

 

Onlar çok okuyup az yazdılar, yaranmak için dalkavukluk yapmadılar, tevazuu elden bırakmadılar. İnciydiler, öncü oldular. Onları özlüyoruz. Nûr içinde yatsınlar.

 

Kaynakça:

  1. Diyorlar ki, Rûşen Eşref Ünaydın. Milli Eğitim Basımevi-İstanbul, 1972. Sayfa: 7
  2. A.g.e. 16. Sayfa, 4. Paragraf.
  3. Hidiv: Mehmet Ali Paşanın soyundan olan Mısır Valilerine verilen ad. Vezir.
  4. Diyorlar ki, Rûşen Eşref Ünaydın. Milli Eğitim Basımevi-İstanbul, 1972. Sayfa: 18. Sayfadan itibaren.
  5. A.g.e. Syf:31.32.33
  6. A.g.e. Sayfa:43
  7. Diyorlar ki, Rûşen Eşref Ünaydın. Milli Eğitim Basımevi-İstanbul, 1972. Sayfa: 143, paragraf:1
  8. Edebiyatçılarımız Konuşuyor, Varlık Yayınevi, Ağustos 1953

 

Bu haber toplam 425 defa okunmuştur
  • Yorumlar 0
    UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
    Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
    Bu habere henüz yorum eklenmemiştir.
Diğer Haberler
Tüm Hakları Saklıdır © 2012 Türkiye Yazarlar Birliği | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Tel : 0312 232 05 71 - 72 | Faks : 0312 232 05 71-72 | Haber Scripti: CM Bilişim