Osman Aktaş: Kelime Türetme Örneğinde Fars Dilbilimcilerin Arap Dilbiliminden Etkilenmesi

Osman Aktaş: Kelime Türetme Örneğinde Fars Dilbilimcilerin Arap Dilbiliminden Etkilenmesi
TYB Akademi 26 / Yaşayan Edebiyat / Mayıs 2019

Dilbilimciler dilleri kaynak bakımından Ural-Altay dilleri, Hint-Avrupa dilleri ve Hami-Sami dilleri gibi gruplara ayırmışlardır. Dillerin kaynakları bakımından sınıflandırılmasına esas oluşturan husus, biçimsel ve yapısal benzerlikler ve farklılıklardır. Aynı dil ailesinde bulunan dillerin akraba diller olduğu varsayılmaktadır. Farsça Hint-Avrupa dil ailesinden kabul edilirken, Arapça Hami-Sami dil ailesinden kabul edilmektedir.[1]

Farsçanın üç aşamadan geçtiğini ya da Farsçanın üç döneme ayrıldığını söylemek mümkündür:

  1. Eski Farsça: Yaklaşık olarak M.Ö 2000 ile M.Ö 4-5. Yüzyılları arasındaki dönemi kapsar. Ahameniş imparatorluğundan bazı kralların savaş anılarını anlattıkları ve çivi yazısıyla yazılmış ve İran’da “Taht-ı Cemşid” ve “Bist Sütûn” denilen yerlerde bulunan kalıntılar ve İslamiyetten önce İran coğrafyasında en yaygın din olan Zerdüştlük dininin kutsal kitabı olan “Avesta” bu dönemdeki Farsçayı yansıtan eserlerdir. Avesta isimli kutsal kitaptan dolayı bu dönem Avesta dili ya da Avesta Farsçası olarak da anılır.
  2. Orta Farsça: Yaklaşık olarak M.Ö 3-4. Yüzyılları ile M.S 8-9. Yüzyılları arasındaki dönemi kapsar. Pehlevî dili veya Pehlevî Farsçası olarak da adlandırılır.
  3. Yeni Farsça: 8-9. Yüzyıldan günümüze kadar olan dönemi kapsar. Bu dönemin teşekkülünde en belirgin olan özellik, Perslerin İslamiyet’e girmeleridir. Derî dili veya Derî Farsçası olarak da isimlendirilir.[2]

Perslerin İslamiyet’e girmelerinden sonra Farsça, din dili olması hasebiyle Arapçadan çok etkilenmiştir. Bu etkilenme sadece Farsçaya Arapça sözcüklerin girmesiyle kalmamış, birçok ilim dalında Arapça kavramların yoğun olarak kullanılması noktasına ulaşmıştır. Arapça kavramların yoğun olarak kullanıldığı ilim dallarından biri de Fars dilbilimi veya Farsça grameri olmuştur.

Farsça ve Arapça ayrı dil ailelerine mensup olmalarına ve farklı yapılara sahip olmalarına rağmen, Fars dilbilimcilerin, Farsça gramerine dair kaleme aldıkları eserlerde Arapçanın etkilerine rastlamak mümkündür. Fars dilbilimcilerin Farsça dilbilimi çalışmalarında Arap dilbiliminden etkilendikleri konulardan biri de kelime türetme konusudur. Arapçada kelime türetme olgusu “iştikak” kavramıyla ifade edilir. Yakın dönemde Fars dilbilimini Arapçanın etkisinden soyutlayarak özgün dilbilimi çalışmaları ortaya koymaya çalışan Fars dilbilimcileri dahi Farsçada kelime türetme olgusunu Arapça iki kavram olan “iştikak” veya “terkîb” kavramlarıyla ifade etmekten kurtulamamışlardır.

Klasik dönem Arap dilbilimcileri kelimeyi isim, fiil ve harf olmak üzere üçe ayırmıştır.[3] Her ne kadar İbrahim Enîs (1906-1977), Mehdî el-Mahzûmî (1910-1994) ve Temmâm Hassân (1918-2011) gibi modern dönem Arap dilbilimcileri kelimenin üçten fazla türünün olduğunu belirtmişlerse de Arap dilbiliminde genel kanaat klasik dönemde yapılan tasnifi benimsemek olmuştur.

Arapçada isimler, türemiş olup olmama yönünden câmid (türememiş) ve müştak (türemiş) olmak üzere ikiye ayrılır.[4] Ayrı iki dil ekolü olan Basra ve Kûfe dil ekolleri arasındaki ihtilaflı konulardan biri de Arapçada iştikakın aslının masdar mı yoksa fiil mi olduğudur.[5] Her hâlükarda Arapçada iştikak, bir kökten farklı kalıplarda isimlerin türetilmesidir. Örneğin كتب kök harflerinden ism-i fâil kalıbında كَاتِبٌ (yazan) ve ism-i meful kalıbında مَكْتُوبٌ (yazılan) isimleri türetilir.

1.Dilbilimcilerin Görüşleri

Fars dilbilimcilerden bazılarının Farsçadaki türemiş ve türememiş isim konusunu ele alırken Arapça için geçerli olan bu tasniften etkilendiklerini veya bu tasnifin aynısını Farsça için de uyguladıklarını söylemek mümkündür. Bu çalışmada Farsça gramerinin temellerini attığı ileri sürülen Mirza Habîb İsfahânî’den (1835-1893) başlayarak modern döneme kadar bazı Fars dilbilimcilerin Farsçada kelime türetme konusuna dair görüşlerini ve görüşler arasındaki farklılıkları ele alacağız.

Mirza Habib İsfahânî Debistân-i Pârsî adlı eserinde isimlerin türemiş olup olmama yönünden câmid ve müştak olmak üzere ikiye ayrıldığını belirtir. İsfahânî’ye göre câmid isim başka bir şeyden türememiş olan isimdir. چشم (çeşm/göz) ve افغان (Afgan) kelimelerini ise câmid isimlere örnek olarak zikreder. Müştak isim ise İsfahânî’ye göre başka bir şeyden türeyen isimdir. İsfahânî, müştak kelimeye örnek olarak ديده (dîde/görmüş, görülmüş, bakış, göz) kelimesinin ديدن (dîden/görmek) kelimesinden türediğini ifade eder.[6]

Meliku’ş-Şuârâ Muhammed Takî Bahâr (1886-1951), Reşîd Yâsemî (1896-1951), Abdulazîm Karîb (1330 hş.-1951), Bedîüzzamân Furûzânfer (1904-1970) ve Celâleddîn Humâyî (1900-1980) tarafından yazılan Destûr-i Zebân-i Fârsî-Penç Ostâd adlı kitapta, ismin bölümleri kısmında isimlerin, türemişlik yönünden câmid ve müştak olmak üzere ikiye ayrıldığı belirtilmektedir. İsimleri zikredilen bu beş Fars dilbilimcisinin kaleme almış olduğu esere göre câmid isim, كوه (kûh/dağ), دست (dest/el) ve شب (şeb/gece) gibi başka kelimeden çıkmamış olan isimdir. Müştak isim ise رفتار (reftâr/davranış, gidiş) kelimesinin رفتن (reften/gitmek) kelimesinden geldiği gibi başka kelimeden çıkan kelimedir.[7]

Abdurrahîm Humâyûn Ferruh (1253-1338 hş.) Destûr-i Câmi-i Zebân-i Fârsî adlı eserinde müştak ismin, bir kelimenin başına veya sonuna harf ya da harfler ekleyerek veya kelimenin yapısında biraz değişiklik yapmak suretiyle elde edilen isim olduğunu ifade eder. Abdurrahîm Humâyûn Ferruh, müştak ismin isimden, sıfattan ve fiilden türeyen isim olmak üzere üçe ayrıldığını ifade eder.[8]

Abdurrasûl Hayyâmpûr (1277-1358 hş.) Destûr-i Zebân-i Fârsî adlı eserinde دانش (dâniş/bilgi, ilim), نوشتن (nivişten/yazmak) gibi başka kelimeden elde edilen ismin müştak, آب (âb/su), نان (nân/ekmek) ve چوب (çûb/ odun, tahta, değnek, sopa) gibi başka kelimeden elde edilmemiş olan isimlerin ise câmid olduğunu belirtir.[9]

Muhammed Cevâd Meşkûr (1297-1374 hş.)  ve Rezâ Dâî Cevâd da müştak ismin başka bir kelimeden elde edilmiş isim olduğu görüşünü benimseyenlerden biridir.[10]

Muhammed Cevâd Şerîat (1315-1391 hş.) Destûr-i Sâde-i Zebân-i Fârsî adlı eserinde خنده (hende/gülüş) örneğinde olduğu gibi yapısında Farsça mazi veya muzari fiil kökü bulunan herhangi bir kelimenin müştak, خانه (hâne/ev), كوچه (kûçe/sokak) örneklerindeki gibi yapısında Farsça mazi veya muzari fiil bulunmayan kelimelerin ise câmid olarak adlandırıldığını ifade eder.[11]

Hasan Enverî ve Hasan Ahmedî Gîvî’nin Farsça gramerine dair telif etmiş oldukları Destûr-i Zebân-i Fârsî adlı eserde müştak isim, tıpkı Muhammed Cevâd Şerîat’ın yaptığı tanım gibi yapısında mazi ve muzari fiil kökü bulunan isim olarak tanımlanır.[12]

Pervîz Nâtil Hânlerî (1292-1369 hş.) Destûr-i Zebân-i Fârsî adlı eserinde müştak kelimeyi tıpkı Muhammed Cevâd Şerîat, Hasan Enverî ve Hasan Ahmedî Gîvî’nin tanımladığı gibi yapısında mazi veya muzari fiil kökü bulunan kelime olarak tanımlar; ama diğerlerinden farklı olarak isimle sınırlamıyor, müştak kelimenin ismin yanında sıfatı da kapsadığını ifade eder.[13]

Takî Vahîdiyân Kâmyâr (1313-1396 hş.), Pervîz Nâtil Hânlerî gibi müştak kelimenin hem isim hem de sıfat için geçerli olduğunu belirtmekle birlikte, müştak isim ve sıfatı Hânlerî’den farklı bir şekilde tanımlar. Kâmyâr’a göre müştak sıfat, yapısında Farsçada tekvâj-i vâbeste (تكواژ وابسته) olarak isimlendirilen ve kendi başına kullanılmayan ancak başka bir kelime ile birlikte kullanıldığında bir anlam ifade eden kelime türlerinden birini barındıran sıfattır.[14] Kâmyâr’a göre müştak isim ise, yapısında Farsçada tekvâj-i âzâd (تكواژ آزاد) denilen ve kendi başına bir anlam ifade eden kelime türlerinden birini ve en az bir ek barındıran isimdir.[15]

Hosrov Ferşîdverd (1308-1388 hş.) ve Îrân Kelbâsî ise Farsçadaki türemiş kelimeyi ön ek veya son ek almış kelime olarak tanımlar.[16]

Abbâs Ali Vefâyî müştak ismi, yapısında türetme eklerinden biri bulunan isim olarak tanımlar.[17] Vefâyî, müştak sıfatı ise isim, sıfat, zamir veya fiil kökü ile türetme ekinin birleşiminden elde edilen sıfat olarak tanımlar.[18]

Görüldüğü üzere bazı Fars dilbilimciler, türemiş kelimeyi tanımlarken ek ile bir araya gelmiş kelime olgusuna değinmişlerdir. Bu noktada Farsçada basit ve bileşik isim hususuna temas etmede yarar görülmektedir.

Farsçada basit isimler tek bir kelimeden meydana gelmiş kelimelerdir. Basit isim, ism-i basit (اسم بسيط) veya ism-i sâde (اسم ساده) olarak adlandırılır. Bileşik isimler ise iki veya daha fazla kelimenin bir araya gelmesiyle oluşmuş kelimelerdir. Farsçada bileşik isim, ism-i mürekkeb (اسم مركب) olarak adlandırılır. Farsçada bileşik isimlerin farklı yapılış şekilleri vardır. Başlıcaları şunlardır:[19]

1- İki ismin farklı şekillerde bir araya gelmesi ile:

a) Birinci isim betimleyen, ikinci isim betimlenen olabilir. Örneğin ماهرو (mâhrû/ay yüzlü) bileşik kelimesinde ماه (mâh/ay) betimleyen, رو (rû/yüz) ise betimlenendir.

b) Birinci isim tamlanan, ikinci isim tamlayan olabilir. Örneğin پدرزن (pederzen/kayın baba) bileşik kelimesinde پدر (peder/baba) tamlanan, زن (zen/kadın) ise tamlayandır.

c) Birinci isim tamlayan, ikinci isim tamlanan olabilir. Örneğin كدخدا (kedhodâ/kethüda, köy ağası, muhtar) bileşik kelimesinde كد (ked/ev, yer, köy) tamlayan, خدا (hodâ/efendi, sahip) tamlanandır. Aslında Farsçada isim tamlamasının yapılış şekli Türkçedeki yapılışından farklı olarak önce tamlanan, sonra tamlayan gelir. Fakat bu örnekte ters çevrilmiş bir isim tamlaması vardır.

2- Farsçada masdarların sonundaki nun harfi atıldığında eğer geçmiş fiil anlamı taşımıyorsa böyle masdarlara masdar-ı murahhem (مصدر مرخّم) veya masdar-ı muhaffef (مصدر مخفّف) denir. رفت و آمد (reft-u âmed/gidiş geliş) örneğinde olduğu gibi bileşik isim bu şekildeki iki masdarın bileşiminden meydana gelebilir.

3- Mazi ve muzari fiil köklerinin bir araya gelmesinden oluşabilir. Örneğin جستجو (costucû/araştırma) kelimesi جستن (costen/araştırmak) fiilinin mazi kökü olan جست ve muzari kökü olan جو kelimelerinin bileşiminden meydana gelmiştir.

4- Sayı ve ismin bir araya gelmesinden oluşabilir. Örneğin چهارسو (çeharsû/dört taraf) kelimesi چهار (çehar/dört) sayısı ve سو (sû/taraf, yön) isminin bileşiminden oluşmuştur.

5- İsim ve fiilin bileşiminden oluşabilir. Örneğin لبخند (lebhend/gülümseme) kelimesi لب (leb/dudak) ve خنديدن (hendîden/gülmek) fiilinin bir araya gelmesiyle meydana gelmiştir.

6- Zarf ve fiilin bir araya gelmesiyle oluşabilir. Örneğin دوربين (dûrbîn/dürbün) kelimesi دور (dûr/uzak) zarfı ve ديدن (dîden/görmek) fiilinin muzari kökü olan بين kelimesinin bileşiminden meydana gelmiştir.

7- İsim ve ön ekin bileşiminden meydana gelebilir. Örneğin باهوش (bâhûş/akıllı) kelimesi genellikle birliktelik veya sahip olma anlamı bildiren با (bâ) ön eki ile هوش (hûş/akıl) isminin bir araya gelmesinden oluşmuştur.

8- İsim ve son ekin bileşiminden oluşabilir. Örneğin گلزار (golzâr/gül bahçesi) kelimesi گل (gol/gül, çiçek) ismi ile genellikle yer, mekân ve bir şeyin bulunduğu yer anlamı ifade eden زار (zâr) son ekinin bir araya gelmesinden meydana gelmiştir.

2.Görüşlerin Sınıflandırılması

Bazı Fars dilbilimcilerin Farsçada kelime türetmeye veya türemiş kelimeye dair görüşlerini aktardıktan sonra, bu görüşlerin temel olarak üç gruba ayrıldığını ifade etmek mümkündür.

  1. Mirza Habîb İsfahânî ve Abdulazîm Karîb gibi dilbilimciler, türemiş ismin başka bir kelimeden gelen isim olduğunu belirtirler. Muhammed Cevâd Şerîat ve Pervîz Nâtil Hânlerî gibi dilbilimciler ise türemiş kelimenin, Farsça mazi veya muzari fiil kökünden türediğini ifade ederler. Bu dilbilimcilerin türemiş kelimeye dair görüşlerinin ortak noktası, türemiş kelimenin başka bir kelimeden elde edilmiş olmasıdır.
  2. Îrân Kelbâsî ve Hosrov Ferşîdverd gibi dilbilimcilerin türemiş kelimeye dair görüşlerinin ortak noktası ise türemiş kelimenin ön ek ve son ek bulunduran kelime olduğu düşüncesidir.
  3. Abdurrahîm Humâyûn Ferruh, Takî Vahîdiyân Kâmyâr ve Abbâs Ali Vefâyî gibi dilbilimcilerin türemiş kelime hususundaki görüşlerinin ortak noktası ise türemiş kelimenin kendi başına bir anlamı olan ve Farsçada tekvâj-ı âzâd denilen kelime türü ile ön ek veya son ek terkibinden meydana geldiği fikridir.

3.Görüşlerin Değerlendirilmesi

a) Arap dilbilimcilerinin genel kanaatine göre Arapçada kelimenin isim, fiil ve harf olmak üzere üçe ayrıldığını daha önce belirtmiştik. Arapçada türemiş kelime, doğal olarak isim konusunda ele alınır. Çünkü Arapçada ism-i fail, ism-i meful, ism-i tafdil gibi türemiş kelimelerin hepsi isim türü olarak değerlendirilir. Mirza Habîb İsfahânî, Arapçadaki bu tasniften etkilenmiş olarak Farsçada kelimenin isim, fiil ve harf olmak üzere üçe ayrıldığını ifade eder.[20] İsfahânî, kelimeyi isim, fiil ve harf olmak üzere üçe ayırdıktan sonra, doğal olarak türemiş kelimeyi isim başlığı altında değerlendirmiştir.[21] İsfahânî’den sonra gelen dilbilimcilerin bazısı her ne kadar Farsçada kelimenin 7 veya 9 türe ayrıldığını ifade etmiş olsalar da türemiş kelimeyi isim başlığı altında değerlendirmeye devam etmişlerdir. Örneğin Arapçada جَاءَ رَجُلٌ عَالِمٌ (bilen, bilgili bir adam geldi) cümlesindeki عالم kelimesi ism-i fail olduğu için türemiş bir kelimedir; ama isimdir. Fakat bu cümlenin Farsça karşılığı olan یک مرد دانا آمد (yek merd-i dânâ âmed/ bilen, bilgili bir adam geldi) cümlesindeki دانا kelimesi Farsçada صفت فاعلی (sıfat-ı fâilî/ etken ortaç) olarak yani sıfat olarak kabul edilir. Farsçada sıfat, isimden ayrı olarak bir kelime türü kabul edildiği için türemiş kelimeyi Arapçada olduğu gibi sadece isim başlığı altında değerlendirmek, Farsçanın yapısına uymamaktadır.

Birinci grubun ileri sürdüğü diğer bir görüş olan türemiş kelimenin mazi veya muzari fiil kökünden türemiş olduğu düşüncesi de yine Farsçanın yapısına uymamaktadır. Bu görüş Arapça için geçerli olabilir. Zira Arapçada türemiş isim, fiil kökünden veya masdardan elde edilir. Fakat Farsçada türemiş kelimelerin hepsinin fiil kökünden elde edilmediği ortadadır. Örneğin şu türemiş kelimeler fiil kökünden elde edilmemiştir:

گلزار (گل + زار ) : Gül bahçesi. İsim + son ek.

تهرانی (تهران + ی ) : Tahranlı. İsim + son ek.

بی ادب ( بی + ادب ) : Edepsiz. Ön ek + isim.

Sadece fiil kökünden elde edilen kelimelerin türemiş kabul edildiği, örneğin isme ön ek veya son ek getirmek suretiyle elde edilen kelimelerin türemiş kabul edilmediği, bunun aksine genel olarak bileşik isim kabul edildiğini gerekçelendirecek bir durumun söz konusu olmadığı söylenebilir.

Farsçada “pesvend-i âlet” (پسوند آلت) olarak da isimlendirilen ve ism-i âlet yapmaya yarayan " ه " son eki, hem fiil köküne bitişebilir hem de isme bitişebilir. Örneğin آويختن (âvihten/asmak) fiilinin muzari kökü آويز (âvîz)’dir. آويز muzari köküne " ه " son eki bitiştiğinde avize veya küpe anlamına gelir. Aynı son ek تابه (tâbe/tava) örneğinde olduğu gibi isme de bitişebilir. تاب (tâb) sıcaklık, ısı gibi anlamlara gelen bir isimdir. Sonuna bitişen " ه " eki ise آويزه örneğinde olduğu gibi ism-i âlet yapmaya yarayan son ektir. Burada şu soruyu sormak gerekir: İkisi de ism-i âlet olan ve kendilerine aynı ekin bitiştiği آويزه ve تابه kelimelerinden biri türemiş isim kabul edilirken, diğeri neden kabul edilmiyor? Kelimenin fiil kökünden elde edilmiş olması, onun türemiş kelime sayılması için dilbilimsel bir gerekçe olamaz. Ancak bu durum Arap dilbiliminden etkilenme ile izah edilebilir. Zira Arapçada türemiş isim bir kökten elde edilir. Arapça iştikâkî bir dil olduğu için kelimenin bir kökten veya kök harflerinden türemiş olması Arapça için uygundur. Fakat Farsça yapısı itibariyle Arapçadan farklıdır. Farsça ön ekli, son ekli ve iç ekli bir dildir.[22] Yani ekler kelimenin hem önüne hem ortasına hem de sonuna gelir. Bir başka ifade ile Arapça “iştikâkî” bir dil sayılırken, Farsça “terkîbî” bir dil sayılır.[23]

b) Hosrov Ferşîdverd ve Îrân Kelbâsî gibi dilbilimcilerin türemiş kelimeye dair tanımlamalarının yanlış veya eksik olduğu ifade edilebilir. İkinci grupta sınıflandırılan bu görüşe göre Farsçada türemiş kelime, ön ek veya son ek bulunduran kelimedir. Farsçanın terkîbî bir dil olduğunu ve mürekkeb (bileşik) kelimelerin yapılış şekillerini aktarmıştık. Esasen Farsçada ön ekler veya son ekler Farsçada tekvâj-ı âzâd (تكواژ آزاد) veya tekvâj-ı kâmûsî (تكواژ قاموسی) olarak isimlendirilen ve kendi başlarına bir anlam ifade eden kelimelerle bir araya gelip yeni kelime oluştururlar. Kelimeye ek getirmek suretiyle yeni kelime elde etmek, bileşik isim yapılış şekillerinden sadece biridir. Bu şekilde elde edilmeyen bileşik isimler de söz konusudur. O halde bu noktada şu soruyu sormak gerekir: Neden sadece eklerle bir araya gelen bileşik kelimeler müştak (türemiş) sayılmış ve diğer bileşik kelimeler câmid (türememiş) sayılmıştır? Bileşik kelime ister bir kelime türünün eklerle bir araya gelmesinden oluşsun isterse bir kelime türünün başka bir kelime ile bir araya gelmesinden meydana gelsin, bileşikte aslolan iki kelimenin bir araya gelmesidir. Neden sadece bileşik kelimelerden eklerle elde edilenin türemiş kabul edildiğinin doğrusu dilbilimsel bir gerekçesinin bulunmadığı kanaatindeyiz.

c) Üçüncü grubun türemiş kelimeye dair tanımlamaları bir yönüyle ikinci grupta sınıflandırdığımız dilbilimcilerin görüşlerine benzer. Benzerlik noktası ise her iki görüşte de eklerin zikredilmiş olmasıdır. Bir farkla, üçüncü gruptaki dilbilimciler, türemiş kelimenin kendi başına bir anlamı olan kelime ile en az bir ekten meydana geldiğini ifade ederler. Yani üçüncü gruptaki dilbilimcilere göre türemiş kelimede tekvâj-ı âzâd (tekvâj-ı kâmûsî) ve ekler olmak üzere iki ana unsur vardır. Oysa bu düşünce Fars dil yapısına uymamaktadır. Zira kelime türetmede etkili olan ana unsur eklerdir. İsim, fiil ve sıfat gibi kelime grupları kelime türetmede etkili değildir. Çünkü eklerin asıl görevi yeni kelime elde etmek yani kelime türetmektir. İsim, fiil ve sıfat gibi kelime türlerinin asıl görevi yeni kelime türetmek değildir. Zira bu kelime türleri kendi başlarına kullanılabilir. Örneğin iki ismin bir araya gelmesinden oluşan bileşik kelimede, bileşiği oluşturan isimler ayrı ayrı olarak kendi başlarına da kullanılabilirler. Fakat aynı durum ekler için geçerli değildir. Ekler ancak başka kelime türleri ile bir araya gelerek kullanılır ve görevleri de yeni kelime türetmektir. Örneğin ماهرو (mâhrû/ay yüzlü) bileşiğini oluşturan ماه (ay) ve رو (yüz) isimleri kendi başlarına da kullanılabilir. Fakat باهوش (bâhûş/akıllı) bileşiğini oluşturan با ön eki kendi başına kullanılmaz. Ancak başka bir kelime ile bir araya gelerek yeni bir kelime oluşturmak için kullanılır.

Son olarak şunu belirtmek istiyoruz. Bazı Fars dilbilimcilerin Farsçada kelimeyi câmid (türememiş) ve müştak (türemiş) olarak ikiye ayırmalarının Fars dil yapısına uygun olmadığını düşünüyoruz. Zira böyle bir ayrım iştikâkî bir dil olan Arapça için geçerlidir, Farsça için değil. Farsça terkîbî bir dil olduğu için Farsçada kelimelerin basit ve bileşik olarak ikiye ayrılması kanaatindeyiz. Bileşik kelimeler ise kendi içinde türemiş bileşik kelimeler ve türememiş bileşik kelimeler olarak ikiye ayrılabilir. Asıl görevi yeni kelime türetmek olan eklerle bir araya gelen kelimeler yoluyla elde edilen bileşik kelimeler, türemiş bileşik kelimeler, diğer bileşik kelimeler ise türememiş bileşik kelimeler kabul edilebilir.[24] Böyle bir tasnifin Fars dil yapısına daha uygun olduğu kanaatindeyiz.

 

 

 

SONUÇ

Farklı aşamalardan geçen Farsça, Farsların İslam dinini benimsemelerinden sonra din dili olması hasebiyle Arapçadan etkilenmiştir. Bu etkilenme, Farsların Arap alfabesini kullanması ve Arapçadan Farsçaya kelime geçişi ile sınırlı kalmamıştır. Özellikle dini alanda olmak üzere birçok ilim dalında Arapça kavramların kullanılması noktasına kadar ulaşmıştır. Fars dilbilimi de bu etkilenmeden nasibini almıştır. Farsça gramer kurallarının tedvininde önemli bir isim sayılan, hayatının önemli bir kısmını İstanbul’da geçiren ve İstanbul matbaalarında Farsça gramerine dair telif etmiş olduğu eserleri basılan Mirzâ Habîb İsfahânî’den günümüz Fars dilbilimcilerine kadar bu etki sürmüştür. Arapça için geçerli olan câmid ve müştak ayrımı Farsça için geçerli değildir. Zira Arapça ve Farsça farklı dil ailelerine mensup ve farklı yapıdadırlar. Farsça için geçerli olan tasnif ise basit ve bileşik kelime ayrımıdır. Bileşik kelime ise türemiş bileşik kelime ve türememiş bileşik kelime olmak üzere ikiye ayrılır. Bileşik kelimede ek var ise türemiş bileşik kelime, eğer ek yoksa türememiş bileşik kelime kabul edilir.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

KAYNAKÇA

Abdu’l-Mun‘im, Muhammed Nûreddîn, el-Luğatu’l-Fârisiyye, Dâru’l-Meârif, Kahire 1977.

Abdulazîm Karîb, Muhammed Takî Behâr, Bedîüzzamân Furûzânfer, Celâl Humâyî, Reşîd-i Yâsemî, Destûr-i Zebân-i Fârsî, Sâzmân-i İntişârât-i Eşrefî, 4. Baskı, Tahran 1366 hş.

 Humâyûn Ferruh, Abdurrahîm, Destûr-i Câmi-i Zebân-i Fârsî, Muessese-i Matbûâtî-yi İlmî, 3. Baskı, Tahran 1324 hş.

Aksan, Doğan, Her Yönüyle Dil, Türk Dil Kurumu Yayınları, Ankara 2015.

Ayad Muhammed Hüseyin, el-‘Avâmilu’l-Muessira fî Tatavvuri’l-Luğati’l-Fârisiyye, Merkezu Bâbil li’d-Dirâsâti’l-İnsâniyye Dergisi, Cilt 7, Sayı 1, Babil 2013.

Bâbgoherî, Vecîhe Zemânî ve Basîrî, Muhammed Sâdık, Terkîb ve İştikâk Der Destûr-i Zebân-i Fârsî ve Erebî, Mecelle-i Funûn-i Edebî, 10. Yıl, 23. Sayı, İsfahan 1397 hş.

Cevâd, Rezâ Dâî, Destûr-i Zebân-i Fârsî, Kitâbfurûşî-yi Meş’el-i İsfehân, 3. Baskı, bsmyy., 1350 hş.

el-Ğalâyînî, Mustafa b. Muhammed Selîm b. Muhyiddîn b. Mustafa, Câmiu’d-Durûsi’l-‘Arabiyye, el-Mektebetu’l-‘Asriyye, 28. Baskı, Beyrut 1414/1993.

el-Muberred, Ebu’l-Abbâs Muhammed b. Yezîd b. Abdilekber b. ‘Umeyr el-Ezdî es-Sumâlî, el-Muktedab, thk. Muhammed Abdulhâlik ‘Udayme, Âlemu’l-Kutub, Beyrut, ts.

Enverî, Hasan ve Ahmedî Gîvî, Hasan, Destûr-i Zebân-i Fârsî 2, İntişârât-ı Fâtımî, Tahran 1367 hş.

ez-Zeccâcî, Ebu’l-Kasım Abdurrahman b. İshak, el-Îdâh fî ‘İleli’n-Nahv, thk. Mâzin el-Mubârek, 3. Baskı, Beyrut 1399/1979.

Hânlerî, Pervîz Nâtil, Destûr-i Zebân-i Fârsî, Bonyâd-i Ferheng-i İran, 4. Baskı, Tahran ts.

Hayyâmpûr, Abdurrasûl, Destûr-i Zebân-i Fârsî, İntişârât-ı Kitâbfurûşî-yi Tehran, 5. Baskı, Tebriz 1344 hş.

Hoeynî, İsmet, İştikâk Der Zebân-i Fârsî, Mecelle-i Danişkede-i Edebiyât ve Ulûm-i İnsânî, 14. Yıl, 52. ve 53. Sayı, Tahran 1385 hş.

Hosrov-i Ferşîdverd, Destûr-i Mufassal-i İmrûz, Sohen, Tahran 1382 hş.

İbn Hişâm, Şerhu Şuzûri’z-Zeheb fî Ma’rifeti Kelâmi’l-‘Arab, Dâru İhyâi’t-Turâsi’l-‘Arabî, 1. Baskı, Beyrut 1422/2001.

İbnu’l-Enbârî, Ebu’l-Berekât Abdurrahman b. Muhammed b. ‘Ubeydullah el-Ensârî, el-İnsâf fî Mesâil’l-Hilâf beyne’n-Nahviyyîn el-Basriyyîn ve’l-Kûfiyyîn, el-Mektebetu’l-‘Asriyye, 1. Baskı, Beyrut 1424/2003.

İbnu’s-Serrâc, Ebû Bekr Muhammed b. Sehl, el-Usûl fi’n-Nahv, thk. Abdulhüseyin el-Fetelî, Muessesetu’r-Risâle, 3. Baskı, Beyrut 1417/1996.

İsfahânî, Mirzâ Habîb, Destûr-i Sohen, İzzet Efendi Matbaası, İstanbul 1289 hş.

…………….                Debistân-i Pârsî, Mahmut Bey matbaası, 1. Baskı, İstanbul 1308 hş.

Kâmyâr, Takî Vahîdiyân, Destûr-i Zebân-i Fârsî (1), Semt, 17. Baskı, Tahran 1395 hş.

Kelbâsî, Îrân, Saht-ı İştikâkî-yi Vâje der Fârsî-yi İmrûz, Pejûheşgâh-i ‘Ulûm-i İnsânî ve Mutâla‘ât-ı Ferhengî, 4. Baskı, Tahran 1371 hş.

Meşkûr, Muhammed Cevâd, Destûrnâme der Sarf-u Nahv-i Zabân-i Pârsî, Muessese-i Matbûâtî-yi Şark, 7. Baskı, Tahran 1350 hş.

Sîbeveyh, Ebu Bişr ‘Amr b. Osman, el-Kitâb, thk. Abdusselam Muhammed Harun, Mektebetu’l-Hancî, 3. Baskı, Kahire 1408/1988.

Şahinoğlu, Nazif, Farsça Grameri Sarf ve Nahiv, Kitabevi, İstanbul 1997.

Şeriat, Muhammed Cevâd, Destûr-i Sâde-i Zebân-i Fârsî, İntişârât-i Esâtîr, 4. Baskı, Tahran 1393 hş.

Vefâyî, Ali Abbâs, Destûr-i Zebân-i Fârsî, Semt, 3. Baskı, Tahran 1391 hş.

 

 

[1] Aksan, Doğan, Her Yönüyle Dil, Türk Dil Kurumu Yayınları, Ankara 2015, s. 110- 136.

[2] Abdu’l-Mun‘im, Muhammed Nûreddîn, el-Luğatu’l-Fârisiyye, Dâru’l-Meârif, Kahire 1977, s. 6-7; Ayad Muhammed Hüseyin, el-‘Avâmilu’l-Muessira fî Tatavvuri’l-Luğati’l-Fârisiyye, Merkezu Bâbil li’d-Dirâsâti’l-İnsâniyye Dergisi, Cilt 7, Sayı 1, Babil 2013, s. 267.

[3] Sîbeveyh, Ebu Bişr ‘Amr b. Osman, el-Kitâb, thk. Abdusselam Muhammed Harun, Mektebetu’l-Hancî, 3. Baskı, Kahire 1408/1988, I, 12; el-Muberred, Ebu’l-Abbâs Muhammed b. Yezîd b. Abdilekber b. ‘Umeyr el-Ezdî es-Sumâlî, el-Muktedab, thk. Muhammed Abdulhâlik ‘Udayme, Âlemu’l-Kutub, Beyrut, ts., I, 3; İbnu’s-Serrâc, Ebû Bekr Muhammed b. Sehl, el-Usûl fi’n-Nahv, thk. Abdulhüseyin el-Fetelî, Muessesetu’r-Risâle, 3. Baskı, Beyrut 1417/1996, I, 36; ez-Zeccâcî, Ebu’l-Kasım Abdurrahman b. İshak, el-Îdâh fî ‘İleli’n-Nahv, thk. Mâzin el-Mubârek, 3. Baskı, Beyrut 1399/1979, s. 51; İbn Hişâm, Şerhu Şuzûri’z-Zeheb fî Ma’rifeti Kelâmi’l-‘Arab, Dâru İhyâi’t-Turâsi’l-‘Arabî, 1. Baskı, Beyrut 1422/2001, s. 11.

[4] el-Ğalâyînî, Mustafa b. Muhammed Selîm b. Muhyiddîn b. Mustafa, Câmiu’d-Durûsi’l-‘Arabiyye, el-Mektebetu’l-‘Asriyye, 28. Baskı, Beyrut 1414/1993, II, 5.

[5] İbnu’l-Enbârî, Ebu’l-Berekât Abdurrahman b. Muhammed b. ‘Ubeydullah el-Ensârî, el-İnsâf fî Mesâil’l-Hilâf beyne’n-Nahviyyîn el-Basriyyîn ve’l-Kûfiyyîn, el-Mektebetu’l-‘Asriyye, 1. Baskı, Beyrut 1424/2003, I, 190-196.

[6] İsfahânî, Mirza Habîb, Debistân-i Pârsî, Mahmut Bey matbaası, 1. Baskı, İstanbul 1308 h.ş., s. 10-11.

[7] Abdulazîm Karîb, Muhammed Takî Behâr, Bedîüzzamân Furûzânfer, Celâl Humâyî, Reşîd-i Yâsemî, Destûr-i Zebân-i Fârsî, Sâzmân-i İntişârât-i Eşrefî, 4. Baskı, Tahran 1366 hş., s. 34.

[8] Humâyûn Ferruh, Abdurrahîm, Destûr-i Câmi-i Zebân-i Fârsî, Muessese-i Matbûâtî-yi İlmî, 3. Baskı, Tahran 1324 hş., s. 58.

[9] Hayyâmpûr, Abdurrasûl, Destûr-i Zebân-i Fârsî, İntişârât-ı Kitâbfurûşî-yi Tehran, 5. Baskı, Tebriz 1344 hş., s. 34.

[10]   Meşkûr, Muhammed Cevâd, Destûrnâme der Sarf-u Nahv-i Zabân-i Pârsî, Muessese-i Matbûâtî-yi Şark, 7. Baskı, Tahran 1350 hş., s. 20; Cevâd, Rezâ Dâî, Destûr-i Zebân-i Fârsî, Kitâbfurûşî-yi Meş’el-i İsfehân, 3. Baskı, bsmyy., 1350 hş., s. 97.

[11] Şeriat, Muhammed Cevâd, Destûr-i Sâde-i Zebân-i Fârsî, İntişârât-i Esâtîr, 4. Baskı, Tahran 1393 hş., s. 11.

[12] Enverî, Hasan ve Ahmedî Gîvî, Hasan, Destûr-i Zebân-i Fârsî 2, İntişârât-ı Fâtımî, Tahran 1367 hş., s. 77.

[13] Hânlerî, Pervîz Nâtel, Destûr-i Zebân-i Fârsî, Bonyâd-i Ferheng-i İran, 4. Baskı, Tahran ts., s. 170.

[14] Kâmyâr, Takî Vâhidyân, Destûr-i Zebân-i Fârsî (1), Semt, 17. Baskı, Tahran 1395 hş., s. 82.

[15] Kâmyâr, s. 93.

[16] Hosrov-i Ferşîdverd, Destûr-i Mufassal-i İmrûz, Sohen, Tahran 1382 hş., s. 193; Kelbâsî, Îrân, Saht-ı İştikâkî-yi Vâje der Fârsî-yi İmrûz, Pejûheşgâh-i ‘Ulûm-i İnsânî ve Mutâla‘ât-ı Ferhengî, 4. Baskı, Tahran 1371 hş., s. 36.

[17] Vefâyî, Ali Abbâs, Destûr-i Zebân-i Fârsî, Semt, 3. Baskı, Tahran 1391 hş., s. 54.

[18] Vefâyî, s. 68.

[19] Hayyâmpûr, s. 35-36; Cevâd, s. 84-85.

[20] İsfahânî, Destûr-i Sohen, İzzet Efendi Matbaası, İstanbul 1289 hş., s. 10.

[21] İsfahânî, Destûr-i Sohen, s. 17.

[22] Bkz. Şahinoğlu, Nazif, Farsça Grameri Sarf ve Nahiv, Kitabevi, İstanbul 1997, XXVII.

[23] Bâbgoherî, Vecîhe Zemânî ve Basîrî, Muhammed Sâdık, “Terkîb ve İştikâk Der Destûr-i Zebân-i Fârsî ve Erebî”, Mecelle-i Funûn-i Edebî, 10. Yıl, 23. Sayı, İsfahan 1397 hş., s. 69.

[24] Bkz. Hoeynî, İsmet, “İştikâk Der Zebân-i Fârsî”, Mecelle-i Danişkede-i Edebiyât ve Ulûm-i İnsânî, 14. Yıl, 52. ve 53. Sayı, Tahran 1385 hş., s. 41.

Bu haber toplam 186 defa okunmuştur
  • Yorumlar 0
    UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
    Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
    Bu habere henüz yorum eklenmemiştir.
Diğer Haberler
Tüm Hakları Saklıdır © 2012 Türkiye Yazarlar Birliği | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz. Sitede yayınlanan yazıların sorumluluğu yazarlarına aittir.
Tel : 0312 232 05 71 - 72 | Faks : 0312 232 05 71-72 | Haber Scripti: CM Bilişim