On Günde Yirmi Beş Güzel Adam-II

Fahri TUNA

 

 

 

 

 

 

faruk-uysal.jpgFaruk Uysal: Angaralı şair. Yok Antalyalı şair. Bu kez unutmadık onu. (Dört ay önce Kazakistan’a giderken Yeşilköy Havaalanı’nda, uçak sekiz saat rötar yapınca, o kargaşada uyuyakalmış, sabaha doğru hareket ederken kafile sorumlusu olarak ben de fark etmemiştim.) Kara yoluyla unutulmuyor demek ki şairler. Demek ki şairler hava değil kara adamları. Temiz duru sakin edepli ve elbette uysal adamdır bizim Faruk. Uysal adamdır gerçekten. Problemsizdir. Biraz içine kapanık… Şair ya. Olsun o kadar. İkram etmeyi sever. Özellikle de kitaplarını. İyi de okurdur. On gün boyunca düzen intizam ve uyumluluğuyla dikkati çekti. Ve de sürekli not tutmalarıyla. Bir de güzel giyimiyle. El hak, yakışıklı adamdır. Güzel de yürür. Yörük ya.


ibrahim-ulvi-yavuz.jpgİbrahim Ulvi Yavuz: D. Mehmet Doğan ne zaman konuşmaya başlasa Ulvi Ağbimiz oluşan huzur ve güven ortamından olmalı, uyuklamaya başlayınca Mehmet Ağabey Ulvi Palas maşallah 7 yıldızlı, dedi sık sık.  Bir de ona nazire olsun diye söylenen esas başkent Bolvadin’dir esprisi geziye damgasını vurdu. O her zamanki sabır güven tebessüm yansıtan yüzü ve sesiyle kafilenin emniyet sübapıydı adeta. İntizamı, dakikliği, düzeni ile emsal teşkil etti. Kaderdaşı ve koltukdaşı D. Mehmet Doğan’ın espri salvolarına sabırla mukabelesi takdir gördü. Kafilenin ağır topuydu, gerçek - yaşı ve duruşu itibarıyla elbette- en ağabey olanıydı. Hürmette kendisine kusur edilmedi zaten. 


m.-enes-kala.jpgM. Enes Kala: Kal’a gibi adam. Yok, kal’a adam. Güç cesamet dik duruş. Bir kal’ada olması gereken üç unsur, ayniyle vaki, bizim Enes’te de var, şahidiz. Daha otuzunu yeni geçmesine rağmen altmış yaş ağırbaşlılığı birikimi hitabeti var onda. Halen TYB’mizin Genel Sekreteri. Gezinin üçüncü gününde Mehmet Doğan’a yaklaşıp Enes’i işaret ederek Ooo Mehmet Ağbi, TYB gelecekte de emin ellerde, hayırlı olsun demekten kendimi alamadım. O da tebessümle mukabele etti sözlerime. Ayrıca benim hem organizasyon arkadaşım, hem de âlem. Filibe’de ve Sarajevo’da geceleri birlikte âlemlere kaçtığımızı da itiraf etmeliyim. Ne âlemlerdi ama… (Yağmurlu bir Sarajevo gecesinde meşhur Ferhatoviç Caddesinde yürüyüş, gece yarısı Başçarşı’da tarihi Sebil’e karşı Türk çayı yudumlamak, Alia’nın mezarı başında ona ve Bosna Savaşı şehitlerine Fatiha okumak âlemimizden bazıları.) Sonsöz: Enes Kala demek, edep, bilim, istikbal demektir. Umudumuz o bizim.


m.hanefi-ispirli.jpgM. Hanefi İspirli: Yüzü, rengi, bakışı, şapkası, saçı-sakalı… Bu kadar mı Erzurumlu olur bir insan; evet olur, bizim Hanefi’de olmuş. Ayniyle vaki. Gördük tanıdık bildik. Kalender meşrep şair o. Bakışlarından sevecenlik akıyor şırıl şırıl. Pırıl -pırıl. Seyahatin rengiydi. Haza rengi. Bir gün bayrak kırmızısı montla gördük onu, bir başka gün ceviz yeşili canlı bir gömlekle. İlkbahar kreasyonları onunla sergilendi. Kafilenin canlılığıydı. D. Mehmet Doğan’a babaca bağlılığı ve teslimiyeti de gözlerden kaçmadı. Prizren’den, Arnavutluk’a geçişte açtığı şiir poetikası tartışması ve okuduğu şiirlerle de tam puan aldı Hanefi’miz. Bir de Karadağ, Budva’da tarihi taşın üzerinde tam şiirini okuyacakken… Edebinden geçildi, göz açıklığı yapan M. Sait Uluçay’a kaptırdı sırasını. Canın sağ olsun Hanefi. Sen gönlümüzün birincisisin koçum. Ha unutmadan; Erzurum şivesi de ona bir başka yakışıyor. Şivesi yüzü ve gözüyle öyle kafiye yapıyor ki, adeta mefailün mefailün failün vezninde konuşuyor Hanefi. Hüküm şu: Hanefi’siz seyahat düşünülemez…


mahmut-biyikli-004.jpgMahmut Bıyıklı: İstanbul’daki Gayserili kültürcü. Kitapsız başkan dedikodularına inat üç kitap birden yayımlayarak başladı seyahate. İstanbul’daki Gayserili kültürcü yazar adam o. Edep, saygı, üretkenlik. İşte Mahmut Bıyıklı… Bir şeyi merak ediyorduk: Haftada sekiz, ayda altmış yedi, yılda dört yüz doksan iki kültür sanat etkinliğinin ya düzenleyicisi ya konuşmacısı ya sunucusu olan Bizim Mahmut Balkanlar’da on gün boyunca nasıl dolaşabilir? İlk üç gün, aaa yanılıyorsun Fahri, Mahmut’un hakkını yiyorsun diye tam da kendimi suçlamaya başlamıştım ki… dördüncü sabah Selanik’te imdadıma yine Mahmut Bıyıklı’nın kendisi yetişti: ‘Ağabey bana müsaade, acil bir telefon geldi, Ankara’da vekil adaylığı görüşmem var’; gene sürpriz yoktu. Yolun açık olsun kardeşim dedik uğurladık. Ertesi gün katıldığı Afyon Film Festivali’nden fotoğraf paylaşımlarını atlamadık Gayserili, o kadar da saf değilük.  Enerji küpü. Program küpü. Tebessüm küpü. TYB İstanbul olarak neredeyse tüm diğer TYB camiası kadar etkinlikler yapıyor. Takdir etmemiz gerek. Etkinliklerin bol olsun kardeşim.


mehmet-kurtoglu.jpgMehmet Kurtoğlu: Angara’daki Urfalı. İyi kalpli adam... Çalışkan, iyi niyetli, gayretli… Genetik dört yüz sene sürermiş derler. El hak doğrudur. Sık sık Ankara’da yaşadığının altını çizen bizim Mehmet, sesinden diksiyonuna, saçından yüzünün rengine kadar Ben ezelden Urfalıyam arqadaş diye çığlık atıyor. Hem ne mahsuru var; hepimiz sevmiyor muyuz Urfa’yı da Urfalıyı da. Mehmet Sarmış’ın asimetriği. Bir de fotoğraf düşkünlüğü var Mehmet kardeşimin. Yakışıyor da bu ona. Grubumuzun rengiydi gerçekten. Olmasa eksikliği hissedilirdi zahir. Seni seviyoruz Mehmet.

 

 


mehmet-sarmis.jpgMehmet Sarmış: Urfa kadar dik, Urfa kadar uzun, Urfa kadar onurlu, Urfa kadar saygılı, Urfa kadar dindar, Urfa kadar sabırlı, Urfa kadar mütevazı, Urfa kadar edepli, Urfa kadar muteber, Urfa kadar izzetli, Urfa kadar mütevekkil, Urfa kadar bereketli adamdır Mehmet Sarmış. Şivesinde - adaşı ve hemşerisi Mehmet Kurdoğlu’nun aksine- Urfa yoktur, nasıl oluyorsa. Yüzünde teninde tavrında çoktur amma. Şiiri de Urfa kadar güzel bereketli düzeylidir, diyeyim size. Şiir okuyuşu da… Ağır adam. Ağır abi. Yola çıkılacak, arka verilecek, yol yürünecek adam. Yürünecek güvenilecek yola gidilecek adam. Urfa kadar sevdik onu. Urfa gibi sevdik onu. Urfaca sevdik onu.


mehmet-tugrul.jpgMehmet Tuğrul:  Ayakdaşı Enes Kala gibi, Enes Kala kadar, Enes Kala benzeri güzel bir adam. Uzun, güzel, sempatik adam... Sözlükteki ‘bana arkadaşını söyle senin kim olduğunu söyleyeyim’ atasözü Mehmet Tuğrul ile Enes Kala için yazılmış sanki. Müeddep, mütevekkil, müzekki… Sevdik biz seni be Mehmet. Yolun açık olsun uzun oğlan. Uzun, ahlâklı, saygılı adam.

 


memis-okuyucu.jpgMemiş Okuyucu: Yozgatlandlı adam. Yozgat’ı ülkemizin başkenti sanıyor. Hatta Ankara’yı Yozgat’a bağlı zannediyor. İnanıyor da buna. Fahri Tuna’dan sonra kafilenin ikinci Balkan sevdalısı... Tuna’nın elli dokuz seferine karşılık o Gümülcine’de üç yıl, öğretmen olarak görev yapmış. Öğrencileri kocaman evli barklı kızlar olmuşlar. Buluşmalarındaki coşku heyecan ve mutluluk görülmeye değerdi. İsmail Bozkurt, Mehmet Kurtoğlu, Memiş Okuyucu; seyahatin fotoğraf çektirmede  - kafilenin oy birliğiyle -  ilk üçe gireni. Ancak sıralama herkese göre değişiyor. Memiş adı gibi güçlü kuvvetli heyecanlı. Bir o kadar da saf, temiz ve mert. Anadolu mahcubiyeti ve izzeti okunuyor yüzünden, apaçık. Yozgatlı zira. Suyu sert, insanı mert yerden. Yol beyimizdi on gün boyunca bizim. Ama - fotoğrafa daldığından olmalı - çoğu kez kalkışlarda en son o geldi otobüse. Pîrimiz D. Mehmet Doğan da kalkışlarda sık sık Memiş geldiyse hareket edebiliriz iğnelemesini yapmak zorunda hissetti. Son söz: Memişsiz olmaz olmaz.


musa-kazim-.jpgMusa Kâzım Arıcan: Felsefeci, genel başkan, profesör. Baston yakışıyor ona. Daha doğrusu kılık kıyafetinin mütemmimi (tamamlayıcısı) adeta... İlk altı gün bütün açılışlarda doğal olarak o konuştu. Zaman zaman genel başkandan çok - uzmanlık alanı olan - felsefeci olarak kelâm etti. İyi de etti. Ama ses tonu diksiyonu Hatay Müftüsü gibiydi daha çok. Temiz güvenilir musalli bir yüzü var; eyvallah başkan. Son dört gün Musa’sız bıraktı bizi. Prizren’den - zoraki- uğurladık onu. Kalsa renk ve zenginlik olacaktı. Edirne Muradiye Camii haziresinde adaşı İttihatçıların şeyhülislâmı Musa Kâzım Efendi’nin (mason şeyhülislam) mezarı başında ürpertici bakışları hafızamıza kazındı. Bir de D. Mehmet Doğan’ın ona takılması: ‘Musa Hoca, Üsküp’te yöneteceğin Yahya Kemal Paneli’ni en fazla yirmi beş dakikada bitiriver, zaman kıt. Dört konuşmacı beşer dakika, seninle yirmi beş…’ Üç dört kez tekrarlandı bu sözler. Musa Bey her seferinde ‘yirmi beş dakikada bitmez ağbi’ diye itiraz edince de D. Mehmet Doğan taşı gediğine koyuverdi: ‘Yirmi beş dakika sadece bana yetmez mi diyorsun…’ Musa Kazım Arıcan, sevimli adamdır. Sabırlı adamdır, akademisyen adamdır. Hatay’ın da yüz akıdır. Hatay’a selâm olsun.


mustafa-ozcelik.jpgMustafa Özçelik: Akif’i tanımış Yunus diyor ya D. Mehmet Doğan onun için,  el hak doğrudur. Katılmamak mümkün mü? Disiplin, edep, şiir; gönül, tevazu, kalite; tebessüm, tecessüs, terakki; ilim, irfan, izzet; bu on iki sıfatın buluştuğu birleştiği kaynaştığı adamın adıdır Mustafa Özçelik. Balkan seyahatini çok istediğini biliyordum; zira babası Eskişehirli bir Türkmen/Manav, anneciği Bosnalı bir Boşnak’tı. Ana diyarına gidecekti ilk kez. Çok ama çok heyecanlıydı. Dönerken de çok ama çok mutlu ve D. Mehmet Doğan’a çok ama çok duacıydı. Sürprizlerin adamıydı da. Ana yurdu Sarajevo’da bu satırların yazarına yaptığı cemile bir ömür unutulmayacak cinstendi: Türbesi Adapazarı Geyve arasında bulunan Karıncalı Baba/Karıncalı Dede’ye ithafen yazdığı enfes şiirle hem gönüllerimizi fethediyor, hem de yaşayan Yunus olduğunu ortaya koyuyordu güzel dost. Evet, şiir adamdır o. Şiir kalpli, şiir dilli, şiir bakışlı adam.


nazim-payam.jpgNazım Payam: Elazizli bilge. Harputlu şair. Yoldaşı Mustafa Özçelik. On gün iki yüz kırk saat bilmem şu kadar dakika. Mizaçları meşrepleri mezhepleri de aynı; ilim, irfan, gönül; şiir, şehir, kalp; edep, birikim, hassasiyet… İşte Nazım Payam. Zorla şiir okutursun ona, zorla konuşturursun. Digergam adam. Munis, mahcup, mütevekkil adam o. Bizim Külliye’nin çeşmesinden bir ömür ilim irfan şiir akıtma gayretindedir, biliriz. On gün boyunca da öyleydi. En çok bakışlarıyla konuştu. Gözleriyle onayladı. Yürüyüşüyle dakikliğiyle uyumuyla dikkat çekti. Dost adam, zarif adam, arif adam… Seyahatin sessiz ve görünmeyen kahramanlardandı. Az söyledi çok anlaşıldı. Az söyledi çok sevildi. Az söyledi çok beğenildi. Azda çoğu gören adam o. Azda çoğu gören, bilen, gösteren adam. Rafine adam, hay sen çok yaşayasın. 


necip-tosun-001.jpgNecip Tosun: Yaşayan Sait Faik. Yok Çehov. Öykünün kralıÖykücüler Masası’nın sol ön bacağıydı on gün boyunca; filmin yönetmeniydi adeta. Cemal’in (Şakar) ayakdaşı elbette. Dört güzel, dört iyi, dört başarılı öykücüye bu gezide bir de Güray Süngü katılabilseydi ‘mahşerin beş öykücüsü buluştu’ diye manşet olacaklardı. Yol gidildikçe, telefonlar geldikçe anladık ki Necip kardeşimiz eş durumundan Ohrilidir. Gelinimizden ‘Struga’da annaannemin, Üsküp’te büyükbabamın, Priştina’da babaannemin, Gostivar’da büyük dayımın mezarına uğrayıp Fatiha okumayı ihmal etme’ ricaları (siz emir sayın) yoğunlaşmaya başlayınca, bizim Necip kardeşimiz pratik çözümü buluvermiş: ‘Ben toplu okusam da onlar aralarında bölüşseler…’ O çok ciddi görünümünün altında muzip şakacı hayat dolu bir adam kalbi vardır aslında, biliniz. Bilhassa rahat ve güvenli ortamlarda… Mesela D. Mehmet Doğan’ın masasında. Ne güzel mizahi anılar biriktirdik Necip Tosun’la on gün. Necip aslında öykü gezegeninde yaşıyor. Arada bizim gezegene iniyor. Arada bir de telefonunu kaybediyor. Galiba öykü gezegeninde cep telefonu kullanılmıyor. İndiğinde telefonunu bulamamasını ona bağladık biz. Ha Necip’in yaşadıklarından bu gezide bir şeyi daha öğrendik: Eşimizin akraba ve büyüklerinin mezarlarını/memleketlerini ziyaret de sılayı rahime dahilmiş.


rahman-ademi-001.jpgRahman Ademi: İlk gördüm. Toprak derler ya hemşeriye. Toprağım benim o. İ’leri ı, e’leri a gibi okumasından da hemen Balkanlı olduğunu anlıyorsunuz. Boyunun kısalığına bakılırsa Boşnak değil (ortalama Boşnak erkekleri 1.90, Boşnak kızları 1.75’tir), burnunun hokka gibi oluşuna bakılırsa Arnavut değil (Arnavutların yüzlerinde en belirgin unsur kalın ve uzun burunlarıdır), renge ve şiveye bakılırsa Türk değil (Türklerin kumral veya esmerliğinin aksine bizimkisi sarışın). Ne o zaman bu Rahman? Hepsinin ortası, ortalaması… Tam Urumelili. Belki ırk olarak da böyle... Hâfız. Üsküplü. Yere sağlam basan, beş yüz yıllık şuurla, vakarla, birikimle yürüyen bir güzel insan o. Akademisyen de. Balkan uzmanı, Balkan fatihi de. Denge, vezin, ölçü adamı... Kıraatı da güzel. Muhabbeti de. Sevdirdi kafileye kendisini. Onu tanıyıp da kim sevmez ki zaten. 


Zafer Kızılca: Güler yüzlü organizatör. Hep pozitif, daima çözümcü, sürekli olumlu… Yozgatlı yahut Çorumlu, Çankırılı gibi görünse de Erzurumludur. Dadaşın hasıdır. Herkese saygılı herkese yakın herkese sıcaktır. Ama Bekir Baba’nın ayrıcalığı vardır. O kadar da hemşerilik hakkı olsun, değil mi ama. Lügatinde hayır kelimesi yoktur bu karayağız delikanlının. Ne yapar eder hayır’ı evet’e dönüştürmeyi başarır. Hayatımda; bu kadar çözümcü, kimseyi kırmamak için çırpınan çok az insan gördüğümü söylemeliyim. Zafer’le bu üçüncü seyahatimizdi. (Prizren 2011, Türkistan 2017, 8 Balkan ülkesi 2018). Son program ağırlıklı olarak ikimizin üzerindeydi. Öyle akılcı zevkli uyumlu çalıştık ki sormayın gitsin. Zuhuratlarda da acilen en akılcı kararı alıp tıkır-tıkır uyguladı(k). 40 ayrı kişiliği, 40 ayrı mizacı, 40 ayrı hassasiyeti on gün süreyle bir arada tutup mutlu etmek mümkün mü? Çok zor dediğinizi duyar gibiyim. İşte Zafer Kızılca bütün problemleri usulet ve suhuletle çözmesini ve insanları memnun etmesini bilen adamdı.

TYB 40. Yılda Edirne’den Mostar’a Kültür Kervanı’nda yazmam gereken başka portreler de var elbette. Onlarla gezide çok yakın olamadığımdan haklarından uzun uzun yazamadığım için kendilerinden affımı istirham ediyorum.

On gün boyunca İsmail Bozkurt iyi kalpliliği, güler yüzü, fotoğrafa girme düşkünlüğü ile yer etti hafızamda. Poçitelli’de onu şehit vermeden döndük elhamdülillah. A. Fatih Gökdağ ağır ağbiydi; sakin, müeddep, sessiz sedasız görevini yapmaya gayret eden. Had hudut gözeten bir kişilik. M. Sait Uluçay uyumluydu, sessizdi, sakindi. İçine kapanık bir karakter sergiledi. Yavaş gibi görünse de Budva’da tarihi taşın üzerinde, en son çıkıp el çabukluğuyla şiir okuması, sonuncuyken birincilik ipini göğüslemesi ‘bakmayın sakinliğime. Gözü açık biriyimdir aslında” der gibi okundu. Görüntü yönetmenimiz Mehmet Burak Yılmaz, dedesinin (İbrahim Ulvi Yavuz) genç versiyonuydu adeta; sessiz, müeddep, görevine düşkün. ‘Ben görev adamıyım ağbiler’ dedi on gün boyunca yaptıklarıyla. Mustafa Ekici’yi Kazakistan Şiir Şöleni’nden de tanıyordum zaten; Anadolu’nun o mert, güvenilir, sorumluluğuna müdrik, saygılı karakteri. Bu karakterin genç versiyonu bizim Mustafa. Nazif Öztürk ağabeye gelince; o munis kibar güzel giyinen sakin kontrollü hâli ayniyle vakiydi yine. Sessizdi. Uyumluydu. Mostar’daki Vakıf Medeniyeti sunumu/konuşması dolu dolu, sımsıcak, ufuk açıcıydı. Edep ve akademisyenlikle iç içe geçmiş bir güler yüz kaldı Ömer Özden Hoca’dan geriye. Erzurum İstanbul karışımı bir diksiyon da yakışıyor ona, söyleyeyim. Konuştuğunda çok saygı uyandırıyor. Sevdik biz Ömer Özden’i, gerçekten. 

Bu yazı toplam 215 defa okunmuştur.
  • Yorumlar 0
    UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
    Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
    Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
Yazarın Diğer Yazıları
Tüm Hakları Saklıdır © 2012 Türkiye Yazarlar Birliği | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Tel : 0312 232 05 71 - 72 | Faks : 0312 232 05 71-72 | Haber Scripti: CM Bilişim