• İstanbul 32 °C
  • Ankara 29 °C

Orçun İmga: Amerika Birleşik Devletleri’nde Kilise-Devlet Ayrılığı Düşüncesinin Tarihî Kökleri ve Etkileri

Orçun İmga: Amerika Birleşik Devletleri’nde Kilise-Devlet Ayrılığı Düşüncesinin Tarihî Kökleri ve Etkileri
Amerika Birleşik Devletleri’nde Kilise-Devlet Ayrılığı Düşüncesinin Tarihî Kökleri ve Etkileri

Özet

Bu çalışmada, Amerika Birleşik Devletleri’ndeki “kilise ve devlet ayrılığı”nın tarihî ve fikrî temelleri incelenmeye çalışılmıştır. Ülkede kalıcı ilk kolonilerin kurulduğu XVII. yüzyıldan, din ve devlet faaliyetleri arasındaki ilişkileri düzenleyen anayasa değişikliğinin (İlk Tadil) kabul edildiği 1791 yılına kadarki dönem, kilise ve devlet arasındaki ilişkiler bakımından değerlendirilmeye çalışılmıştır. Din olgusunun, kuruluşundan itibaren sosyal ve siyasal hayatta çok önemli bir role sahip olduğu Amerika’da, kilise ve devlet ayrılığı, ülkedeki dinî kompozisyondan etkilenerek formüle edilmiştir. Çoğulcu dinî yapı içerisindeki her mezhep, bu ayrılığı kendi din hürriyetinin garantisi olarak algılamıştır. Bunun sonucunda, muhtelif dinî grupların, üzerinde büyük ölçüde mutabık kaldıkları “ayrılık”, ülkedeki dinî yapıları güçlendiren bir uygulama olmuştur.

Anahtar Sözcükler: Amerika Birleşik Devletleri, Din Hürriyeti, Kilise ve Devlet Ayrılığı, Laiklik, Sekülerlik

 

Abstract

In this study the historical and philosophical base of “the separation of church and state” in the United States of America was analysed, evaluating the period from XVII th century when the first permanent colonies were founded in the country till the adoption of constitutional amendment (The First Amendment) in 1791 that regulates the relationship between religion and state action. In the United States, where religion has featured in social and political life from the founding, the separation of church and state has been formulated related to religious composition in the country. Every sect in this plüralist religious structure perceived the separation as the guarantee of its own religious freedom. As a result, the separation upon which diverse religious groups largely agreed has been a practice that enriches the religious structures in the country.

KeyWords: The United States of America, ReligiousFreedom, TheSeparation of ChurchandState, Laicity, Secularity

 

Giriş

Farklı din ya da mezhep mensuplarının, inançları nedeniyle ayrımcılık ve baskılara maruz kalmaları olgusu, ideal çözümü aranan kadim meselelerden biri olmuştur. Bu meselenin çözümüne ilişkin bir denge arayışı olarak, kurumsal dinle devlet faaliyetleri arasındaki münasebetlerin düzenlenmesi çabaları, hemen her ülkede, muhtelif yoğunluktaki gerilim ve çatışmalara bir şekilde sebebiyet vermiştir. Dinî otoritenin siyasî alanda iktidar kurma isteğine mukabil, dünyevî iktidarların, toplumsal yaşamı düzenleme yetkilerini paylaşma konusunda isteksiz oluşları gerçeği, siyaset biliminin en karmaşık ve bıçak sırtı konularından biridir. 

Kuşkusuz, ruhanî alan ile dünyevî alan arasındaki egemenlik mücadelesi, en yoğun biçimde, Hıristiyanlık inancının hâkim olduğu coğrafyalarda hissedilmiştir. Dinin siyasal alandaki etkisine, başka bir ifadeyle, iktidarı dine dayandırma çabalarına bağlı olarak ortaya çıkan bu ihtilaflar, tarihî süreç içerisinde bilhassa Avrupa’da pek çok kanlı mücadeleye neden olmuştur. Hıristiyanlıkla dünyevî iktidar arasında, bu dinin özgün niteliklerinden neşet eden gerilimin kökenlerini, Roma İmparatorluğu’na kadar götürmek mümkündür. St. Paul’un Aziz Pavlus’un M.S. 60 yılında, bu inancı yaymak amacıyla Roma’ya gelişi, iki alan arasındaki çatışmaların başlangıç noktası olarak kabul edilebilir. İnananlarına karşı uzun yıllar süren baskı ve şiddet uygulamalarından sonra, Hıristiyanlık dini zaman içinde geniş kitlelerce benimsenmiş ve ciddi bir güç kazanmıştır. Bu zaferle birlikte, Hıristiyanlığın devlet dini olarak kabul edilmesine uzanan yol da açılmıştır. Dinin siyasî bakımdan kuvvetlenmesi, kendi kurallarına sahip son derece belirgin bir hiyerarşik yapının, “kilise”nin vücut bulmasını sağlamıştır. Kilise zamanla, toplum üzerinde egemenlik iddiası taşıyan, geniş mülklere, kurumlara, ekonomik kaynaklara ve toplumsal iradeye hükmeden etkili bir güç olmuştur. Yeryüzündeki ilâhî hükümranlığı temsil eder hâle gelen kilise, bu durumun sonucu olarak, bir yönetici sınıfa, ruhban sınıfına da sahip oldu ve yine kendi gücünün artışına paralel biçimde, Hıristiyanlar üzerinde birtakım hukukî yetkiler taşıyan ayrıcalıklı bir yapı hâlini aldı. İlaveten, -mesela “iki kılıç” gibi- kimi öğretileriyle de, siyasal iktidar üzerindeki söz hakkına dinen meşruluk kazandırdı.

Öte yandan, Ortaçağ’ın sonlarına doğru, burjuvazinin çeşitli sebeplerle önem kazanmasıyla beraber, bu tablo değişmeye başladı. Burjuva sınıfının, siyasî güce de sahip olma arzusuyla, dünyevî iktidar odaklarının yanında, kiliseyle de mücadele etmesi, bu yapıya büyük bir darbe vurdu. Bu darbe, Reformasyon ve Kalvinizm (Kalvinizm reformasyon dışında mıdır? Reformasyon’dan kasıt Luteranizm midir?) hareketleriyle daha da belirgin bir hâl aldı. Bahsedilen gelişmelerin bir sonucu olarak Avrupa, 1648 Westphalia Barışı’na Vestfalya Antlaşması’na değin, kanlı din savaşlarına sahne oldu. Dinî alanda yaşanan çatışmalar, kapitalizmin gelişimi, Rönesans’la birlikte toplumdaki katı kural ve inanç biçimlerinin kırılmaya başlaması ve pozitif bilimlerde gözlenen süratli gelişme, kilise ve ruhban sınıfını ağır baskılara maruz bırakan 1789 Fransız İhtilâli’nin temellerini hazırladı. Bu dönemden sonra da, kilise ile devlet arasındaki ilişkilerin “ayrılık” yönünde tanzim edilmesi fikri önem kazanmış oldu.

Ancak ne var ki, iki kurum arasındaki ayrılığın tesis edilmesi, her ülkenin kendine has koşullarına bağlı olarak, birbirinden farklı biçimlerde formüle edilmiştir. Şüphesiz, genel olarak dinin sivil ve siyasal hayattaki yeri, özel olarak da kilise ve devlet ayrılığıyla ilgili bulunan çözüm bakımından, en özgün ve dikkat çekici örneklerden biri Amerika Birleşik Devletleri’nde görülür.

Belirtildiği gibi Avrupa, kilise ve devlet arasındaki çatışmanın en şiddetli ve en uzun süreli hissedildiği coğrafya olmuştur. Hiç kuşkusuz, bu “eski kıta”dan yola çıkan muhacirler göçmenler tarafından kurulan Amerika Birleşik Devletleri tarihinde de, kiliseyle devlet arasındaki ilişkilerin şekillenmesi, Avrupa tecrübesinden tamamıyla bağımsız bir biçimde gerçekleşmemiştir. Öyle ki, Yeni Dünya’ya, sadece siyasî iktidardan gördükleri dinî baskı nedeniyle gelen muhalif topluluklar bulunmaktaydı. Amerika’nın çekirdeğini oluşturan bu Protestan topluluklar, din hürriyetine kavuşabilecekleri bir ülkenin hayaliyle okyanusu aşarak bu topraklara gelmişlerdir. Buna karşın, bu yöndeki kurucu mit, bir boyutuyla gerçek olmakla birlikte, eksiktir. Her ne kadar bu toplulukların bir bölümü dinî baskıdan mustarip olarak Amerika’ya gelmiş olsalar da, tarihî süreçte, -kolonyal dönemde daha net şekilde gözlenmek kaydıyla- oldukça şiddetli inanç çatışmaları yaşanmıştır. Şüphesiz, bu sahadaki gerilimler Avrupa’daki kadar yıkıcı sonuçlar doğurmamıştır. Ancak yaşananlar, Amerika’nın, başından beri dinî özgürlüğe dayalı biçimde kurulduğu yönündeki tezi çürütmek için de yeterlidir. Diğer bir ifadeyle, dinî özgürlüklerin şekillenmesi, Amerikan tarihinde de, yaygın kanının aksine bütünüyle barışçıl bir atmosferde değil, mezhepsel kavga ve çatışmaların gölgesinde gerçekleşmiştir.

Gerçekten de din olgusu, Amerika’nın kuruluşundaki en güçlü motivasyon unsurlarından biridir. Kolonileşme sürecinin yaşandığı ilk dönemlerden itibaren, -önemli bölümünün Protestan geleneğe dâhil olduğu- çoğulcu bir dinî kompozisyon, ülkede belirgin şekilde hâkim olmuştur. Anavatan İngiltere’den bağımsızlığın kazanılmasına kadar, büyük ölçüde birbirinden kopuk, müstakil koloniler hâlinde varlıklarını sürdüren bu topluluklar, yaşamlarının merkezine dini yerleştirmişlerdir. Bu yapı içinde, katı Protestan gruplardan, muhalif dinî topluluklara kadar varan bir çeşitlilik söz konusu olmuş ve her kolonide birbirinden farklı kilise-devlet ilişkisi modelleri uygulanmıştır. Bu çeşitlilik aynı zamanda, kilise ve devlet münasebetlerinin ideal biçiminin ne olması gerektiğine dair zengin bir tartışma ortamı da yaratmıştır.

Bağımsızlığın kazanılmasıyla beraber koloniler, federal bir çatı altında birleşme ihtiyacının sonucu olarak Amerika Birleşik Devletleri’ni kurdular ve 1787 yılında kabul edilen anayasayla da, yeni devletin siyasî görünümüne netlik kazandırdılar. Bununla birlikte Anayasa, ülkede bu alandaki farklı pratiklerin varlığına karşın, kiliseyle devlet ilişkileri bakımından herhangi kural koymamıştır. Anayasanın hem bu konuda sessiz kalmasının, hem de sivil haklar yönünden yeterince desteklenmemiş olmasının yarattığı eksiklik, 1791 yılında Haklar Bildirisi’nin kabulüyle giderilmeye çalışılmıştır. Anayasayı tadil eden bu düzenlemenin ilk maddesi (Birinci Ek Maddesi?), devletin dinle olan ilişkilerini tanzim etmeye yönelik biçimde hazırlanmıştır. İlk Tadil (The First Amendment) (Birinci Ek Maddesi?) olarak anılan bu hüküm, o günden bu yana, devletin din karşısındaki pozisyonunu ve kiliseyle devletin ayrılık biçimini belirleyen başlıca düzenleyici hüküm olmuştur.

Bu çalışmada, Amerikan kilise ve devlet ayrılığı fikrinin tarihsel kökleri ve etkileri, ülkenin kolonyal süreçle başlayan kuruluş dönemi itibariyle değerlendirilmeye çalışılmıştır. Bir başka anlatımla, Amerika’nın özgün din ve devlet ilişkileri modelini doğuran kuruluş dönemi tarihî koşulları ele incelenmiştir.

 

Amerika’da Kolonyal Dönemde Dinin Rolü ve Kilise-Devlet İlişkilerinin Seyri

Amerika Birleşik Devletleri’ndeki toplumsal ve siyasal hayatın açıklanmasında, Amerikan kültürünün temel yapı taşlarından olan din her zaman için hayati bir role sahip olmuştur. Gerçekten de, Amerikan siyasal yaşamını, din olgusunu göz önüne almaksızın değerlendirebilmek oldukça güçtür. Hıristiyan inancı, ülkenin kuruluş döneminden başlayarak bugüne kadar, hem kültürel hayatı hem de siyasî sahayı, doğrudan ve dolaylı olarak biçimlendirmiştir.[1] Nitekim dine politik sahada yapılan referansların bolluğu bunun önemli bir kanıtıdır. Tanrı’dan bahsetmeyen, Kutsal Kitap’tan alıntı yapmayan Amerikan Başkanı hemen hemen yok gibidir. Dinsel simgelere –örneğin Amerikan Doları’nın üzerinde de yer alan, çok bilindik “In God We Trust” (Tanrıya Güveniriz) ifadesine- kamusal alanda rastlamak, Amerikalılar açısından şaşırtıcı bir durum değildir.[2]

Kuşkusuz, Wald’un da ifade ettiği gibi, ulusal politik ideallerin ortaya çıkmasında ve gelişiminde, dinin sağladığı katkıları vurgulamak, bu alandaki tek etkenin din olduğu anlamını taşımamaktadır. Dolayısıyla, ulusal bir siyasî anlayış gibi, oldukça karmaşık sayılabilecek bir olgunun ABD’de şekillenmesinde, farklı niteliklerdeki ladinî düşünce ve maddî unsurlar da kuşkusuz oldukça mühim roller oynamışlardır.[3] Dolayısıyla Amerikan siyasal kültürünün oluşumunu, determinist bir bakış açısıyla, sadece dinin etkilerine dayandırarak değerlendirmek, bizleri eksik kalmış bir analize sürükleyebilir. Ancak belirtildiği gibi, dinî karakterdeki unsurların, genel olarak Amerikan kültürünün, özel olarak da ülkedeki siyasî kültürün inşasında, kuvvetli bir etkisi bulunmaktadır ve bu nedenle de, kilise-devlet ayrılığı fikrini anlayabilmenin bir yolu, kolonyal dönemi analiz etmekten geçmektedir.[4]

Gerçekten de Amerikan kolonileri, din ve yönetime ilişkin farklı yaklaşımlar konusundaki tetkiklerin adeta laboratuvarı gibidir.[5] Kaba bir tasnifle, XVII. yüzyılda kolonyal Amerika’daki müesses dinî yapılanma ile ilgili olarak, başlıca iki temel formdan bahsedilebilir. Bunlar, güney kolonilerdeki tekelci Anglikan kilise yapılanması ve Rhode Island dışında, kuzeydeki New England kolonilerinde var olan mahalli püriten yapılanmadır. Bunların her ikisi de, eşit düzeyde baskıcı olmakla birlikte, tabiatları bakımından birbirlerinden oldukça farklıydılar. New England kurumları, katı ve yoğun bir Hıristiyan inancıyla temellenmişlerdi. Buna karşın, güneydeki Anglikanlar, anavatan İngiltere’nin desteğinden istifade etmek suretiyle, kolonilerdeki idarî otoritelere yönelik bağlılık ve itaati geliştirmek üzere teşkilatlanmışlardı. Burada kastedilen, Anglikan din adamlarının, dinî inançlarında samimiyetsiz olmaları değildir. New England püritenlerinden farklı olarak, Anglikanların Yeni Dünya’ya göçlerine ilişkin temel müşevvik etken, dinden ziyade İngiliz devletiyle daha yakın ve uyumlu bir ilişki içerisinde bulunmalarıydı.[6] New England modeli, bir taban hareketinden doğmuş olmakla beraber, Virginia modeli, tepeden empoze edilmiş ve din üzerindeki devlet kontrolüne dayanmıştır.

Amerikan kolonilerindeki büyük resim bu olmakla birlikte, daha detaylı bir bakışla, ilk yerleşimlerin dinî haritasının oldukça parçalı bir görünüm arz ettiğini söylemek mümkündür. Bunların bazılarında yönetimler, insanları tek bir resmî kiliseye itaat etmeye zorlamaktaydı. Bununla birlikte, yönetimin dinî alanı düzenlemekten imtina ettiği koloniler de bulunmaktaydı. Buralardaki idareciler, dini sadece vatandaşlarının vicdanlarını ilgilendiren bir güç olarak kabul etmekteydi.[7]

Kısacası, kolonyal Amerika’yla ilgili olarak, baskıcı müesses dinî yapılardan, vicdan hürriyetini kabul eden yapılara kadar uzanan bir çeşitlikten, başka bir yönüyle, teokrasiye yakın modellerden dinî çoğulculuğa dayanan yapılara kadar uzanan muhtelif kilise-devlet ilişkisi uygulamalarından bahsedebiliriz. Her ne kadar ülkede, din ve ibadet hürriyetiyle müesses kilise uygulamasına ilişkin Federal Anayasal zemindeki temel düzenlemenin ortaya çıkışı 1791 yılını bulmuş olsa da, Amerikan kolonilerinin yüksek bir seviyedeki dinî çeşitliliği tecrübe etmeleri, bu düzenlemeden yaklaşık yüz elli yıl öncesine dayanmaktaydı.

Michael W. McConnell, Harvard Law Review’da yayımlanan ve din hürriyetinin Amerika’daki tarihsel arka planını incelediği çalışmasında, kolonilerdeki din özgürlüğü uygulamaları ve kilise-devlet ilişkisi modellerini, kendi içlerindeki farklılıkları dikkate almak kaydıyla, temelde dörtlü bir tasnif üzerine oturtmaktadır.[8]

Bunlardan ilki, Virginia uygulamasıydı. Bu kolonide Anglikan Kilisesi, İngiliz kraliyetinin talimatları doğrultusunda sosyal kontrolün bir aracı olarak kurulmuş ve varlığını sürdürmüştür. Hükümet, bu kiliseyi finanse ederek onu sıkı bir biçimde kontrol etmiştir.

İkinci ve en eskilerinden biri olan model ise püritenler ya da Kongregasyonalistler* olarak adlandırılan New England yerleşimcileri tarafından benimsenmiştir. Yeni Dünya’ya, “Hıristiyan bir ulus” inşa etmek üzere gelen bu püriten topluluğun Amerikan siyasal kültürüne etkileri oldukça derin olmuştur.

Kilise-devlet ilişkilerine dair üçüncü bir Amerikan modeli, dışarıdan herhangi bir müdahale olmaksızın kendi koşulları içinde doğmuştur. New York ve New Jersey gibi kolonilerde ortaya çıkan bu modelde, -büyük ölçüde buralardaki dinî çeşitliliğe bağlı olarak- fiili bir dinî hoşgörü iklimi gelişebilmiştir.

XVII. yüzyıl Amerikan kolonilerindeki kilise ve devlet münasebetleri ve din özgürlüğüne ilişkin olarak bahsedilebilecek dördüncü ve son bir modelse, dinî muhaliflerce kurulan yerleşimlerde ortaya çıkmıştır. Bu yerleşimlerin her biri, farklı bir dinî eğilime dayalı biçimde ortaya çıkmıştır. Bunlardan Maryland, Katolik bir mülk sahibi tarafından, Rhode Island koyu bir Protestan muhalif tarafından, Pennsylvania ve Delaware Quakerlar tarafından ve Carolina ise, John Locke’un da dâhil olduğu, Aydınlanma düşüncesinin hoşgörüye ilişkin ilkelerine bağlı gruplar tarafından kurulmuştur.

 

Federal Anayasal Dönemde Kilise-Devlet Ayrılığı ve İlk Tadil (Birinci Ek Madde?)

Anavatan İngiltere’ye karşı yürütülen ve altı yıl süren Amerikan Bağımsızlık Savaşı’nın kazanılmasından sonra, Philadelphia’da 1787 yılında toplanan bir Konvansiyon, koloni anayasalarının kazandırdığı tecrübelerden de istifade ederek ABD Anayasası’nı hazırladı.[9] Anayasa, temel olarak, iktidarın çeşitli gruplar arasında bölünerek dengelenmesine dayalı biçimde hazırlandı.[10] Eyaletleri temsilen katılan elli beş delege, Güneyli büyük plantasyon sahipleriyle Kuzeyli zengin burjuvalar arasında ve küçük eyaletlerle büyük eyaletler arasında dengeyi sağlayan bir anayasa yapmayı başardılar.[11]

Anayasanın kabulünden on bir yıl önce hazırlanan Bağımsızlık Bildirisi’nin, “tabiatın Tanrısının kanunları”na atıfta bulunmuş olmasına rağmen, 1787 Anayasası’nı hazırlayanlar ilahî bir varlığın sözünü etmeyerek, “Tanrı” ifadesini anayasanın dışında bırakmışlardır.[12] Dinin siyasallaşmasına ilişkin muhtelif ihtimallere karşı dikkatli ve uyanık olan Amerikan Anayasası,[13] hazırlık sürecinde, “Yaratıcı” ve “Tanrı” gibi ifadelerin önerilmiş olmasına karşın, nihai metinde, ilahî varlığa yapılan bir vurgu bakımından sessiz kalmayı tercih etmiştir. Kurucuların pek çoğu güçlü bir dinî inanca sahip olsa da, tercih edilen bu yolla, dine ilişkin meselelerde otorite olmayan tarafsız bir devlet[14] yaratmayı arzulamışlardır.

Esasen, Amerika Birleşik Devletleri, kilise ve devlet ayrılığını anayasal bir çerçeve çizmek suretiyle resmî biçimde kabul eden ilk devlettir.[15] Bunun yanında, din hürriyetine ilişkin olarak anayasada yer alan maddeler, bu özgürlüğü koruyan en eski anayasal garantilerdir.[16] Söz konusu bu ayrılık, anayasanın ilk şekliyle değil, onu sivil haklar yönünden güçlendirmeyi amaçlayan Haklar Bildirisi ile sağlanmıştır. Anayasaya 1791 yılında dâhil edilen bu ilk on değişiklikten birincisi, yani “İlk Tadil” (The First Amendment), Amerika’da, dinle devlet faaliyetleri arasındaki ilişkilerin mahiyetini ve sınırını tayin eden hukukî çerçeveyi çizmektedir. Din Tesisi Maddesi (The Establishment Clause) ve Din Hürriyeti Maddesi (The Free Exercise Clause) şeklinde iki kısımdan oluşan İlk Tadil’in dine ilişkin maddelerinin, Amerikalıların din ve ibadet hürriyetini garanti altına almak ve belirli bir dinin müesses hâle getirilmesini yasaklamak gibi ilkesel iki sonucu bulunmaktadır.[17] Bu hükme göre: “Kongre, bir din tesisine dair veya dinin serbestçe icrasını yasaklayan herhangi bir düzenleme yapmayacaktır.”[18]

Temas edildiği gibi, İlk Tadil’in kabul edildiği yıllarda, Amerikan toplumu müesses kilise yapılarına çok da yabancı değildi. Devrim dönemi Amerika’sındaki on üç koloniden dokuzu bir şekilde müesses kilise nizamına sahipti.[19] Bu nedenle, bağımsızlığını yeni kazanan ülkede ayrılık meselesi, çok önemli ve çözümlenmesi bir o kadar zor görünen bir gündem maddesi olmuştur.[20] Bu zorluklara karşın, İlk Tadil’i de içeren Haklar Bildirisi, James Madison’ın önderliğinde görece rahat bir biçimde kabul edildi.[21]

Öte yandan bu dönemde, din ve devlet ilişkileri sahasında, teolojik ve siyasî mülahazaları içeren yoğun bir tartışma iklimi ortaya çıkmıştır. Bu tartışmalar, hem genç cumhuriyetin dindar insanlarının inançlarını, hem de onların siyasî liderlerinin planlarını yansıtmaktaydı. Bazı teologların mutlak doğruculuklarını yansıttığı gibi, kimi Aydınlanma düşünürlerinin şüpheciliklerini[22] de ihtiva etmekteydi.

XVIII. yüzyıl Amerikan fikir dünyasındaki bu çoğulcu yapı içinde, Kurucu Babalar’ın görüşleri, dinin siyasetle olan ilişkisi ve din hürriyeti konusundaki ilkeler bakımından anayasal tecrübeye şekil vermiştir.[23] Bu nedenle, kilise ve devlet arasındaki radikal bir ayrımdan, bunların yakın bir işbirliğine taraftar olmaya kadar çok geniş bir yelpazeyi kapsayan kuruluş dönemi tartışmaları üzerine düşünmek, Amerika’daki kilise-devlet ayrılığı modelinin gelişimindeki köşe taşlarını anlamak bakımından yol göstericidir.[24]

Kuşkusuz, kurucuların İlk Tadil’e sağladıkları katkıların kesin izlerini sürecek bir çalışma yapmak çok mümkün görünmemektedir.[25] Taslakla ilgili belirli kayıtlar mevcut olmasına karşın, bu konudaki esas maksadı kesin biçimde belirlemek kolay değildir.[26] Bunun yanı sıra, yönetimin dinle olan ilişkileri bakımından Amerikan anayasal tecrübesini, sadece İlk Tadil’e ilişkin Kongre’de yaşanmış olan tartışmalara indirgemek de doğru değildir. Bunların arka planında, pek çok farklı kolonide daha öncesinde bu konuya ilişkin yaşanan tartışmalar da yatmaktadır. Amerikan anayasa kurucularının anayasanın hazırlanmasındaki orijinal niyetleri (başka bir kelime olabilir mi?), bu perspektiflerden birine indirgenemeyip, belirtildiği gibi, farklı bakış açıları arasında söz konusu olan gerilimlerden ve aralarındaki etkileşimden vücut bulan genel ilkelerin ürünü ve sentezi olmuştur.[27]

Kurucu Babaların kilise ve devlet ayrılığına yön veren perspektifleri, ayrılık ilkesini temelde beş farklı amaca hizmet edecek biçimde değerlendirmekteydi. Bunlardan ilki, kiliseyi ya da din kurumunu devletin habis etkilerinden korumaktı. İkinci yaklaşımsa, devleti dinin tesirinden korumayı amaçlamaktaydı. Üçüncü olarak, Kurucular, kilise ve devlet ayrılığı ilkesine, bireylerin vicdan hürriyetlerini kilisenin, devletin, ya da her ikisinin birden zora dayalı müdahalesinden korumak için müracaat etmişlerdir. Dördüncü bir yaklaşım da, yerel ölçekteki dinsel faaliyetleri federal hükümetin müdahalesinden korumaktı. Bu kaygının temel sebebi, dinin her bakımdan eyaletler ölçeğinde değerlendirilmesi gereken yerel bir mesele olduğu yönündeki algıydı. Son olarak XVIII. yüzyıl Amerika’sında kilise ve devlet ayrılığı, toplumu ve fertleri dinî faaliyetlere katılıma zorlayan uygulamaların önünü kesmek için başvurulması gereken bir teknik olarak düşünülmüştür.[28]

 

Kilise ve Devlet Ayrılığı: Bir Amerikan Çözümü

Kilise ve devlet ayrılığı ya da genellikle kısaltıldığı şekliyle ayrılık (separation), Amerikan siyasal sisteminde devletle dinî kurumların birbirlerinden bağımsız ve ayrı tutulmalarına ilişkin siyasî ve hukukî doktrini özetlemek için yaygın biçimde kullanılan bir kavramdır. Ayrılık, aynı zamanda –laisizmin değil- laikliğin, orijinal hâli dikkate alındığında, onun Amerikan kültüründeki en yakın karşılığına işaret etmektedir.[29] Başka bir anlatımla, bunun teolojik bir temel ya da seküler bir amaçtan kaynaklanıyor oluşu önem arz etmeksizin, laiklik ve kilise-devlet ayrılığı terimlerinin hedeflediği ortak amaç, dünyevî ve ruhanî alanlar arasındaki ayrımın, devlet sisteminde tesis edilmesidir. Dolayısıyla, bu iki anahtar terim maksatları bakımından aynıdır. Ancak ikisi arasındaki ayrımı yaratan husus, tarihsel ve kültürel farklılıklar nedeniyle içlerinin ne şekilde doldurulduğu, yani uygulamanın kendisidir. Kavramın anayurdu olan Katolik Fransa’da laiklik, bu inancın kurumsal gücünü kırmayı amaçlayarak ruhban karşıtı –sonrasında da genel olarak dinle sorunlu- bir politika biçiminde doğmuş ve gelişmiştir. Oysa Protestan geleneğe bağlı Amerika’da, iki farklı alan arasındaki ayrımı sağlama çabası, iki temel hedeften kaynaklanmıştır. Bunlardan biri, muhtelif Protestan mezhepleri devletin her türlü tesirinden korumak, ikincisiyse, çok çeşitli bir dinî kompozisyonun bulunduğu ülkede, dinler karşısında tarafsız kalabilen bir devlet yapısı ve anlayışı yaratmaktı. Bununla beraber, iki terimin temel kullanım amacından yola çıkarak, bir “Amerikan laikliği”nden bahsetmek, “teknik olarak” yanlış olmasa da, muhtemeldir ki bu, sıradan bir Amerikalı için hiçbir şey ifade etmeyecektir. Çünkü dinsel ve sivil-siyasal alan ayrımıyla kastedilen şey, eğer söz konusu ülke Amerika ise, “kilise ve devlet ayrılığı”dır. Bu nedenle, kilise ve devlet ilişkilerini özetlemek için, Amerika’da hiç kimse laiklik ya da sekülerizm gibi terimlere başvurmamaktadır.[30]

Kuşkusuz, temel kullanım amacı birbirinden ayrı olduğu varsayılan iki dünya arasındaki sınırları çizmek olsa da, Amerikan kilise ve devlet ayrılığı ilkesi, bu ülkenin tarihi ve geleneğiyle şekillenmiştir. Gerçekten de, Amerika’nın kilise ve devlet ayrılığı geleneğinin Avrupa’daki örneklerden farklı olmasının temel sebepleri, tarihsel köklerinde gizlidir. Bundaki en önemli etkense, Amerikan toplumunun dindarlığı ve buradaki farklı inanç gruplarının, kuruluş dönemindeki –ve günümüzdeki- çeşitliliği olmuştur. Amerikalıların bu özelliğinin din ve devlet ayrılığıyla ilişkisine dair erken dönemde yapılan ve etkileri günümüze kadar ulaşan en kıymetli çalışma, hiç şüphe yok ki, Alexis de Tocqueville (1805-1859)’in Amerika’da Demokrasi (De la démocratie en Amérique) isimli yapıtı olmuştur.

Dinin, devlet gücünden ayrılmasını demokrasinin gereği olarak gören Tocqueville, uygarlığın iki unsuru olan din ve özgürlüğün, Amerika’da uzlaşmış olduğu kanısındaydı.[31] Ona göre, Anglo-Amerikalı toplumun doğmasına sebep olan hususun din olduğu asla unutulmamalıydı. Bundan dolayı, Birleşik Devletler’de din, toplumun alışkanlıkları ve vatanseverlik duygularıyla karışarak özel bir güç kazanmıştır. Buna, dinin bu ülkede kendini sınırlamış olması da başka bir güç olarak eklenmiştir.[32]

Tocqueville, Amerikan halkının doğal olarak dindar bir topluluk olduğundan bahseder. Ona göre, Amerika’da dinin sosyal hayattaki etkisi, kilise ve devletin tam olarak ayrılmış olmasıyla açıklanabilir. Bu, din adamlarının kamusal işlerle meşgul olmayıp, dinî işlerle uğraşmış olmalarına bağlanabilir.[33] Bu ülkede siyaset ve din, ilkelerden başlayarak uzlaşmışlardı ve bu durum sonrasında da böyle devam etmişti.[34] Ülkedeki din adamları, dinsel alanda egemen olmakla beraber, asla onun dışına çıkmamaktaydılar. Cemaati bir noktaya kadar baskı altında tutup, sonrasında onları bağımsızlıklarıyla baş başa bırakmışlardır.[35] Bu anlayış içinde Tocqueville, Amerikalıların din ve iktidarın birliğinin yarattığı tehlikelerden kaçındığını söylemektedir. Onların, kendi varlığını koruyabilmek için dini siyaset dünyasının dışına yerleştirdiklerine dikkat çeker. Çünkü Amerikalı din adamları, siyasî güç kazanmayı istemenin maliyetinin, dinin nüfuzundan vazgeçmek olduğunun farkındaydılar. İktidarın desteğini yitirmeyi, onun kötülüklerini paylaşmaya tercih etmişlerdir.[36] Dolayısıyla kilise ve devlet ayrılığı ilkesi, esasında din kurumunun işine yaramıştı.[37]

Öte yandan, tarihsel arka planı itibariyle Amerikan devletinin seküler bir karakterde kurulduğunu söylemek de mümkündür. Fransa’dan ya da bir başka Avrupa devletinden farklı olarak devlet, herhangi bir laikleşme sürecine tabi tutulmaksızın zaten laik karakterde kurulmuştu. Kiliselerle işbirliği içinde hareket etmekle birlikte, bu alanda sınırlanmıştı. Ayrıca Avrupa’daki uygulamanın aksine, hiçbir zaman kiliseyle birleşmemiş olduğu için, hiçbir zaman da ondan ayrılmamış, örneğin Fransa’nın 1905 Kanunu’na benzer bir düzenleme bu ülkede söz konusu olmamıştır.[38] Ülkenin, 1776’daki bağımsızlığından itibaren bir cumhuriyet olarak kurulması ve tarihi boyunca da öyle kalmış olması, kilise ve devlet ayrılığının bu ülkede barışçıl biçimde tesis edilmesinde diğer bir önemli faktör olmuştur.[39] Muhacirlerce Göçmenlerle kurulan yeni bir ülke olması hasebiyle, burada Fransa’daki gibi bir “eski rejim” bulunmuyordu. Bundan dolayı, ülkenin seküler ve dindar elitleri, kendilerinden önceki bir egemenle çatışmak yerine, federal düzeyde bir kilise ve devlet ayrılığı fikri üzerinde konsensüs sağlamaya çalışmışlardır.[40] Ülkede hegemonik bir dinin bulunmayışı, dinî grupların bu anlamdaki bir ayrılığa taraftar olmasını sağlamıştır.[41] Büyük çoğunluğu Protestan Hıristiyan olsa da, göçmenler farklı mezheplere bağlıydılar. Bu nedenle, tüm dinler azınlık dinleriydi ve hiçbiri diğerine hükmetmiyor, edemiyordu.[42] Böyle bir inanç kompozisyonunda, rekabet hâlindeki Protestan gruplar arasındaki çeşitlilik, pek çok dinî grubun, kilise ve devlet ayrılığı ilkesini kendi din hürriyetlerinin ikinci en iyi yolu olarak kabul etmelerine neden oldu[43] ve bir herhangi inancın toplumun tamamına tahakküm edecek resmî müesses din olmasını önlediler. Devlet desteğinin olmayışı, bu kurumları kendi üyelerinin finansal desteği ve liderliklerine bağımlı gönüllü birliklere dönüştürdü ve sivil toplum sahasında faaliyet göstermeleri sonucunu doğurdu. Esasen, Amerikan kilise ve devlet ayrılığı pratiği, devleti herhangi bir dine ya da bütün dinlere yardım etmekten men etme konusunda Fransız laikliğinden çok daha fazla zorlayıcıdır.[44] Bunun sonucu olarak, ülkedeki tüm dinler, kiliseler ya da mezhepler eşit şartlar altındadırlar ve bunlardan hiçbiri imtiyaz sahibi değildir. Bu durum, onların tamamıyla kendi çabalarıyla gelişmeleri[45] sonucunu doğurmuştur.

Kilise ve devlet ayrılığı ilkesi, devletin dini himaye etmemesi anlamını taşır.[46] Esasen, Amerikan kilise ve devlet ayrılığı modeli, gücünü federal devletin dinler karşısındaki tarafsız tutumuna borçludur. Dolayısıyla, ayrılık ilkesinin başarılı biçimde uygulanıyor oluşunun temel nedeninin tarafsız devlet anlayışı[47] olduğunu söylemek, ABD örneğinde hiç de abartılı değildir.

 

Sonuç

Hıristiyan kurumsal dininin, diğer bir ifadeyle kilisenin, devlet faaliyetlerinin dışında tutulması yönündeki çabaların bedeli pek çok ülkede yıkıcı toplumsal çatışmalar olmuştur. Bu yöndeki örnekler en belirgin biçimde Devrim sonrası Fransa’da gözlenmek kaydıyla, Batı Avrupa ülkelerinin pek çoğunda yaşanmıştır. Muhtemeldir ki, kökleri Avrupa’da olan Amerika Birleşik Devletleri, kilise ve devlet ayrılığı ilkesinin tesis sürecini en az hasarla atlatan Hıristiyan ülkelerden biri olmuştur.

Kuşkusuz, Birleşik Devletler’de devlet ve kurumsal dinin birbirinden ayrılması sürecinin nispeten sancısız biçimde atlatılmış olmasının bazı ipuçları, ülkenin kuruluşundan sonraki yaklaşık iki yüz yıllık tarihte gizlidir. Bu nedenle, din ve devlet arasındaki gerilimleri çözmeye dönük olarak bulunan Amerikan çözümünün tarihî ve fikrî temellerinden çıkarılacak sonuçları özetlemek önemli olabilir.

Bunlardan birincisi, Tocqueville’den çağdaş araştırmacılara kadar pek çok ismin önemle üzerinde durduğu gibi, dinin ve dinî kurumların bu ülkede işgal ettiği sahanın genişliğidir. Dindarlık, kuruluşundan itibaren ülkedeki kilise ve devlet ayrılığını şekillendiren önemli bir faktör olmuştur. İfade edildiği gibi, Yeni Dünya’daki koloniler, gerek anavatanlarında gördükleri baskı ve eziyet sebebiyle, gerekse de bunu ekonomik gelişmenin bir aracı biçiminde değerlendirdikleri için, dini ve din hürriyetini fazlasıyla önemsemişlerdir. Bu yapı içerisinde, çok çeşitli bir dinî kompozisyonun –çoğunlukla Hıristiyan dininin muhtelif Protestan yorumlarının- bulunduğu ülkede, birbirleriyle rekabet hâlindeki inançlar, içlerinden birinin öne çıkarak diğerlerini baskı altına almasından endişelenmişlerdir. Dolayısıyla her cemaat, kilise ve devlet ayrılığını kendi din özgürlüğünün korunması bakımından tercih edilebilir bir yol olarak görmüştür.

Bununla bağlantılı olarak, Amerika’daki kurumsal dinin kendine has özellikleri ayrılık sürecinin daha az badireyle atlatılmasına hizmet etti. Ülkedeki din adamlarının, dinî nitelikli görevlerini yönetime ilişkin faaliyetlerden uzak tutma çabaları, kilisenin devletten ayrılığı konusunda doğal bir imkân sağlamıştır.

Diğer yandan, dinî toplulukların faaliyetlerini tehlikeye sokmayacak tarafsız bir üst otoritenin tesis edilmesi, bu ülkedeki kilise ve devlet ayrılığına hüviyet kazandıran diğer bir etken olmuştur. Bunun sonucu olarak, devletin dine yönelik yardımlarına mani olma konusunda oldukça katı bir anlayış doğmuştur. Bütün farklı dinsel gruplara karşı eşit davranan –ya da davranması beklenen- ve hiçbirine imtiyaz tanımayan bir devlet yapısının tesis edilmesi arzulanmıştır. Dolayısıyla, devletin dinle olan teması sonucu ortaya çıkması muhtemel olan sorunların aşılmasında, Amerikan sisteminde en önemli rol tarafsız kalabilen bir devletin olmuştur. Tarafsızlık ilkesi çok katı bir biçimde uygulanmakla beraber, bu katılık dine karşı husumet duyulması gibi bir sonuç doğurmamıştır. Din olgusu, sosyolojik gerçekliğin bir parçası olarak değerlendirilmiş, onu toplumsal hayattan dışlama gibi bir uygulama söz konusu olmamıştır. Kuşkusuz, Protestan geleneğe olan bağlılığın da bunda önemli etkisi olmuştur.

Diğer bir husus, Amerika’daki güçlü federal geleneğin kilise-devlet ayrılığına olan etkilerine ilişkindir. Farklı inanç gruplarınca kurulan koloniler, sonrasında eyaletlere dönüşerek bu federal yapının birer parçası hâline gelmişlerdir. İstisnaları bulunmakla birlikte, her yerleşim bir cemaatin tahakkümü altındaydı. Ancak bu cemaatlerden hiçbiri federal devlete tek başına egemen değildi. Bu denge içerisinde Amerika, hiçbir dinî inanç ya da yorumun hâkim olmadığı bir devlet biçiminde kurulmuş oldu.

Başka bir husus da, kilise ve devlet ayrılığının tesis edilmesi konusundaki anayasal teminata ilişkindir. Zikredildiği üzere, bu ayrılığı federal seviyede sağlayan hukukî ilke İlk Tadil’di. İlk Tadil, pratik biçimde ve ustaca, Amerikan devletinin dinle olan ilişkisini şekillendirmiştir. Hem devlete resmî bir din atfetmekten imtina etmiş, hem de din ve vicdan hürriyetine sahip çıkmıştır. Bunu yaparken de özel ya da teknik terimlere başvurmaktan özenle kaçınmıştır. Ne, devletin şu ya da bu dini resmî olarak kabul ettiğini ifade etmiş, ne de ABD’nin temel niteliğini “laiklik”, “sekülerlik” ya da “kilise ve devlet ayrılığı” gibi kavramlarla açıklama ihtiyacı hissetmiştir. Anayasal ilkenin oluşturulmasında esnek bir dilin tercih edilmesi, maddenin 1791’den bu yana yürürlükte olmasına yardımcı olmuştur. Bu alanda, üzerinde toplumsal mutabakata varılmamış ya da hükmünü zaman içerisinde yitirebilecek terimlerin kullanılmasından kaçınılması, onun uzun yıllar boyunca geçerli kalmasını sağlamıştır.

Amerika Birleşik Devletleri’ndeki kilise ve devlet ayrılığına ilişkin tarihî tecrübelerden çıkarılabilecek son bir sonuç ise, tarafsız bir devletin, bir anlamıyla, “piyasa mekanizması”nı dinler bakımından da işletmiş oluşudur. Yönetimin, dinî alanın dışında kalmasının neticesi olarak kilise ve devlet ayrılığı, Amerika’daki dinleri zayıflatmayıp güçlendirmiştir. Bu rekabetçi yapı içindeki farklı dinî inanç grupları, daha fazla mensup kazanmak için çetin bir mücadelenin içine girmişlerdir. Bir yandan devletin ve siyasetin menfi etkilerinden uzak kalırlarken, diğer yandan da, dinle kavgalı olmayan bir sivil-siyasal çevre içerisinde bu yapıları bir şekilde etkileyebilme imkânı elde etmişlerdir. Bu rekabet ortamında, sadece ibadethanelerle değil, muhtelif sosyal hizmet kurumları, hastaneler, okullar, üniversiteler ve medya organlarıyla büyüyüp gelişmişlerdir. Özetle bu durum, Amerika’daki dinî cemaatlerin işine “iki kez” yaramış, bu grupların güçlü bir sivil toplum kuruluşu olarak varlıklarını ve faaliyetlerini sürdürmelerine imkân sağlamıştır.

 

 

Kaynakça

 

ADAMS, Arlin M. ve diğerleri, Din ve Özgürlük: ABD’de Dinî Özgürlüğün Anayasal Tarihçesi, çev.: Latif Boyacı, Kızılelma Yayıncılık, İstanbul 2003.

 

ATEŞ, Toktamış, Siyasal Tarih, DER Yayınları, İstanbul 1997.

 

BARBIER, Maurice, Modern Batı Düşüncesinde Din ve Siyaset, çev.: Özkan Gözel, Kaknüs Yayınları, İstanbul 1999.

 

BAUBÉROT, Jean, Laiklik: Tutku ile Akıl Arasında 1905-2005,çev.: Alev Er, İstanbul Bilgi Üniversitesi Yayınları, İstanbul 2009.

 

BELLAH, Robert, “Civil Religion in America”, Daedalus, Fall 2005, No. 134.

 

BERGER, Peter L., “Religion and West”, The National Interest, Summer 2005, s. 112-119.

 

BOWSER, Richard ve diğerleri, “Historical Perspectives on Church and State”, Church-State Issues in America Today, Volume 1: Religion and Government”,ed.: Ann W. Duncan, Steven L. Jones, Praeger, Westport 2008, s. 41-63.

 

BRAUDEL, Fernand, Uygarlıkların Grameri, çev.: Mehmet Ali Kılıçbay, İmge Kitabevi, Ankara 2006.

 

BRYCE, James, Amerikan  Siyasî  Rejimi, çev.: Türkkaya  Ataöv, Arif  Payaslıoğlu, Türk Siyasî İlimler Derneği Yayınları, İstanbul 1962.

 

CHAND, Robin K., “Understanding the Role of Faith in Government: A Comparative Analysis of the Separation of Church and State Between the United States and France”, The Holy Cross Journal of Law and Public Policy, 2007, Vol. 11, s. 5-28.

 

CONKLE, Daniel O., “Religious Expression and Symbolism in the American Constitutional Tradition: Governmental Neutrality, But Not Indifference”, Indiana Journal of Global Legal Studies, Summer 2006, Vol. 13, Issue 2,s. 417-443.

ÇAHA, Ömer, “Amerikan Modeli: İnanç ile Özgürlüğün Buluşması”, Liberal Düşünce, Bahar-Yaz 2003, Yıl: 8, Sayı: 30-31, s. 16-44.

 

D’ANTONIO, William V. ve diğerleri, “The American Experience of Religious Disestablishment and Pluralism”, Socia Compass, 2006, Vol. 53, No. 3, s. 345-356.

 

D’ANTONIO, William ve diğerleri, “The American Experience of Religious Disestablishmentand Pluralism”, Social Compass, 2006, Vol. 53, No. 3, s. 345-356.

 

DAVIS, Derek H., “A Commentary on the Proposed ‘Religious Equality/Liberties’ Amendment”, Journal of Church and State,Winter 1996, Vol. 38, Issue 1, s. 5-23.

 

ESBECK, Carl H., “Differentiating the Free Exercise and Establishment Clauses”, Journal of Church and State, Spring 2000, Vol. 42, Issue 2, s. 311-334.

 

FOWLER, Robert Booth ve diğerleri, Religion and Politics in America: Faith, Culture, and Strategic Choices, Westview Press, USA 1995.

 

GELLHORN, Walter, Amerikan Hakları: Anayasa’nın Uygulanması,Türk Siyasî İlimler Derneği Yayınları, Ankara 1965.

 

GILL, Anthony, The Political Origins of Religious Liberty, Cambridge University Press, New York 2008.

 

GUNN, T. Jeremy, “ABD ve Fransa’da Din Özgürlüğü ve Laiklik”, Liberal Düşünce, Kış-Bahar 2006, Yıl: 11, Sayı: 41-42, s. 35-50.

 

GUNN, T. Jeremy, Din Özgürlüğü ve Laisite: ABD ve Fransa Arasında Bir Karşılaştırma, çev.: Hüseyin Bal, Liberte Yayınları, Ankara 2006.

 

HITCHCOCK, James, “The Enemies of Religious Liberty”, First Things, February 2004, Issue 140, s. 26-30.

 

HUTSON, James H., Church and State in America: The First Two Centuries,Cambridge University Press, New York 2007.

 

JOHNSON, Paul, “God and the Americans”, Commentary, January 1995, Vol. 99, Issue 1, s. 25-45.

 

KELLY, George Armstrong, Politics and Religious Consciousness in America, Transaction Books, New Brunswick, New Jersey 1984.

 

KOMONCHAK, Joseph A. “‘The Crisis in Church-State Relationships in the U.S.A.’ A Recently Discovered Text by John Courtney Murray”, Review of Politics, Fall 1999, Vol. 61, Issue 4, s. 675-714.

 

KURU, Ahmet T., “Passive and Assertive Secularism: Historical Conditions, Ideological Struggles, and State Policies toward Religion”, World Politics, July 2007, Vol. 59, No. 4, s. 568-594.

 

LAYCOCK, Douglas, “Church and State in the United States: Competing Conceptions and Historic Changes”, Indiana Journal of Global Legal Studies, Summer 2006, Vol. 13, Issue 2, s. 503-541.

 

MACRIDIS, R. C. ve diğerleri, “Amerika Birleşik Devletleri’nde Laiklik”, Türkiye Günlüğü, Ankara Temmuz-Ağustos 1994, Sayı 29, s. 174-184.

 

MASON, Alpheus Thomas ve diğerler, American Constitutional Law: Introductory & Selected Cases, Prentice-Hall, New Jersey 1955.

 

McCARTHY, Martha, “Religion and Education: Whither the Establishment Clause?”, Indiana Law Journal, 2000, Vol. 75, s. 123-126.

 

McCONNELL, Michael W., “Establishment and Disestablishment at the Founding, Part I: Establishment of Religion”, William and Mary Law Review,Vol. 44, April 2003, Issue 5, s. 2105-2208.

 

McCONNELL, Michael W., “The Origins and Historical Understanding of  Free Exercise of Religion”, Harvard Law Review, May 1990,Vol. 103, No. 7, s. 1409-1517.

 

McCONNELL, Michael, “Why is Religious Liberty the ‘First Freedom’”?, Cardozo Law Review,1999-2000, Vol. 21, s. 1243-1265.

 

MONSMA,  Stephen V. ve diğerleri, Çoğulculuğun Meydan Okuması: Beş Demokraside Kilise ve Devlet, çev.: Bilal Sambur, LDT Yayını, Ankara 2005.

 

SVYEARINGEN, M., “Amerikan İhtilâline Bir Bakış”,  AÜDTCF Tarih Araştırmaları Tarihi, Ankara 1957, Sayı 1, s. 69-82.

 

TANİLLİ, Server, Uygarlık Tarihi, Cumhuriyet Kitapları, İstanbul 2010.

 

TOCQUEVILLE, Alexis de, Amerika’da Demokrasi, çev.: İhsan Sezal, Fatoş Dilber, Yetkin Yayınları, Ankara 1994.

 

WALD, Kenneth D., Religion and Politics in the United States, Congressional Quarterly Press, Washington, D.C. 1992.

 

WHITFIELD, Stephen J., “Separation Anxiety: From Founders to Fundementalists”, Judaism, Spring 1995, Vol. 44, Issue 2, s. 131-145.

 

WILLIAMS, Rhys H., “Visions of the Good Society and the Religious Roots of American Political Culture”, Sociology of Religion,1999, Vol. 60, Issue 1, s. 1-34.

 

WITTE, John Jr., “Facts and Fictions About the History of Separation of Church and State”, Journal of Church and State, Winter 2006, Vol. 48, s. 15-45.

 

WITTE, John Jr., “The Essential Rights and Liberties of Religion in the American Constitutional Experiment”, Notre Dame Law Review, Winter 2006, Vol. 71, No. 3, s. 371-445.

 

WITTE, John Jr., “The Essential Rights and Liberties of Religion in the American Constitutional Experiment”, Notre Dame Law Review, Winter 2006, Vol. 71, No. 3, s. 371-445.

 

ZOLLER, Elisabeth, “Laïcité in the United States or the Separation of Church and State in a Pluralist Society”, Indiana Journal of Global Legal Studies, Summer 2006, Vol. 13, Issue 2, s. 561-594.

 

[1] Robert Booth Fowler ve diğerleri, Religion and Politics in America: Faith, Culture, and Strategic Choices,Westview Press, USA 1995, s. 4.

[2] Server Tanilli, Uygarlık Tarihi, Cumhuriyet Kitapları, İstanbul 2010, s. 48.

[3] Kenneth D. Wald, Religion and Politics in the United States, Congressional Quarterly Press, Washington, D.C.1992, s. 42. Günümüz Amerika’sında geçerli olan fikir ve görüşlerin önemli bir kısmının, seküler olarak kabul edilmesine karşın, bunların köklerinin dinî olduğu gerçeği de gözden ırak tutulmamalıdır. Bkz. Rhys H. Williams, “Visions of the Good Society and the Religious Roots of American Political Culture”, Sociology of Religion,1999, Vol. 60, Issue 1, s. 1.

[4] Esasen, bu analizin yapılmasında, Amerika’nın tarihinin özgün koşulları, araştırmacılara büyük kolaylıklar sağlamaktadır. Çünkü tarihteki hiçbir ülke, dinî inanç, kültür ve kamusal hayat arasındaki etkileşimi müşahede etmek bakımından Amerika Birleşik Devletleri kadar imkân sunmamaktadır. Amerika’yı bu anlamda müstesna kılan en önemli özellik, şüphesiz, tarih içinde ortaya çıkışının üzerinde bir sis perdesinin bulunmaması ve ülkenin doğuş sürecinin açık olarak, “kayıt altında” yaşanmış olmasıdır. Bkz. Paul Johnson, “God and the Americans”, Commentary, January 1995, Vol. 99, Issue 1, s. 25.

[5] Michael W. McConnell, “The Origins and Historical Understanding of Free Exercise of Religion”, Harvard Law Review, May 1990, Vol. 103, No. 7, s. 1421.

[6] Michael W. McConnell, “Establishment and Disestablishment at the Founding, Part I: Establishment of Religion”, William and Mary Law Review,Vol. 44, April 2003, Issue 5, s. 2115-2116.

[7] Bu koloniler, ekseriyetle 1640’lardaki İngiliz İç Savaşı sonrasında, bu çatışma döneminde ortaya çıkan hoşgörü fikriyatından istifade ederek kurulmuşlardır. Buna karşın, savaş öncesi kolonileri, tek tipteki bir inancı cebren uygulayan, temelleri IV. yüzyılın Hıristiyan hâkimiyetindeki Roma İmparatorluğu’na uzanan bir din anlayışına sahipti ve oldukça müsamahasız bir görünümdeydiler. Bkz. James H. Hutson, Church and State in America: The First Two Centuries, Cambridge University Press, New York 2007, s. 1.

[8] McConnell, “The Origins and Historical Understanding of Free Exercise of Religion”, s. 1421-1430.

* Kongregasyonalizm, yerel ve özerk cemaatin kilisenin üstünde yer almasını öngören örgütlenme ilkesidir.

[9] James Bryce, Amerikan Siyasî Rejimi, çev.: Türkkaya Ataöv, Arif Payaslıoğlu, Türk Siyasî İlimler Derneği Yayınları, İstanbul 1962, s. 8.

[10] Fernand Braudel, Uygarlıkların Grameri, çev.: Mehmet Ali Kılıçbay, İmge Kitabevi, Ankara 2006, s. 508.

[11] Toktamış Ateş, Siyasal Tarih, DER Yayınları, İstanbul 1997, s.93.Gerçekten de, ABD Anayasasının beş hafta gibi kısa bir sürede hazırlanmasında bu tecrübelerin önemli katkısı olmuştur. Seçilmiş meclis ve hükümet, Amerikalılar için yeni bir uygulama değildi. Örneğin Rhode Island ve Connecticut gibi eyaletler, kendi valilerini zaten yüz elli seneden beri kendileri seçmekteydiler. Halkın kendileri için bir hükümet oluşturabilmesi fikri, Mayflower Antlaşması kadar eskiydi. Bkz. M. Svyearingen, “Amerikan İhtilâline Bir Bakış”, AÜDTCF Tarih Araştırmaları Tarihi, Ankara 1957, Sayı 1, s. 77.

[12] Stephen J. Whitfield, “Separation Anxiety: From Founders to Fundementalists”, Judaism,Spring 1995, Vol. 44, Issue 2, s. 133.

[13] Walter Gellhorn, Amerikan Hakları: Anayasa’nın Uygulanması, Türk Siyasî İlimler Derneği Yayınları, Ankara 1965, s. 89.

[14] Derek H. Davis, “A Commentary on theProposed ‘ReligiousEquality/Liberties’ Amendment”, Journal of ChurchandState,Winter 1996,Vol. 38, Issue 1, s. 7.

[15] Davis, a.g.m.,s. 21. Hâl böyle olmakla beraber, din konusunda Avrupa’daki düzenlemelerden alınan dersler, ABD’de din hürriyetinin anayasal boyutu bakımından önemli olmuştur. Fransa, Hollanda ve İngiltere’nin dinî çoğulculuğu ne şekilde idare edeceklerine dair geliştirdikleri modeller, bu örneklerdendir. Bkz. Anthony Gill, The Political Origins of Religious Liberty, Cambridge University Press, New York 2008, s. 75-76. 

[16] Stephen V. Monsma ve diğerleri, Çoğulculuğun Meydan Okuması: Beş Demokraside Kilise ve Devlet, çev.: Bilal Sambur, LDT Yayını, Ankara 2005, s. 16.

[17] George Armstrong Kelly, Politics and Religious Consciousness in America, Transaction Books, New Brunswick, New Jersey 1984, s. 51.

[18] İlk Tadil’in orijinal şekli şöyledir: “Congress shall make no law respecting an establishment of religion, or prohibiting the free exercise thereof; (or abridging the freedom of speech, or of the press; or the right of the people peaceably to assemble, and to petition the Government for a redress of grievances)”. Bkz. Alpheus Thomas Mason ve diğerler, American Constitutional Law: Introductory & Selected Cases, Prentice-Hall, New Jersey 1955, s. 653.

[19] Richard Bowser ve diğerleri, “Historical Perspectives on Church and State”, Church-State Issues in America Today, Volume 1: Religion and Government”,ed.: Ann W. Duncan, Steven L. Jones, Praeger, Westport 2008, s. 42.

[20] Michael McConnell, “Why is Religious Liberty the ‘First Freedom’”?, Cardozo Law Review,1999-2000, Vol. 21, s. 1253-1254. İlk Tadil’in kabul edilmesinden sonra dahi, kiliselerin devletle olan ilişkileri hemen kesilmedi. Bu süreç, Kongregasyonal Kilise’nin imtiyazının Massachusetts’te ortadan kalktığı 1833’e kadar, yaklaşık elli yıl daha devam etti. Bkz. William D’antonio ve diğerleri, “The American Experience of Religious Disestablishment and Pluralism”, Social Compass, 2006, Vol. 53, No. 3, s. 347.

[21] Carl H. Esbeck, “Differentiating the Free Exercise and Establishment Clauses”, Journal of Church and State, Spring 2000, Vol. 42, Issue 2, s. 314.

[22] John Jr. Witte, “The Essential Rights and Liberties of Religion in the American Constitutional Experiment”, Notre Dame Law Review, Winter 2006, Vol. 71, No. 3, s. 376.

[23] Kurucu Babalar ifadesini tam olarak tanımlayabilmek mümkün görünmese de, bu ifade “ülkeyi kuran liderler” olarak anlaşılabilir. Sıklıkla, devletin kuruluşunda rol oynayan, Bağımsızlık Bildirgesi, Anayasa ve Haklar Bildirgesi gibi temel metinlerin hazırlanmasına katkı sağlayan isimler de kastedilmektedir. Bunlar arasında en çok karşılaşılan isimler, Thomas Jefferson, John Adams ve Samuel Adams gibi liderlerdir. Bu kapsama, temelde, bağımsızlığın kazanılmasından sonraki liderler girmekle beraber, kolonyal dönemin kurucu isimleri de, kaynaklarda kurucular olarak zikredilmektedirler. Arlin M. Adams, Din ve Özgürlük: ABD’de Dinî Özgürlüğün Anayasal Tarihçesi, çev.: Latif Boyacı, Kızılelma Yayıncılık, İstanbul 2003. ve diğerleri, s. 33.

[24] Amerikan Kurucu Babaları’nın dinin toplum hayatındaki ve siyasal alandaki yerine ilişkin görüşleri, kilise ve devlet ayrılığına ilişkin tarihsel perspektifin ortaya konulması bakımından başvuru kaynağı olmanın yanında, günümüz Amerika’sındaki din-devlet ilişkileri tartışmalarında sıklıkla göz önünde bulundurulan fikirler olmaktadır. Meselenin tarafları çoğunlukla, sahip oldukları bakış açılarına meşruluk kazandırmak amacıyla bu görüşlerden istifade etmektedirler. Bilhassa Amerikan Yüksek Mahkemesi, din hürriyeti ve kilise-devlet ayrılığına ilişkin meselelerle ilgili kararlar verirken, bu konuları içeren anayasa maddeleri ve diğer hukukî metinlerle birlikte bu tarihî şahsiyetlerin görüşlerine de başvurmaktadır. Bkz. James Hitchcock, “The Enemies of Religious Liberty”, First Things, February 2004, Issue 140, s. 29.

[25] Kelly, a.g.e., s. 51.

[26] Martha McCarthy, “Religion and Education: Whither the Establishment Clause?”, Indiana LawJournal,2000, Vol. 75, s. 123. Roche’a göre de, İlk Tadil’in ortaya çıkmasına neden olan motifler açık değildir. Bunun üzerindeki görüşmelere ait detaylı hiçbir rapor bulunmamaktadır. Bu nedenle, anayasada yapılan bu değişiklikle, neyin yerleştirilmek istendiği, hiçbir şekilde tam olarak öğrenilemeyecek. Bkz. R. C. Macridis ve diğerleri, “Amerika Birleşik Devletleri’nde Laiklik”, Türkiye Günlüğü, Ankara Temmuz-Ağustos 1994, Sayı 29, s. 182. Bununla beraber D’antonio, kurucuların bu konudaki ağırlıklı müşevviklerinin, lâdinî ya da dinî olmasına bakılmaksızın, gücün belli bir yerde toplanmasından kaynaklanan endişeleri olduğunu yazmaktadır. İktidarın birbirini sınırlayan farklı kurumlar arasında yayılmış olması, Anayasanın temel bir ilkesiydi. Çünkü insan doğası, bir kişi ya da kurumun iktidar tekeline sahip olmasının önüne geçecek kadar güvenilir değildir. Bu nedenle Kurucu Babalar, devleti zapt edecek herhangi bir dinî tecrübenin anayasada yer almasını istememişler ve aynı zamanda bir devlet dinine de karşı çıkmışlardır. Avrupa tarihinin de gösterdiği üzere, bu durum kamu işlerinde sağlıksız bir fanatizme sebebiyet vermekte ve koyu bir dindar çekişme içinde olan insanlar kimi zaman devletin karşısında yer alabilmektedirler. İkinci bir motivasyon unsuruysa, dinin toplumsal alanda büyük bir güç olması ve yönetimin onunla rekabet edecek güçte olmadığı gerçeğiydi. Dolayısıyla bu yöndeki bir mücadeleye girişmek beyhude bir çaba olacaktır. Bu nedenle federal hükümet, herhangi bir dinî hareketi bastırma çabası içerisinde bulunmadı. Bu konudaki üçüncü bir tespitse, geleceğe dair beklentilerden ötürü dinî çoğulculuğa hoşgörü ile yaklaşılmış olmasıdır. Kurucu Babalar, gelecekte bölünmüş pek çok kilisenin toplumda yer alacağı beklentisi içerisinde olmuşlardır. Onlara göre bu çoğulcu gelecek herkes açısından yararlı olacaktır. Zira bu alandaki ahenk, gücün dağılmasını sağlayarak iktidar temerküzü bakımından engel teşkil edecektir. Bkz. D’antonio, a.g.m., s. 347.

[27] Witte, a.g.m., s. 378.

[28] John Jr. Witte, “Facts and Fictions About the History of Separation of Church and State”, Journal of Church and State, Winter 2006, Vol. 48, s. 29-33. Esasen, XVIII. yüzyıl Amerika’sında, din ve devlet ilişkileri konusundaki kuruluş dönemi tartışmaları, teolojik perspektif ve siyasî perspektif olmak üzere iki ana damardan beslenmiştir. Bowser, a.g.m., s. 43. Teolojik perspektif Püritenlerin ve Evanjeliklerin bakış açılarını yansıtırken, diğeri aydınlanmacılar ve sivil cumhuriyetçilerin bakışını yansıtır. Witte, “The Essential Rights and Liberties of Religion in the American Constitutional Experiment”, a.g.m., s. 377. Kurucuların bakış açılarına ilişkin yapılabilecek sınıflandırmalardan şunları da zikretmek mümkündür: 1. Aydınlanma Ayrımcıları, 2. Ilımlı Politika Taraftarları, 3. Aşırı Dindar Ayrımcılar. Adams, a.g.e.,33-34. Bunun dışında, H. Jefferson Powell,’ın, 1. Tezat Aydınlanma, 2. Sivil Cumhuriyetçi, 3. Protestan, 4. Anayasacılığın Medenî Hukuk Gelenekleri ve McConnell’ın, Locke’çu-Jefferson’cu yaklaşıma karşıt olarak, muhtelif Evanjelik ve Madison’cı grupları ele aldığı tasnif sayılabilir. McConnell, a.g.m., s. 1430-1455. Witte’nin tasnifi için bkz. John Witte, Jr., “The Essential Rights and Liberties of Religion in the American Constitutional Experiment”, a.g.m., s. 377-388.Uygulamada, dönemin düşünürleri ve politikacıları, duruma göre genellikle iki ya da daha fazla perspektife dâhil yaklaşımlar sergileyebilmişlerdir.

[29] Gunn, ondan oldukça farklı bir anlam taşıyor olsa da, ABD’de, laiklikle aynı rolü oynayan terimin “din özgürlüğü” olduğunu söylemektedir. T. Jeremy Gunn, Din Özgürlüğü ve Laisite: ABD ve Fransa Arasında Bir Karşılaştırma, çev.: Hüseyin Bal, Liberte Yayınları, Ankara 2006, s. 5.

[30] Douglas Laycock, “Church and State in the United States: Competing Conceptions and Historic Changes”, Indiana Journal of Global Legal Studies, Summer 2006, Vol. 13, Issue 2, s. 504.

[31] Maurice Barbier, Modern Batı Düşüncesinde Din ve Siyaset, çev.: Özkan Gözel, Kaknüs Yayınları, İstanbul 1999, s. 274.

[32] Alexis de Tocqueville, Amerika’da Demokrasi, çev.: İhsan Sezal, Fatoş Dilber, Yetkin Yayınları, Ankara 1994, s. 125.

[33] Barbier, a.g.e., s. 267.

[34] Barbier, a.g.e., s. 273.

[35] Tocqueville, a.g.e., s. 132.

[36] Barbier, a.g.e., s. 268.

[37] Peter L. Berger, “Religion and West”, The National Interest, Summer 2005, s. 119.

[38] Joseph A. Komonchak, “‘The Crisis in Church-State Relationships in the U.S.A.’ A Recently Discovered Text by John Courtney Murray”, Review of Politics, Fall 1999, Vol. 61, Issue 4, s. 694-695.

[39] Jean Baubérot, Laiklik: Tutku ile Akıl Arasında 1905-2005,çev.: Alev Er, İstanbul Bilgi Üniversitesi Yayınları, İstanbul 2009, s. 156.

[40] Ahmet T. Kuru, “Passive and Assertive Secularism: Historical Conditions, Ideological Struggles, and State Policies toward Religion”, World Politics, July 2007, Vol. 59, No. 4, s. 572.

[41] Robert Bellah, “Civil Religion in America”, Daedalus, Fall 2005, No. 134, s. 50’den nakleden Kuru, a.g.m., s. 586.

[42] William V. D’antonio ve diğerleri, “The American Experience of Religious Disestablishment and Pluralism”, Social Compass, 2006, Vol. 53, No. 3, s. 346.

[43] Kuru, a.g.m., s. 586.

[44] Bu katı ve ilkeli tutuma karşın devlet, dinin görünürlüğünü ortadan kaldırma yönünde bir çaba içerisinde değildir. Chand, Amerikan kilise ve devlet ayrılığı nosyonuyla, Fransız laikliğini kıyasladığı çalışmasında, Amerikan sisteminde dininizi şehre götürebilirken, Fransız anlayışında onu evde bırakmak zorunda olduğunuzu yazıyor. Robin K. Chand, “Understanding the Role of Faith in Government: A Comparative Analysis of the Separation of Church and State Between the United States and France”, The Holy Cross Journal of Law and Public Policy, 2007, Vol. 11, s. 6. Aynı şekilde, Conkle, Amerikan yaklaşımının, dinin kamusal alanda dışa vurulması konusunda, bazı yönleriyle Fransa’dakinden daha fazla koruyucu ve müsamahalı olduğunu belirtmektedir. Daniel O. Conkle, “Religious Expression and Symbolism in the American Constitutional Tradition: Governmental Neutrality, But Not Indifference”, Indiana Journal of Global Legal Studies, Summer 2006, Vol. 13, Issue 2, s. 417. Fransız kilise-devlet ayrılığı modeli, devletin kendisini dinin aşırılıklarından koruması anlamına gelirken, Amerika’nınki, din hürriyeti ve dinin devletin aşırılıklarından korunması anlamına gelmektedir. Dolayısıyla Amerikalılar, teorik olarak dini düzenleyen devlet kanunlarından şüphe duymaya meyyalken, Fransızlar dinsel faaliyetleri düzenleyen kanunların yokluğundan kuşku duymaya daha yatkındırlar. T. Jeremy Gunn, “ABD ve Fransa’da Din Özgürlüğü ve Laiklik”, Liberal Düşünce, Kış-Bahar 2006, Yıl: 11, Sayı: 41-42, s. 36-37.

[45] Elisabeth Zoller, “Laïcitéin the United States or the Separation of Church and State in a Pluralist Society”, Indiana Journal of Global Legal Studies, Summer 2006, Vol. 13, Issue 2, s. 566.

[46] Laycock, a.g.m., s. 504.

[47] Devletin ve devlet adamlarının bu tarafsızlığını tesis etmek üzere, Anayasa altıncı maddesinde şu hükmü getirmektedir: “Senatörler, temsilciler, diğer devlet yetkilileri, tüm yürütme ve yargı mercileri bu anayasayı tasdik etme ve destekleme konusunda yemin etmek zorundadırlar; ancak Birleşik Devletler altında hiçbir merci ya da kamu görevi için herhangi bir inanç, şart olarak aranmayacaktır.” Çaha, “Amerikan Modeli: İnanç ile Özgürlüğün Buluşması”, Liberal Düşünce, Bahar-Yaz 2003, Yıl: 8, Sayı: 30-31, s. 20.

Bu haber toplam 222 defa okunmuştur
  • Yorumlar 0
    UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
    Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
    Bu habere henüz yorum eklenmemiştir.
Diğer Haberler
Tüm Hakları Saklıdır © 2012 Türkiye Yazarlar Birliği | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Tel : 0312 232 05 71 - 72 | Faks : 0312 232 05 71-72 | Haber Scripti: CM Bilişim