Orhan Okay’ı Dinlerken...

Orhan Okay’ı Dinlerken...
Prodüktör İsmail Bingöl ile TRT Erzurum Radyosu-Yöremizden Programı.15.04.2004 - TYB Akademi 22/ Orhan Okay / Ocak 2018

-Yaşı bana yakın olanlar bilir; mukayeseyi hep onlara göre yapıyorum. Gerçi aranızda yaşı bana yakın olan da pek yok ya!

Atatürk Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi Türkoloji kulübünün (*) davetlisi olarak Erzurum’a gelen Prof.Dr.Orhan Okay, oditoryumda “Okuma” üzerine verdiği konferansın bir yerinde böyle diyordu.

Evet; onu dinleyenler arasında, bir İstanbul beyefendisi olan ve hayatının en verimli, en dinamik yıllarını, şarkın bu en yüksekteki taşra şehrine veren "Hoca"nın yaşında olanlar yoktuysa da; onda olan, ama onun yaşında olanların çoğunda olmayan bir şey daha vardı ki; o da hâlâ yazmaya, okumaya, anlatmaya ve kısacası üretmeye devam etmek... 

"Meslek hayatının tamamını taşrada geçirdiği halde, zarafeti, çelebiliği ve Türkçe'siyle İstanbullu kalmayı başararak, nesli tükenmiş bir ideal adamı, hakiki bir hoca "ydı Orhan Okay... Yıllar önce emekli olmasına rağmen, bir türlü emekliliğin tadını çıkaramamış ve bu yaşında bile, kendi istediklerini yapmaya fırsat bulamamıştır. Kendi ifadesiyle; “yeniden okumak istediği ‘Çocuk Kitaplarına” bir türlü dönememiştir. 

Zira okumanın, yazmanın, düşünmenin ve öğretmenin emekliliği yoktur. Yıllardır biriktirilen şeylere, çağın getirdikleri de eklenerek, insanlara öğretilmeli ve yararlı olmaya devam edilmelidir. Bu açıdan, günümüz dünyasını da iyi okuyan Hoca ile genç nesil arasında herhangi bir uyuşmazlık söz konusu değildir ve okumayla ilgili konuşmasında çağın araçlarına (Bilgisayar, internet v.s.) yaptığı vurgu da bunun en iyi delilidir. Bu konudaki bir cümlesini, yeri gelmişken buraya alalım:

“-Fotoğraf; resim sanatını, sinema; tiyatronun saltanatını yıkamadı. Ama bilgisayar farklı; koca koca kütüphaneleri bir CD içinde bize teklif ediyor. Yalnız bu farklılığına ve üstünlüğüne rağmen bilgisayar, yine de, dağda, kıraathanede, yolculukta ve daha başka yerlerde kitap karşısında üstünlüğünü koruyamaz. Bir şeyi bu gibi yerlerde kitaptan okumak; bilgisayardan okumadan, hem daha kolay, daha lezzetli ve daha verimlidir. Yani buradan bakıldığında bilgisayar; henüz kitaba karşı tam bir üstünlük sağlayamamıştır.

Burada araya girip, hocanın okuma üzerine yıllar önce yazdığı bir makalesinde, günümüz insanının okuma eylemine getirdiği bir eleştiriyi bu satırları okuyacak olanlarla paylaşmak istiyorum. Zira ciddi ve önemli bir iş olan, hele hele “boş zamanlarda yapıyorum” diyerek, basite indirgenen okuma çabasının giderek değişen yönüne getirdiği eleştiriyle ilgili satırlar, altı çizilerek okunmalıdır:

Zaten okumak da başkalaştı. Başkalaştı değil, kalktı demek istiyorum. Şimdi Amerikan eğitim sisteminde yeni okuma telkini, süratli okuma. Dakikada elli sayfa okumak. Şüphesiz bu da pragmatizmin meşru çocuğu olan Taylorizm’in gereği. Sözde zamandan tasarruf etmek gibi masum bir gaye maskesi arkasında zamanı da, emeği de, insanı da sömürme sistemi. Belki benim bilmediğim bir dünya olan ticaret ve iş alanlarında koca koca dosyaların muhteviyatını kısa sürede patronuna aktarmak zorunda olan sekreterler için faydalıdır. Bana göre ise bu tarz bir okuma, olsa olsa bir öğrencinin sınav kapısı önünde, zaten bildiği bir kitabı gözden geçirmesi için gerekli olabilir. Yoksa o kadar emekle, her kelimesi tartılarak, ölçülerek yerlerine yerleştirilmiş bir edebî metni dakikada elli sayfalık bir süratle bitirmek ve anlamak, böylece hayat boyu “yüz bin kitap okumuş bir entelektüel” olmak mı? İstenen ve beklenen gerçekten bu mudur? Öyleyse buna tepki olarak Yahya Kemal’in “Bir tek gazel bıraksa yeter bir gazelserâ / Her beyti ancak olmalı beytül’gazel gibi” mısralarını “Aydın bir insanın hayat boyunca bir kitap okumuş olması kâfi! Yeter ki o kitabı hayatının felsefesi yapmış olsun” diye çevirmek isterim.” (05.08.2001)

Yine aklımda kaldığı kadarıyla, konuşmasında; Ahmet Mithat Efendi’den naklettiği şu hatıra, kitap konusunda çok şey anlatmalıdır bize:

-1889 yılında Paris’e giden ve yıllardır görmek istediği Fransız Millî Kütüphanesini gezen yazar, dostlarına götürmek üzere buranın bir kataloğunu edinmek ister. Fakat görevlinin verdiği cevap hayret vericidir:

-Mösyö; otuz beş yıldır, bir komisyon bu işle uğraşmaktadır ve eğer biterse... Çünkü 5 milyon kitabın katalogu bittiğinde ciltler dolusu tutacaktır.” Bu hatıraya, hepimizi çok yakından ilgilendiren şu cümleyi eklemeden geçmedi Hoca:

–Oysa daha bizim Milli Kütüphanedeki kitap sayısı yeni bir milyona yaklaşmaktadır. Hâlbuki geçmişte bunun tersi idi. Yani bizde çok, onlarda az. Yani biz ilerdeydik, onlar geride... Bu duruma bakarak, aslında okumayan değil, zaman içerisinde okumayı bırakmış bir toplumuz da denilebilir. Zira geçmişte oturma yerlerinin adını kıraathane koymuş bir toplum için ancak bu değerlendirme yapılabilir.” 

Hoca olarak otuz altı yıl Erzurum'a hizmet eden, bu süre içinde de yüzlerce öğrenci yetiştiren ve onlar üzerinde "mührün balmumunda bıraktığı gibi iz bırakan" Orhan Okay, burada kaldığı müddet zarfında şehirdeki değişimin ve insanların bu değişim karşısında takındığı tutumların yakın şahidi olmuş, bu durumu çeşitli kereler yazılarında da dile getirmiştir. Ayrıca öğrencilerine ve tabii diğer bütün öğrencilere söylediği ve kendisinin de belki bir hayat boyu uyguladığı şu sözler; onların bir anlamda hayat düsturlarından biri olmalıdır:

" Sanatkâr ve âlim hocalarınızın veya başka iz bırakmış değerli, gerçek değerli insanların derslerini, konuşmalarını dinlerken, onlarla beraber bir mecliste bulunurken bunun ilerde yeniden elde edilebilmesi mümkün olmayan bir nimet, bir lütûf olduğunu idrâk edin. "

Doksanlı yıllarda Erzurum'da yayınlanmakta olan Mina dergisine yazdığı "Bir Zamanlar Dergiler..." adlı yazının bir bölümünde, geçmişte bu şehirde yayınlanmış olan dergileri de anarak, bir kültür şehri olması gereken Erzurum'u şu satırlarla eleştiriyordu:

"Bugün nüfusu üç yüz bini bulan, tarihî bir kültür birikimi olması gereken Erzurum gibi bir üniversite şehrinde, bir değil, birkaç kültür dergisinin, hem de yazı ve para sıkıntısına uğramadan çıkması gerekirdi. (Bu arada hemen kaydedelim ki; Mina da aynı sıkıntılara uğradı ve kapandı. İ.B.) Ama maalesef, otuz küsûr senedir bulunduğum bu şehirde, bugüne kadar yirmi sayı devam edebilmiş bir dergi bilmiyorum. Bazılarına benim de yazı yazdığım Kümbet, Yağmur, Adımlar, Tarih Yolunda Erzurum, Deneme gibi dergiler, mali güçlükler içinde, yazı temin edilemediği için veya okuyucu bulamamaktan erimiş gitmişlerdir. Kendimi de Erzurumlu saydığım için bu tenkidi biraz da kendim için yapar gibiyim. Bu, okuryazar insanımızın üreticiliğindeki zaafı gösterir. " (Minâ Dergisi, Sayı 14, Nisan 1990)

Üniversite yıllarında, Ahmet Hamdi Tanpınar, Ali Nihat Tarlan, Reşit Rahmeti Arat, Mehmet Kaplan, Celaleddin Öktem, İsmail Hikmet, Ahmet Caferoğlu gibi hocaların öğrencisi olma şansına sahip olan Okay, mezuniyetinin ardından, Artvin, Diyarbakır gibi Anadolu şehirlerini dolaştıktan sonra, hocası Prof.Dr. Mehmet Kaplan'ın isteği üzerine, yeni kurulan Atatürk Üniversitesi Edebiyat Fakültesine asistan olur. Hocası da bu okulun dekanıdır. 31 Ağustos 1959 günü gelir dadaşlar diyarına... Ahmet Hamdi Tanpınar'ın "Beş Şehir" inden tanıdığı şehre pek de yabancı hissetmez kendini... Belki ruhen böyle hissetmesinde anneannesinin Erzurumlu oluşu da etkendir. Hem üniversite dediğiniz de; hepsi bugünkü Şair Nefi ortaokuludur ve hocalar, öğrenciler, kütüphane vesaire, hepsi bu binanın içindedir ve büyük yokluklar içinde araştırma yapılmaya, öğrenci yetiştirilmeye başlanmıştır. Hoca, bütün bu gelişmelerin yakın tanıklarından biridir ve üniversitenin bugünkü seviyeye nasıl geldiğinin canlı şahididir.

Yukarıda da yazdığımız gibi; Orhan Okay hocanın öğretmen olarak ilk tayin yeri Artvin’dir. Ve Hoca burayı-hele de 1950’li yılların şartları düşünülürse bugüne göre bir kasaba hüviyetinde olan-çok sever. İstanbul’da doğmuş, büyümüş ve bütün tahsilini orada ikmal etmiş biri olarak, hiç yadırgamaz ve hatta o günleri anlatırken şöyle der:

            “-Eğer Atatürk Üniversitesine asistan olarak gelmeseydim, bir ömür boyu, yeşillikler içindeki bu küçük şehirde kalabilirdim.

Şimdilerde ise, hasbelkader batıda bir şehirde büyüme fırsatını yakalayan birilerine, maddî imkânları, gitmek istedikleri yere göre çok iyi olmasına rağmen, şehrimizi ya da şehirlerimizi beğendiremiyoruz. Bir an önce buradan kaçmanın, kurtulmanın yollarını arayan bu kişilerin çoğu, gittiklerinde de, artık o şehri ve insanlarını hatırlamak bile istemiyorlar. Oralarda yaşadıkları hiç mi iyi hatıra yok diye, insan şaşıp kalıyor. Herhalde bunlar, toprağa ve insanına sahip çıkmayla ve idealist oluşla yakından ilgili bir durum...

Bunu biraz da ve belki de çokça bu hale, zaman içerisinde ülke yönetiminde görev alan bazı kişiler getirdi, dense yeridir. Zira birileri bulundukları yerden ömür boyu ayrılmazken, birileri de tayin oldukları ve yıllarca kaldıkları yerlerden, yerleşmek istedikleri yerlere dönmek için torpil bulmak veya mazeretlerini ileri sürerek mahkeme kapılarını aşındırmak durumundalar. Ne diyelim; işi bu duruma getirenler utansın!  

Anlattıkları, yazdıkları ve yaptıklarıyla, zamanının büyük bölümünü  “Güzel Türkçe’miz”in yaşaması ve yaşatılması uğrunda harcayan Hoca, herkesin bir an önce "çekip gitmeye "can attığı bu şehre yıllarını verdi. Buradan ayrıldıktan sonra da arada bir her çağrıldığında da, koşa koşa gelmekten geri durmamakta ve belki de, geçmişin güzel yüzünü ve gençliğini aramaktadır Erzurum’da... 

Türkçe'ye olan hâkimiyetini TRT Erzurum Radyosunda yaptığımız programlarda bizzat gördüğümüz ve bu konuya gösterdiği azamî dikkati yakından gözlediğimiz Hoca, Erzurum’a başka anlamlarda da katkı sağladı. Seksenli yıllarda “Edebiyat Sohbetleri” adı altında radyoda yaptığı konuşmalar bugün arşiv kayıtlarımız arasında muhafaza edilmekte ve bazı programlarda yararlanılma yoluna gidilmektedir.

Erzurum’da bulunduğu süre içerisinde verimli bir çalışma ortamı sonucunda birçok kitaba imza atan, yüzlerce talebe yetiştiren Orhan Hoca; havasının soğukluğu, insanının sıcaklığı ve mertliğiyle tanınan bu şehre veda ederken, bir konuşmasında, bu ayrılışın mecburî bir sebebe dayandığını, çocuklarının İstanbul’da olmasından dolayı buralardan gittiğini vurgulamış ve birçok kişi de buna şahit olmuştur. Ona göre; Atatürk Üniversitesi, çalışmak isteyenlere sunduğu imkânlar bakımından her türlü ekonomik, sosyal ve kültürel ortama sahiptir. Bazı sebepler hariç; bu saydıklarımızı bulamadıkları ya da bunlara ulaşamadıkları için buralardan gidenleri onaylamamıştır. Hatta ona göre; kış memleketi oluşunun bu verimlilikte, ilmi çalışma yapmada büyük payı vardır. Erzurum insanı ile coğrafyası arasında ilgi kurduğu bir yazısındaki şu cümleler; bölge insanını ne kadar yakından tanıdığının da bir göstergesidir:

Erzurum coğrafyası, insanının karakterinin oluşumunda büyük rol oynamıştır. Çok defa zayıf ve dik duruşlu, sert profilli, suskun tavırlı, değişmelere dirençli görünen bu insanların, güven duyduklarına açıldıkları zaman; içten, hiçbir hesabı olmayan duru ve berrak kalplerini âdeta görürsünüz.” (Okay, M. Orhan, “Değişen Erzurum”, Yedi İklim Dergisi, Sayı: 45, Eylül 1993)

Emeklilikten sonraki hayatını da dolu dolu geçiren, dergilere ve gazetelere, gâh ilmî ve edebî yazılar yazarak, gâh geçmişte yaşadığı olaylarla ilgili hatıralarını anlatarak, gâh konferanslar vererek sürdüren Orhan Okay Hoca, onu tanıyanların gönüllerinde yaşamaya devam ediyor ve hiç şüphesiz, daha nice yıllar yaşamaya devam edecektir.

Not: Hoca bugün, sayısı on beş binin üzerinde bir kütüphaneye sahip olmasına rağmen, kendini hâlâ bir kitap meraklısı (bibliyofil) ve kitap hastası (bibliyoman) olarak görmemektedir. Kendini, ancak bir “kitap sevdalısı” olarak değerlendirmektedir. (Bir Başka İstanbul, s.294)

(*)15 Mayıs 2004

Prof.Dr.Orhan Okay’la Bir Radyo Sohbeti (*)

Atatürk Üniversitesi tarafından yapılan kültürel bir etkinlik çerçevesinde Erzurum’a gelen ve yıllarca ders verdiği öğrencilerinin karşısına şimdi de “Okumayan Toplum Üzerine” başlıklı bir konferans sebebiyle çıkan Sayın Okay’ı, konuşmalarından sonra radyomuza davet ettik ve aşağıda yer alan sohbeti gerçekleştirdik.

İsmail BİNGÖL: Efendim hoş geldiniz.

Orhan OKAY: Hoş bulduk.

İ.BİNGÖL:  Nasılsınız efendim?

O.OKAY: Teşekkür ederim.

İ.BİNGÖL: Değerli Hocam, yıllarca sınıflarda ders anlattığınız öğrencilerinizle bir kere daha buluştunuz. Neler hissettiniz? Bu konuda neler söylemek istersiniz?

Orhan OKAY: Efendim 36 yıl kaldıktan sonra biraz da hüzünle, gerçi kendi isteğimle ayrılmış bulunuyordum Erzurum’dan. Bakın şimdi 73 yaşındayım yani hayatımın şu yaşında, yarısından fazlası Erzurum’da geçirmiş bulunuyordum. Bu bakımdan ayrılışımda bir takım hüzünler oldu. Ve buraya daha sonra herhangi bir vesile ile herhangi bir bahane ile çağrıldığım zaman büyük bir hevesle hemen derhal kabul ettim. Yani yaşımın ilerlemesine, yaşlanmama rağmen Erzurum’da bulunmaktan büyük bir mutluluk duyuyorum.

İ.BİNGÖL: O mutluluk bize ait. Özlüyorsunuz değil mi?

O.OKAY: Özlüyorum

İ.BİNGÖL: Neleri?

O.OKAY: Öğrencilerimi, esnafı, Erzurum halkını, artık benim yaşımda olmayan çoğu genç olan diğer öğretim üyelerini, binaları…

İ.BİNGÖL: Şimdi efendim az önce siz de ifade ettiniz. 36 yıl dile kolay. Uzun bir süre Erzurum’da kalmışsınız, daha sonra bu ayrılışın üzerinizde bıraktığı etkiler, bu etkilerin yazılarınızdaki yeri hakkında neler söylemek istersiniz?

O.OKAY: Şimdi Erzurum hakkında yazdıklarım aslında pek fazla değil belki. Kendi alanımla ilgili yazılarım daha çok ama özellikle bu sohbetlerde, televizyon konuşmalarında, İstanbul’da bazı televizyon kanallarında  yaptığım konuşmalarda, yani benim hayatım bahis konusu olduğu her yerde Erzurum’u özellikle zikrediyorum. Birkaç tane de önemli yazı yazdım yani bana göre önemli görebildiğim birkaç deneme yazımda Erzurum’u anlatmaya çalıştım. Bir ara Milliyet gazetesinin il il Türkiye diye bir şey vardı. Orda Erzurum hakkında bir yazı yazdım. Ben hâlâ kendim bile o yazıyı severim.

İ.BİNGÖL: Şimdi efendim geldiğiniz yıllarda nasıldı Erzurum? Tabii ki yıllar içerisinde çok değişlikler oldu. Şöyle bir geçmişe gidelim, geldiğiniz yıllarla bugünü mukayese eder misiniz?

O.OKAY: Arada geldiğim için, bütün gelişmeleri görüyorum. 1959’da geldiğime göre aşağı-yukarı 45 sene oldu. 45 senelik Erzurum’un hayatıyla benim hayatım birbiriyle örtüşüyor. 1959’da geldiğim zaman Erzurum’un nüfusu 80 küsur bindi. Yani mesela otomobil denen şey hemen hemen hiç yoktu. Atlı arabalar çoktu. Faytonlarla dolaşıyorduk. Kışın kızaklar vardı. Zanka deniyordu ona. Mesela İstanbul’da otururken Türkiye’nin herhangi bir yerinde Rus filmlerinde gördüğümüz o kızaklı faytonların Türkiye’de de kullanılabileceği hiç aklıma gelmemişti. Yani çok romantik bir şey. Çanlarıyla, bir kenarda asılı fenerleriyle, kışın o fenerin içinde mum yanar, onunla değişik yerlere gidiyorduk. Yani bu binalar, o taraf, o yol yoktu. İstanbul’a giden yol şimdi üniversite çiftliğinin altından giden bir yol vardı. Oradan bozuk bir şose ile gidiliyordu.

İ.BİNGÖL: İlk nerede oturdunuz efendim.

O.OKAY: ilk defa bize o sırada üniversite lojmanları olmadığı için Örnek Palas diye bilinen bir oteli kirayla tutmuş oranın her bir odasında oturuyorduk. Tabii şartlarımız bugünkü lojmanlara göre çok ilkeldi ama o kadar mutluyduk ki biz. Birde yeni gençlik zamanı. Yeni evli olarak gelmişiz ve İstanbul’dan tanıdığımız birkaç arkadaşla beraber çok güzel komşuluk yaptık. Tabii o zamanki dostluklar yani İstanbul gibi büyük şehirde de çok güzeldi. Erzurum’da da güzeldi ama zannediyorum ki Erzurum bazı bakımlardan büyük şehirlerden daha geride diyoruz ya o geride oluşu ona birtakım avantajlar da getiriyor. O eski geleneklerin muhafazakâr dostlukların devamını sağlıyor. Tabii şu kısa gelişimde bunun farkına varamıyorum ama bulunduğum senelerle mukayese ettiğim zaman yani İstanbul’da artık kopan dostluklara göre buradaki daha devamlı oluyor, bunun farkına varıyorum.

İ.BİNGÖL: O gözlerle bakmak ne kadar güzel efendim. Nerden, hangi yolla geldiniz? Ne ile geldiniz?

O.OKAY: Şimdi efendim Ahmet Hamdi Tanpınar der ki; “Erzurum’a üç defa geldim, üçü de ayrı yoldan.”Sonra bende düşündüm Erzurum’a gelişimin üçü de ayrı yoldan oldu. Birincisi evvela Artvin’de hocalık yapıyordum, oradan bir dönüş yolculuğum oldu. Tortum yolundan geçmek suretiyle. Sabahleyin oradan yola çıktık akşam buraya vardık o devirde. Yani yollar çok olumsuz şartlar altındaydı, çok vahşi ve çıplak bir tabiatın ortasından geçtik. Akşamüzeri Kongre Caddesi’nde bir otelin önünde durdu kamyonumuz. Kamyonla seyahat ve şoför mahallinde. Çünkü kamyonun kasasında da yolcu vardı. Otobüs işlemiyordu, minibüs denen bir şey yoktu. Birincisi o. İkincisi Diyarbakır’da öğretmendim. Buradan Atatürk Üniversitesi’ne asistanlık imtihanı açıldı. Hocam Mehmet Kaplan burada dekandı. Bu defa trenle, gene uzun bir yolculukla–posta treniyle-Sivas’tan aktarma yaparak buraya geldim. Üçüncüsünde işte buraya tayin olduğum zaman ailemle beraber 1959’da trenle geldik. O da uzun bir yolculuktu. Buraya haftada üç gün tren vardı o zaman.

İ.BİNGÖL: Efendim edebiyatımızın çok ünlü hocalarının öğrencisi olduğunuzu biliyoruz. Ahmet Hamdi Tanpınar, Mehmet Kaplan gibi. İsterseniz biraz da onlardan bahsedelim ve diğer tanıdığınız şahsiyetlerden söz edelim. Ne gibi izler bıraktılar sizde?

O.OKAY: Tabii bu insanları tanımak Allah’ın bir lütfu oluyor bizler için. Yetişmemizde bunların çok büyük rolü var. Şimdiki nesiller bizler kadar talihli midir bilmiyorum. Yani onlar bizim torunlarımız sayılırlar. Mehmet Kaplan benim alanımda, Yeni Türk Edebiyatı alanıdır. Türkiye’de bu alanı ilk defa ilmi otoriteye kavuşturan–gerçekten karizmatik bir şahsiyeti vardı.-odur. Onun yanında yetişmiş olmaktan büyük bir mutluluk duyuyorum. Yani ondan metodu, disiplinli çalışmayı öğrendim. Yapabildiğim kadarıyla. Ahmet Hamdi Tanpınar bambaşka bir insandı. Onda mesela bu ilmi disiplin yoktu. Onun sanatkâr tarafı çok zengindi. Yani âlimliği ve hocalığı da sanatkâraneydi. Galibe ondan da bir şeyler aldım. Zannediyorum Mehmet Kaplan’ın veremediği bazı şeyleri ondan aldım. Yani denemede kalemimin zaman zaman Ahmet Hamdi Tanpınar’a benzediğini yahut da hiç olmazsa ona özendiğimi kendim de fark ediyorum. Daha büyük hocalarım vardı. Mesela Ali Nihat Tarlan Eski Türk Edebiyatı’nın birçok insana kapalı ve gizli olan dünyasını onun vasıtasıyla keşfedebildik. Yahut tabii ondan her şeyi alamadık ama verebildiği kadar. İyi, güzel dil hocalarımız vardı. Ahmet Caferoğlu, Rahmeti Arat. Bunların hepsinin yetişmemizde önemli rolleri vardı. Sonra Yüksek Öğretmen Okulu’nda Orhan Şaik Gökyay ve Nihat Sami Banarlı hocam oldu. Bunlar hakikaten güzel şeylerdi.

İ. BİNGÖL: Ve sanırız Edebiyat Fakültesi de ilk okuluydu üniversitemizin değil mi efendim?

O.OKAY: Evet.

İ.BİNGÖL: Ve bir üniversitenin kuruluşuna da adım adım tanık oldunuz sanıyoruz. Yokluklarına, tabii ki problemlerine ve diğer durumlarına da tanık oldunuz, yaşadınız. Türkiye’nin birkaç üniversitesinden biri o yıllarda Atatürk Üniversitesi. Onun kuruluşuna tanık olmak nasıl bir duygu efendim? Bu duyguyu bizimle paylaşır mısınız?

O.OKAY: Çok mühim yani bugün yeni açılan üniversitelere göre çok daha mühim. Çünkü o devirde İstanbul ve Ankara olmak üzere iki şehirde üniversite vardı. İzmir yeni kurulmaya başlamıştı. Bu bölgede yani Ankara’nın bu tarafında hiçbir üniversite yoktu. Ve ilk defa bir taşrada, dediğim gibi 80 bin nüfuslu, gelişmesi bugüne göre çok daha farklı olan, çok daha geride olan bir yerde bir üniversite kuruluyor. Bu bir çok güçlükleri arkasında taşıyordu. Yani bina yok, hoca yok. Her şey pek çok taşıma ile olacak. Şimdi Şair Nefi İlköğretim Okulu denilen bina üniversitenin her şeyiydi. Yani rektörlük, Fen-Ziraat Fakülteleri  Dekanlıkları, hoca odaları, sınıflar, kütüphane hepsi o binanın içindeydi. Ondan ibaretti. 1958’de açıldı. Bizde 1959’da geldik. Bizim bölüm 59’da açıldı. Onun güçlüklerini yaşadık. Tabii zorlukları da vardı, avantajlı tarafları da vardı. Zorlukları en başta şu oldu: Biz asıl kadrodaydık, hocalarımız geçici kadroyla buradaydılar. Onlar asıl İstanbul üniversitelerinde devam ediyorlardı. Onlar ayrıldılar ve biz mesela asistan seviyesinde iken birden bire sanki profesör gibi bütün sorumlulukları yüklendik ve derslere girdik. Yani yetişme çağımızda. Bunun bizde bir takım boşluklar bıraktığı muhakkak. Yani danışacağımız, görüşeceğimiz bizden daha bilgili kimse yoktu. Her şeyi biz biliyorduk. Yani bilgimizle yetindik, yetinmek zorunda kaldık. Onun için tabii seneler geçtikten bugünkü şartlara geldikten sonra artık bu hava değişti ve zamanla Türkiye’nin en önemli üniversitelerinden biri haline geldi. Özellikle mesela ben kendi bölümümü biliyorum. Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü’nden mezun olanların pek çoğu bugün Türkiye’deki Türk Dili ve Edebiyatı Bölümlerinde öğretim üyesi, profesör vs.

İ.BİNGÖL: Yabancı hocalarda vardı değil mi efendim o yıllarda?

O.OKAY: Şimdi yabancı hocalar, yabancı yani Avrupalı, Amerikalıları kastediyorsunuz.

İ.BİNGÖL: Evet.

O.OKAY: Edebiyat fakültesinden ziyade Ziraat Fakültesi’nde vardı daha çok. Nebraska Üniversitesi ile işbirliği içinde kurulmuştu Ziraat Fakültesi. Oradan gelen Amerikalı hocalar vardı. Bizde Fransızca bölümünde birisini hatırlıyorum. Başka da yoktu galiba ama İstanbul’dan gelenleri ve Ankara’dan gelenleri de kastediyorsanız, onlar vardı.

İ.BİNGÖL: “Okumayan Toplum” başlıklı bir konferansla seslendiniz öğrencilerinize ve sizi dinleyenlere. Neler anlattınız bu konferansta?

O.OKAY: Şimdi orada evvela istatistiklerin bize getirdiği bir takım rakamlardan bahsettim. Onları göz önünde tuttum. Yani dünyada en az okuyan toplumlar arasındayız. En başta gibi neredeyse. Yani en geri. En yeni kurulan cumhuriyetlerin durumundan bile birçok bakımdan geri. Az okuyan bir toplum. Ve bunu benim çocukluğumu, benim çocukluğum zamanında büyüklerimden dinlediğim yani Osmanlı dönemine kadar geriye doğru gittiğimiz zaman okumayan değil, okumayı bırakmış bir toplum olarak vasıflandırmak istedim. Çünkü bizim dönemimizde mesela diyelim ki bir kitap bin-iki bin-bin beş yüz gibi tirajla basılırdı. Bugün de aynı tirajda bulunuyor. Demek ki okuma azaldı.

İ.BİNGÖL: Peki nedir efendim bunun sebebi? Artması gerekirken neden böyle oldu.

O.OKAY: Artması gerekirken böyle ters bir orantı. Bilmiyorum yani hangi faktörler buna sebep oldu. Herhalde eğitim seviyesi düştü. Ben zaman zaman, yani bir çok yaşlıda olduğu gibi, hani eski hep iyi idi gibi bir düşünceye mi kapılıyorum, yanılıyor muyum. Acaba benim sorduğum kitapları öğrenci okumadığını söylüyor, tanımadığını söylüyor. Ama acaba benim tanımadığım kitapları mı okuyorlar filan gibi bir endişeye düştüm belki okuyorlardır diye. Ama Türkiye’deki bu rakamlar okumanın çok düşük bir seviyede olduğunu açıkça gösteriyor. Yani sebebini de bilemiyorum. Sosyologlar düşünür belki. Ben hoca olarak da acaba iyi telkin yapamadım mı bilemiyorum. Sanki kendimi biraz başarısız hissediyorum.

İ.BİNGÖL: Estağfurullah.

O.OKAY: Ama bazı hocalarımız yani benim yetiştirdiğim şimdi üniversitede hocalık yapan arkadaşlarımız benim bu söylediklerimin aksini söylüyorlar. Biz sizin izinizden gidiyoruz ve iyi okuyoruz diyorlar. Ama galiba Türkiye çapında aldığımız zaman bu istisnalar seviyeyi yükseltmeye kâfi gelmiyor.

İ.BİNGÖL: Bunu üniversitede de gözlemliyor musunuz efendim?

O.OKAY: Ben gözlemliyorum ve üstelik geldiğim senelere göre gittikçe düştüğünü görüyorum. Yani buradaki üniversite son sınıfları okuturken bunun farkına vardım. Buradan ayrılıp batıdaki üniversitelerde çalıştım. Batının daha gelişmiş olması gerekirken buradan daha düşük olduğunu gördüm. Yani her seferinde bu kaybın farkına varıyorum.

İ.BİNGÖL: Hocalıktan emekli olmak gibi bir şey olabilir mi?

O.OKAY: Olmaz. O hiçbir zaman bitmiyor.

İ.BİNGÖL: Peki bu konuda neler düşünüyorsunuz?

O.OKAY: Şimdi efendim hocalık dünyanın en iyi mesleklerinden biri. Bizim eski bir öğretmen tanıdığımız vardı. Yaşlılığında ziyarete gidiyorduk. Artık çok düşkün bir haldeydi. Bizi görünce diyordu ki on kere daha dünyaya gelsem yine hoca olurdum. Bu cümle kafamda o kadar yer etti ki bende hocalığımdan büyük bir memnuniyet duyuyorum. Hiçbir meslek yetiştirdiği insanlarla, etrafında çalışan insanlarla seneler sonra içli-dışlı olmaz. Yani hiçbir memuriyette bu kadar güzellik yoktur.

İ.BİNGÖL: Şu anda hayatınızı nasıl sürdürüyorsunuz? İstanbul’daki hayatınızı?

O.OKAY: Efendim emekli olamadım dedim. Hani mesela emekli olduğum zaman kendime göre başka türlü okuma hayatına gireceğimi zannediyordum. Mesela diyordum ki, çocukluğuma döneyim, çocukluğumun romanlarını filan bir daha okuyayım.  Julvern’i okuyayım, Monte Kristo’yu bir daha okuyayım fakat hiç vaktim olmuyor. Yani tuhaf bir şey, ben buradayken, Erzurum’un çevresi malum yani bütün şartları. İstanbul’a gidince birdenbire benden pek çok şey istenir oldu ve bende alışkanlığımın dışında bir süratle farklı bir yazı hayatı içine girmek zorunda kaldım. Ama şikâyetçi değilim.

İ.BİNGÖL: Az önce dediniz ki çocukluğuma dönmeyi istiyorum. Neden çocukluğunuza dönmeyi istiyorsunuz?

O.OKAY: Belki biraz mizaç meselesi, belki yaş meselesi. Yani zamanla nostalji kaplıyor insanı. Belki de daha güzel yıllardı gibi geliyor bana, mesut yıllardı gibi geliyor. Hakikaten öyle miydi? Bazen düşünüyorum. Mesela İstanbul’daki çocukluğumu falan düşünüyorum, oturduğumuz yerler birer harabeydi. Yani eskiydi binalar vs. bugünküyle mukayese edilemeyecek gibi zor şartlardı ama insan ilişkileri bugünkünden çok farklıydı.

İ.BİNGÖL: O tadı, o hazzı şimdi bulamıyor musunuz?

O.OKAY: Bulamıyoruz. Mümkün değil. Yani şimdi oturduğumuz yerde de mümkün değil. O eski mahalleleri de biliyorum yine mümkün değil.

İ.BİNGÖL: Siz İstanbul’u da yazdınız. Yaşadığınız günleri, sokakları değil mi?

O.OKAY: Evet, evet. Bu da hep aynı nostaljiyi gösteriyor. Yani ilmi araştırmalardan çok son zamanlarda bu tarz deneme ve hatıra yazılarına döndüm. “Bir Başka İstanbul” diye bir kitap yazdım.

İ.BİNGÖL: İlgi nasıl efendim bu kitabınıza? Az önce dediniz ya yaşadığım günleri, sokakları, okulları yazdım.

O.OKAY: Bu kitabıma yani demin okumadan bahsediyordum ya ilgi o ölçüde. Mesela henüz o kitap tükenmedi. Yani ikinci baskıya filan geçeceğini ümit ediyordum ama olmadı. Fakat benim kitaplarımın arasında en çok ilgi gören ve hakkımda tanıtma yazısı çıkan kitap oldu.

İ.BİNGÖL: Yani insanlar o günleri arayarak okumak istiyorlar mı?

O.OKAY: Zannediyorum, zannediyorum. Ve bu gibi kitaplara ilgi de çoğaldı. İstanbul’da o kadar çok kitap çıkıyor ki bu gibi. “Bir Başka İstanbul”, “Eski İstanbul”, “Bir Zamanlar Beyoğlu”, “Boğaziçi”, “Bir Zamanlar Boğaziçi” filan tarzında kitaplar çok itibar görüyor.

İ.BİNGÖL: O zaman demek ki bu özlem sadece sizde değil birçok kişide de var.

O. OKAY: Biraz da marazi muhakkak.

İ.BİNGÖL: Gerçekten çok doyumsuz, çok güzel bir sohbetti. Bizi bahtiyar ettiniz. Sizi çok da yormak istemiyoruz. Efendim çok teşekkür ediyoruz.

 


* Prodüktör İsmail Bingöl ile TRT Erzurum Radyosu-Yöremizden Programı.15.04.2004

Bu haber toplam 997 defa okunmuştur
  • Yorumlar 0
    UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
    Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
    Bu habere henüz yorum eklenmemiştir.
Diğer Haberler
Tüm Hakları Saklıdır © 2012 Türkiye Yazarlar Birliği | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Tel : 0312 232 05 71 - 72 | Faks : 0312 232 05 71-72 | Haber Scripti: CM Bilişim