Prof. Dr. Abdullah Uçman: Hocaların Hocası Orhan Okay Üzerine

Prof. Dr. Abdullah Uçman: Hocaların Hocası Orhan Okay Üzerine
TYB Akademi 22 / Orhan Okay - Ocak 2018

Doğrudan doğruya bizzat kendisinin verdiği bilgilere göre Orhan Okay, 1860’lı yıllarda İstanbul’a gelip yerleşmiş, anne tarafından Erzurumlu, baba tarafından Arapgirli bir ailenin çocuğu olarak Fatih’in arka taraflarında kalan ve Haliç’e doğru uzanan Balat’ta dünyaya gelir. Bir polis memuru olan babası Salih Bey’in, oğlunun doğum tarihini kaydettiği takvim yaprağı hem adı geçen semtin hem de “kültürler mozaiği” denilen Osmanlı toplumsal yapısını yansıtıcı mahiyettedir: 25 İkinci Kânun 1931; 6 Ramazan 1350; 25 Janvier 1931.

Balat bugün hâlâ camileri, mescitleri, kilise ve havraları ile İstanbul’un tam anlamıyla “Osmanlı mozaiği” diye nitelenebilecek farklı özelliklerini muhafaza etmektedir. Adı geçen semte Balkan Savaşı ile Cumhuriyet’ten sonraki yıllarda Kırım’dan, Girit’ten, Romanya’dan, Balkanlar’dan gelen Müslüman muhacirlere İran’dan gelen ve Acem denilen Âzeri Türkler de ilâve edilirse bu mozaik tamamlanmış olur. İşte 30’lu yıllarda Balat, çok farklı kültürlere sahip olmasına karşılık hiçbir zaman gürültü patırtı çıkarmadan, dostça ve samimi bir havada karşılıklı komşuluk ilişkilerinin sürdürüldüğü, fakir ama huzur içinde yaşanan bir semttir. Hakkında değerlendirme yapan bir kısım talebeleri, hocanın bir anlamda “mutedil”, yani her şeye hoşgörüyle bakan çelebi mizacını böyle bir muhitte doğup büyümüş olmasına bağlamışlardır.

Bir makalesinde “İstanbul’da kültür biraz da sokaktadır; kültür şehirde yollardan, sokaklardan âdeta akar gider! Vitrinlerde, kitapçı dükkânlarının camekânlarında bunu açıkça görebilirsiniz. Bunun için İstanbul’un havasını teneffüs etmek kâfidir!” diyen hoca için 30’lu yıllarda, yani henüz modernleşme denilen değişim ve dönüşümden nasibini almamış İstanbul’un Balat semtinde doğup büyümüş olmak, bir İstanbullu olabilmek için gerçekten bir ayrıcalıktır.

Henüz küçük sayılabilecek bir yaşta hocanın yetişmesinde, ev içinde en büyük yardım ve destek, 2009 yılının Şubat ayında seksen altı yaşında vefat eden ablası Melâhat (Şüyun) Hanım’dan gelir. Ablasının yanı başında ikinci önemli isim ise amcasıdır. O yıllarda amcası Çarşamba Caddesi üzerinde, bugün hâlâ aynı binada hizmet veren Çarşamba Karakolu’nun tam karşı köşesindeki helvacı dükkânının arkasında küçük Orhan ile mahalleden arkadaşları komşu çocuklarına gizlice Elifbâ ve Kur’an-ı Kerîm öğretir. Orhan Okay, daha sonraki yıllarda hayatının yönünü belirleyen birkaç kişiden biri olan devrin Nakşî Şeyhi Abdülaziz Bekkine’yi, henüz on beş yaşlarında Ortaokul üçüncü sınıf öğrencisi iken yine amcası vasıtasıyla tanır. Yine aynı yıllarda yaşıtı ve mahalle arkadaşlarından biri olan Dursun’dan özel bir merak gayretle eski yazıyı öğrenir.

Orhan hocanın bu yıllarda etkisi altında kaldığı iki isimden biri, Celâl Hoca adıyla tanınan ve İstanbul İmam-Hatip Okulu’nun kurucularından Celâlettin Ökten, diğeri de Nurettin Topçu’dur. Abdülaziz Efendi’den tasavvuf terbiyesi ve tasavvuf kültürü alan hoca, sık sık efendi hazretlerinin şu sözünü nakleder:

 “Bu dergâha her türden insan gelebilir, yeter ki kibirli olmasın; kibirli insan şeytana satılmış demektir!”

Celâl Hoca’dan ise, başta Arapça olmak üzere fıkıh öğrenir, ayrıca dinî edebiyat dersleri alır. Nurettin Topçu’yu Vefa Lisesi son sınıf talebesi iken tanıyan Orhan Okay, ondan da bir yandan felsefe disiplinini, bir yandan da idealizmi ve Anadolu milliyetçiliğinin ne olduğunu öğrenir.

Orhan Okay’ın kitaplarla tanışması da ortaokul yıllarına rastlar. Alışveriş için her ay birkaç defa annesi ve ablasıyla Beyazıt-Sahaflar Çarşısı yoluyla Kapalıçarşı’ya gidip gelişleri sırasında önce Sahaflar’ı, bir süre sonra da bir vesileyle Bâbıâli’yi keşfeder. Bundan sonra biriktirilen harçlıklar doğruca kitaplara harcanmaya başlar ve hoca bu yıllardan itibaren vefatına kadar devam eden yoğun bir okuma faaliyetine girişir.

Orhan Okay’ın şahsiyetinin teşekkülünde ilkokuldan başlayarak okuduğu okulların, bu okullarda kendisini yönlendiren hocalarının da önemli bir rolü vardır. İlkokulu Balat’taki mahalle mektebinde (17. İlkokul), ortaokulu Edirnekapı Ortaokulu’nda okuyan Orhan Okay, daha sonra Vefa Lisesi’ne kaydolur. Yıl 1950. O yıllarda Vefa Lisesi, Celâl Hoca (Ökten), Reşat Ekrem Koçu, Behice Kaplan, Ziya Gökalp’ın damadı Ali Nüzhet Göksel, şair ve Servet-i Fünuncular hakkında eserleri bulunan Rifat Necdet Evrimer ve Nurettin Topçu gibi her biri kendi sahasında önemli birer isim olan, gerçekten büyük ve Türkiye’nin yetiştirdiği dikkate değer şahsiyetlerin hocalık yaptığı bir okuldur. Lise hocaları arasında özellikle Prof. Dr. Mehmet Kaplan’ın eşi Behice Kaplan’ın, öteden beri edebiyat ve kompozisyon dersleri çok iyi olan Orhan Okay üzerinde daha birinci sınıftan itibaren büyük etkisi söz konusudur. Orhan Okay daha bu yıllarda, biraz da hocası Behice Hanım dolayısıyla, ileride Türk Dili ve Edebiyatı tahsili yapmayı kafasına koymuştur. Ancak lise son sınıfta felsefe derslerine giren Nurettin Topçu’yu tanıdıktan sonra bu düşüncesinden vazgeçer ve bu sefer felsefe tahsili yapmaya karar verir. Böyle bir kararı vermesinde, elbette 30’lu yıllarda Paris’te Sorbonne’da felsefe doktorası yapmış olan Nurettin Topçu’nun gerek şahsiyeti, gerekse hocalığı ve idealizminin önemli ölçüde payı bulunmaktadır.

Burada bir parantez açarak hocanın hayatında çok önemli olan bir anekdotu nakletmek istiyorum: Hoca henüz lise ikinci sınıftadır ve o yıllarda şöhretinin zirvesinde olan Yahya Kemal’in bir kısım gazete ve dergilerde yayımlanan şiirleri şiir meraklısı hemen herkesin elindeki şahsî defterlerinde elden ele dolaşmaktadır. Aynı şekilde Orhan Okay’ın da büyük şairin bulabildiği şiirlerini eski yazıyla ve rik’a harflerle yazdığı bir defteri vardır ve bu defterden sınıftaki bütün arkadaşları gibi edebiyat hocası Behice Hanım da haberdardır. Bir gün sınıfa Millî Eğitim Bakanlığı müfettişi olarak ünlü romancı Reşat Nuri Güntekin gelir. Ders, Servet-i Fünun hareketinin doğuşunu hazırlayan, o meşhur şiirde kafiyenin “Göz için mi, yoksa kulak için mi?” olması gerektiği konusunun ele alındığı “Abes-muktebes” tartışmasıdır. Konunun iyice anlaşılabilmesi ve aralarındaki farkın görülebilmesi için “abes” ve “muktebes” kelimelerinin eski harflerle yazılması gerekmektedir. Behice Hanım Orhan Okay’ı tahtaya kaldırarak Arap harfleriyle biri “peltek s”, diğeri “sin” harfi ile biten “abes” ve “muktebes” kelimelerini yazdırır ve aralarındaki farkı açıklayarak konuyu özetler. Arkasından da Reşat Nuri’ye: “Bizim Orhan’ın Yahya Kemal’in şiirlerini yazdığı bir defteri var!” deyince, Reşat Nuri Orhan Okay’ın oturduğu sıraya yanına gider, defteri ister ve eline alıp sayfaları çevirdikten sonra: “Senin yazın benimkinden güzelmiş!” diye de iltifatta bulunur.[1]

Orhan Okay, böyle bir etki altında 1950 yılında liseden mezun olur olmaz kaydını İstanbul Edebiyat Fakültesi’nin Felsefe Bölümü’ne yaptırır. 1950’li yıllarda İstanbul Üniversitesi Felsefe Bölümü Von Aster, Mustafa Şekip Tunç, Halil Vehbi Eralp, Macit Gökberk gibi felsefe alanında bir kısmı daha sonraki yıllarda isim yapacak büyük hocaların ders verdiği önemli bir bölümdür. Orhan Okay lise son sınıfta Nurettin Topçu’nun dersleriyle başlayan felsefe disiplinini fakültede adı geçen hocaların dersleriyle biraz daha ilerletir. Ancak ailesinin maddî durumu dolayısıyla fakülteden mezun olunca en azından öğretmenliği garantilemek için, tahsilini Yüksek Öğretmen Okulu talebesi olarak fakülte ile birlikte yürütme söz konusu olunca, 1950-1951 eğitim yılında ikinci sömestre kaydını felsefeden alıp Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü’ne geçer.

Bu sırada Reşit Rahmeti Arat, Ahmet Hamdi Tanpınar, İsmail Hikmet Ertaylan, Ali Nihat Tarlan, Ahmet Caferoğlu, Mecdut Mansuroğlu, Mehmet Kaplan, Sadettin Buluç, Abdülkadir Karahan gibi hocaların ders verdiği Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü de öğretim kadrosu itibariyle bir bakıma altın çağını yaşamaktadır. Ayrıca ek sertifika aldığı Tarih Bölümü’nde Mükrimin Halil Yınanç, Arap-Fars Dili ve Edebiyatı’nda Ahmet Ateş, Sanat Tarihi Bölümü’nde de Mazhar Şevket İpşiroğlu, Oktay Aslanapa ve Semavi Eyice gibi, sahasında isim yapmış hocalar ders vermektedir. Yüksek Öğretmen Okulu’ndaki hocaları arasında ise edebiyat tarihçisi Nihad Sami Banarlı vardır.

Orhan Okay’ın yetişme çağlarında devam ettiği kültürel çevrelerden biri de, başlangıçtaki adı İstanbul Kültür Ocağı olan Milliyetçiler Derneği’dir. Burada, liseden hocası Nurettin Topçu vasıtasıyla Rahmi Eray’ı, Remzi Oğuz Arık’ı, Fethi Gemuhluoğlu’nu, Ferruh Bozbeyli’yi, Cahit Okurer’i, Nevzat Yalçıntaş’ı, İsmail Dayı’yı ve ağabey dediği Faruk Kadri Timurtaş ile Muharrem Ergin’i tanır. Sahaflar Çarşısı’nın şeyhi kabul edilen Raif Yelkenci’nin selâmıyla, Fındıklı’da aynı çatı altında eğitim gördükleri Güzel Sanatlar Akademisi’nde Geleneksel Türk Sanatları hocası hattat Halim Özyazıcı’dan hat dersleri alması da yine bu yıllara rastlar. Haftanın muayyen günleri Fatih Camii’nde Mesnevî dersleri veren Tahir Olgun’un derslerini de fırsat buldukça takip eden hoca, aralarında İstanbul Mektupçusu Osman Nuri Ergin, Küllüknâme şairi Kesriyeli Sıtkı Akozan, Reşat Ekrem Koçu, İbnülemin Mahmut Kemal İnal, Âsaf Hâlet Çelebi, Peyami Safa, Süheyl Ünver ve Celâlettin Ökten gibi, bu yıllarda tanıdığı bütün bu şahsiyetleri 2001 yılında yayımlanan Silik Fotoğraflar adlı kitabında bütün özellikleriyle anlatmıştır.

Orhan Okay’ın ilk yazıları da yine bu yıllarda A. Turgut Atasoy’un çıkardığı ve aralarında Ahmet Hamdi Tanpınar, Mehmet Kaplan, Mümtaz Turhan, Semavi Eyice, Ömer Faruk Akün, Faruk Kadri Timurtaş, Muharrem Ergin gibi hocalarının da bulunduğu ve o yılların oldukça kaliteli sanat, edebiyat ve kültür dergilerinden biri olan İstanbul (1953-1957) dergisinde yayımlanır. Bunlar, “Dergiler-Yayınlar-Olaylar” genel başlığı altında yeni çıkan kitaplar ve bir önceki ayın dergilerinin değerlendirildiği yazılardır.

Daha ortaokul sıralarında iken Sahaflar Çarşısı’nı ve Bâbıâli’yi keşfeden Orhan Okay’ın özellikle Sahaflar Çarşısı’nda sadece kitap satın almak için değil, eski kitapların ve eski kültürün dünyasına girmesini sağlayan ve sürekli olarak girip çıktığı dükkânlar arasında başta Raif Yelkenci olmak üzere, XIX. yüzyılın büyük şairi Yenişehirli Avni Bey’in yeğeni Nizamettin Aktuç, üniversite yıllarında benim de birçok değerli kitap satın aldığım merhum Necati Alpas ile kayınpederi Râşid Efendi, Hulûsi Efendi, Ekrem Karadeniz ve genç bir sahaf olan Muzaffer Ozak’ın dükkânları bulunmaktadır.

Fakülteden mezun olduğu 1955 yılında, hocanın önünde bir bakıma hayatını ve kaderini belirleyecek birkaç yol vardır: Bunlardan biri, hocası Mehmet Kaplan’ın Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü için asistanlık teklifi; ikincisi Edebiyat Fakültesi bünyesinde kurulmuş bulunan İslâm Araştırmaları Enstitüsü’nde Prof. Dr. Fuad Sezgin’in asistanlık teklifi; üçüncüsü de Anadolu’da öğretmenlik. Mehmet Kaplan, o sırada Avrupa’da bulunan Ahmet Hamdi Tanpınar’ın dönmesini beklemenin daha uygun olacağını söyleyerek asistanlık işini bir süre erteler. Bu arada İslâm Araştırmaları Enstitüsü’nde asistanlık kadrosu ilânı çıkar, imtihan yapılır ve Orhan Okay imtihanı kazanır. Hatta Fuad Sezgin, kendisinin Buhârî’nin kaynakları üzerinde çalıştığını, onun da Müslim’in kaynakları üzerinde çalışabileceğini söyler; ancak tayin için, Yüksek Öğretmen Okulu’nda okumuş olmasından dolayı, Millî Eğitim Bakanlığı’nın onayı gerekmektedir ve nedense bakanlık asistanlığa onay vermez. Bu durumda tek seçenek kalır: Millî Eğitim Bakanlığı’na öğretmen olabilmek için müracaat eder ve Artvin Lisesi’ne tayini çıkar.[2]

 Cumhuriyet’in ilk yıllarında çıkarılan Anadolu Mecmuası (1924) ile başlayan ve aralarında Hilmi Ziya Ülken, Ziyaettin Fahri Fındıkoğlu ve Mehmet Halit Bayrı’nın da bulunduğu “Anadoluculuk” ya da “Anadolu Milliyetçiliği” hareketini 40’lı yıllarda yayımlamaya başladığı Hareket dergisiyle devam ettiren Nurettin Topçu’dan idealizmi öğrenen Orhan Okay için Artvin veya Edirne, Gelibolu ya da Malatya arasında hiçbir fark yoktur.

 Hocanın bir yıl kaldığı Artvin’de geçirdiği günler hayatının en güzel zamanının oluşturur. Arkasından, Polatlı Topçu Okulu’nda eğitim dönemi ve Merzifon Astsubay Okulu’nda Türkçe hocası olarak askerlik. Askerlikten sonra tekrar Millî Eğitim ve tayini bu sefer, hiç de memnun kalmadığı Diyarbakır Ziya Gökalp Lisesi’ne çıkar. 1958-1959 eğitim-öğretim döneminde Diyarbakır’da bir buçuk yıl kalan hoca, o sırada Erzurum’da yeni kurulmakta olan Atatürk Üniversitesi bünyesinde Edebiyat Fakültesi’nin kurucu dekanı Prof. Dr. Mehmet Kaplan’ın daveti üzerine Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü’ne asistan olarak girer.

 İdealizmini Nurettin Topçu’dan alan Orhan Okay, ilmî disiplinini ise doğrudan doğruya hocası Mehmet Kaplan’dan alır. Akademik hayata intisap edince bir yandan talebelere ders verirken bir yandan da bir doktora tezi hazırlaması gerekir. Tez konusu olarak Mehmet Kaplan’a, daha lise sıralarında okuduğu hocanın Şiir Tahlilleri’nde, intihar ederek hayatına son veren Sadullah Paşa’nın “On Dokuzuncu Asır” manzumesi dolayısıyla adını ilk defa duyduğu ve bilek damarlarını keserek intihar eden Beşir Fuad üzerinde çalışmak istediğini söyler. Beşir Fuad doğrudan doğruya bir edebiyatçı değildir, ama 1885 yılında yayımlamış olduğu Victor Hugo adlı kitabı dolayısıyla başlayan ve birkaç sene süren “Hayâliyyun-Hakikiyyun” tartışması etrafında Türk edebiyatının romantizmden kurtulup realizme, yani gerçekçiliğe yönelmesinde etkili olmuş oldukça önemli bir isimdir. Edebiyat tarihleri ve ansiklopedilerde “ilk Türk pozitivist ve natüralisti” olarak tanıtılan Beşir Fuad’ın, oldukça genç yaşta intihar etmesi, intihar ederken bir elinde kalem ölüm ânındaki duygularını kâğıda kaydetmeye çalışması ve ölümünden sonra cesedini kadavra olarak Mekteb-i Tıbbiye’ye vasiyet etmesiyle de uzun süre adından söz ettiren karizmatik bir şahsiyettir. Ancak bu çok belirli çizgiler dışında gerek hayatı, gerekse kültürel faaliyetleri ve eserleri hakkında ayrıntılı bilgi yoktur. Orhan Okay, henüz daha fotokopinin adının bile bilinmediği o yıllarda yaz aylarında İstanbul kütüphanelerinde topladığı malzemeyi kışın Erzurum’da değerlendirmek suretiyle çalışmasını üç yılda, yani 1962 yılında tamamlar. Tezinin adı “Beşir Fuad: Türkiye’de Pozitivzm ve Natüralizmin İlk Mübeşşiri” adını taşımaktadır.

Orhan Okay’ın, Beşir Fuad-İlk Türk Pozitivist ve Nutüralisti  adıyla ancak 1969 yılında basılan bu kitabı ile Doçentlik çalışması olarak hazırladığı Batı Medeniyeti Karşısında Ahmet Midhat Efendi (1975) ve Batılılaşma Devri Türk Edebiyatı (2005) dışındaki diğer eserleri dipnotlarına boğulmamış, rahatça ve zevkle okunan, felsefeden sosyoloji ve psikolojiye, sanat tarihi ve edebiyattan mimari ve musikiye kadar çok geniş bir sahayı içine alan deneme tadında yazılardan meydana gelmektedir.

 Tayin veya başka bir şekilde Anadolu’ya gittikten sonra birçok meslektaşından farklı olarak İstanbul ile, daha doğrusu kültür dünyası ve kitaplarla hiçbir şekilde ilişkisini kesmeyen Orhan Okay için, özel kütüphanelerini Atatürk Üniversitesi’ne bağışlayan Âgâh Sırrı Levend ile bilhassa M. Seyfettin Özege’nin kitapları hazine değerinde büyük bir imkân sağlar.

Orhan Okay 1959 yılında gittiği ve hayatının tam otuz beş yılını geçirdiği Erzurum’dan ancak 1994 yılında İstanbul’a döner. İki yıl kadar Sakarya Üniversitesi’nde çalıştıktan sonra resmen emekliye ayrılır. Emekli olduktan sonra daha bir süre bir kısım talebelerinin rica ve ısrarı ile Fatih Üniversitesi’nde hocalık yapar. Hoca İstanbul’a döndüğü tarihten itibaren vefatına kadar sadece haftada bir defa Cuma günleri Türkiye Diyanet Vakfı İslâm Ansiklopedisi’nin Bağlarbaşı’ndaki merkezine gidip gelmiş; bir yandan sahasıyla ilgili bir kısım maddeler yazarken bir kısım maddelerin de redaksiyonu ile meşgul olmuştur.[3]

 

                                                                           *

 

Orhan Okay adıyla ilk defa ne zaman karşılaştığımı kesin olarak hatırlamıyorum; ama eğer hâfızam beni yanıltmıyorsa, üniversite tahsili için İstanbul’a geldiğim 70’li yıllarda ya Edebiyat Fakültesi Türkoloji Bölümü’nün panosunda Prof. Dr. Mehmet Kaplan’ın imzasıyla asılı duran ve Yeni Türk Edebiyatı Sertifikası için sorumlu olduğumuz ve okumamız gereken kitaplar listesinde yer alan Beşir Fuad kitabının yazarı olarak, ya da rahmetli arkadaşım Sedat Yenigün’ün delâletiyle o günlerde ara sıra gidip geldiğimiz Hareket Yayınevi’nin Divanyolu Ersoy Hanı’ndaki o küçük odasındaki kitaplar arasında gördüğüm Beşir Fuad kitabı dolayısıyla olmalı.

Bugünün öğrencilerinden çok farklı olarak o zaman bizler gerek hocalarımızın, gerekse bizden büyük ağabeylerimizin okumamızı tavsiye ettiği kitapları derhal temin etmeye çalışır ve tam olarak anlamasak da aldığımız kitabı hemen okumaya koyulurduk. 1956 yılında Milliyetçiler Derneği Yayınları arasında basılan Sanat ve Hayat adlı deneme mahiyetindeki küçük hacimli çalışmasını bir yana bırakırsak, Yeni Türk Edebiyatı alanıyla meşgul olan bütün meslektaşlarımızın hâlâ bellibaşlı müracaat kitapları arasında yer alan Beşir Fuad-İlk Türk Pozitivist ve Naturalisti adlı eser, hocanın, 1969 yılında Hareket Yayınları’nın 18 numaralı kitabı olarak basılan doktora çalışmasıdır. Mehmet Kaplan’ın bir takdim yazısıyla yayımlanan bu eser, bilindiği gibi, aynı zamanda Mehmet Kaplan hocanın yaptırmış olduğu ilk doktora tezi olma gibi bir özelliğe de sahiptir.[4]

 Yine o yıllarda fakülteden bazı arkadaşlarımızla birlikte Hisar, Türk Dili, Yeni Dergi ve Türkiye Defteri gibi başka dergilerle birlikte mümkün olduğu kadar takip etmeye çalıştığımız Hareket dergisinde ara sıra da olsa hocanın yazılarına tesadüf ediyorduk, ancak o yıllarda hocayla karşılaşmak mümkün olmadı. Orhan hocayı bizatihi görmek ve tanımak, benim fakülteden mezun olmamdan aşağı yukarı üç yıl sonra kısmet oldu. Hâtıraların bulanık lâbirentleri arasında eğer yanılmıyorsam, hocayı ilk defa, 1975 yılının sisli bir Nisan günü, şimdi hepsi ebediyete intikal etmiş bulunan Prof. Dr. Mehmet Kaplan, Prof. Dr. Kenan Akyüz, Prof. Dr. Kaya Bilgegil, Prof. Dr. Gündüz Akıncı ve Prof. Dr. Niyazi Akı’dan teşekkül eden jürinin önünde Doçentlik imtihanı çerçevesinde vermiş olduğu “Ahmed Haşim’in Şiirlerinin Sembolizm Açısından Yorumu” başlıklı deneme dersi münasebetiyle gördüm. Jürinin kararını açıklamasından sonra, Mehmet Kaplan hocanın, üzerindeki cübbesini çıkarıp Orhan hocaya giydirmesi, şahsen benim o günlerde hayal bile edemeyeceğim ve dersi dinlemeye geldiğimiz bir kısım arkadaşlarımla birlikte gıpta ve hayranlıkla seyrettiğim unutulmaz bir sahneydi.

Orhan hocayla ikinci defa, bu mutlu ve güzel hadiseden birkaç ay sonra tekrar karşılaştım, ama bu sefer tam aksine acıklı ve hüzünlü bir olay dolayısıyla: Orhan hocanın 30 yıllık hocası, rehberi, mürebbîsi ve üstadı Nurettin Topçu’nun Fatih Camii’nden kaldırılan cenazesinde… Cami avlusunda toplanan Nurettin Topçu’nun talebeleri, yakınları ve dostları gibi hoca da oldukça bitkin, üzgün ve perişan bir hâlde görünüyordu.

Aynı yıl, Atatürk Üniversitesi Yayınları arasında, hocanın doçentlik çalışması olarak hazırladığı Batı Medeniyeti Karşısında Ahmet Midhat Efendi adlı kitabı yayımlandı; o sırada Erzurum’da Prof. Dr. Halûk İpekten’in asistanı olan arkadaşım Mustafa İsen, hocanın kitabını çıkar çıkmaz bana da ulaştırmıştı.

Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşunun 50. yılı münasebetiyle ilki 1973 yılında toplanan Türkoloji Kongresi’nin 1976 yılında yapılan ikincisinde, Orhan Okay hocanın Ahmet Midhat Efendi’yle ilgili son derece dikkate değer bir tebliğini dinledik: “Türk Romanına Köy Mevzuunun Girişinde Unutulan Bir İsim: Ahmet Midhat Efendi.”  Hatırladığım kadarıyla hoca bu tebliğinde, köy edebiyatına çok uzak bir isim zannedilen Ahmet Midhat Efendi’nin Bahtiyarlık adlı romanını ele alarak, konunun bu eserde, sonraki yıllarda Türk edebiyatında popüler hâle gelen köy meselesinin ilk örneği kabul edilen Nâbizâde Nâzım’ın “Karabibik” adlı hikâyesinden beş yıl önce işlendiğini ortaya koymuştu.

Bu tebliğden iki veya üç yıl sonra, yine adı geçen Türkoloji Kongrelerinden birinde hocanın o meşhur “Necip Fazıl’ın Şiirlerinin Poetika Açısından Tekevvünü” başlıklı nefîs tebliğini dinledik. Tebliğini belirlenen süre içinde tamamlandıktan sonra Mehmet Kaplan hoca söz alarak görüşlerini açıklamış ve talebesi Orhan hocayı bu güzel tebliğinden dolayı tebrik etmişti.

Hocayla ilgili olarak benim açımdan mutlu bir tesadüf yine bu sırada gerçekleşti: 1975 yılında Dergâh Yayınevi tarafından hazırlanıp yayımlanmaya başlanan Türk Dili ve Edebiyatı Ansiklopedisi’nin jenerik sayfasında benim ismim de hocanın ismiyle aynı sayfada yer alıyordu. Hoca, burada ansiklopedinin ilmî danışma kurulu üyesi sıfatıyla, ben ise yayın kurulu yardımcısı olarak.  Gerek hazırlık safhasında, gerekse madde yazımında karınca kararınca benim de yer aldığım ve ilk fasikülü Mart 1976’da yayımlanan ansiklopedinin çıkışı münasebetiyle yayınevi sahibi sayın Ezel Erverdi’nin Topkapı Sarayı’nda verdiği yemekte gözlerimiz hocayı da aradı, ama herhâlde kötü hava şartları dolayısıyla hoca Erzurum’dan kalkıp bu davete icabet edemedi.

Bildiğim kadarıyla yaz tatillerinde herkes İstanbul’dan ayrılırken, hoca yaz tatili için Erzurum’dan İstanbul’a gelir ve her gelişinde mutlaka Mehmet Kaplan hocayı ziyaret ederdi. Herhâlde hocayla bizatihi tanışmam, benim asistan olarak Kaplan Bey’in yanında göreve başladığım 1978 yılından sonra, yine böyle bir ziyaret sırasında mümkün oldu.

 1982 yılında bu defa Ötüken Yayınevi’nin Büyük Türk Klasikleri projesi dolayısıyla hocayla yine bir araya geldik. Bu projede bana Anadolu sahasında XIV. yüzyılda başlayıp XIX. yüzyıla kadar varlığını sürdüren Tekke Edebiyatı bahsini hazırlama işi verilmiş, hocadan da Tanzimat sonrası, Servet-i Fünun, Fecr-i Âtî ve Millî Edebiyat dönemlerini içine alan ve bugün Yeni Türk Edebiyatı adı verilen edebî faaliyetleri meydana getiren eski ve yeni türlerle bu türlerde işlenen belli başlı konuları ve edebî şahsiyetleri değerlendirmesi istenmişti. Bu münasebetle hocanın İstanbul’da bulunduğu bir yaz günü Ötüken Yayınevi’nin o sırada Klodfarer’deki idarehanesinde buluşup, Mustafa İsen de beraber olduğu hâlde, Eminönü’nden vapurla Kadıköy’e geçerek Mehmet Kaplan hocanın Bahariye-Şifa’daki evine gitmiştik. Şüphesiz dolu dolu geçen bu bir günlük beraberliğimiz sırasında, çok iyi hatırladığım ve o günlerde edebiyat gündeminde olan Mehmet Selimoviç’in Derviş ve Ölüm romanı dışında neler konuşuldu tam olarak hatırlamıyorum ama, hocada, bizleri kendisine doğru çeken izahı güç bir câzibe olduğu bir gerçekti. Anlayabildiğim kadarıyla bunda samimiyet, dostluk ve hiç bir hesaba dayanmayan hasbîlik  en büyük rolü oynuyordu.

Yine aynı günlerde hocanın, biri Ankara’da talebeleri tarafından hazırlanan Şükrü Elçin Armağanı’nda (Ankara 1983), diğeri Ebubekir Eroğlu’nun yönetiminde çıkan Yönelişler dergisinde, Türk edebiyatı için çok önemli iki yazısı yayımlandı. Bazı arkadaşlarımızla beraber günlerce elimizden düşürmediğimiz ve başkalarına da ısrarla okuttuğumuz bu yazıların biri “Bâkî’nin Kanuni Mersiyesi’ne Dair” (Şükrü Elçin Armağanı, s. 235-240) adlı yazı, diğeri de “Şâirin Karnındaki Mânâ” (Yönelişler, sayı 23-24, Mayıs-Haziran 1983, s. 42-45) başlığını taşıyordu. Bu makalelerde, bizim o zamana kadar divan şiiriyle meşgul olan hocalarımızın hiç birinde göremediğimiz şekilde, metinler oldukça yeni bir yöntemle ele alınıp inceleniyor ve birbirinden farklı bakış açılarıyla metnin sahip olduğu zenginlik ortaya konuluyordu.

Yine 80’li yılların başında, yani YÖK’ün ortaya çıkışından sonraki günlerde kurulan birçok yeni üniversite dolayısıyla çeşitli nakil ve tayinler sırasında hocanın da Erzurum’dan İstanbul’a gelebilmesi için girişilen birkaç teşebbüs, ne yazık ki sonuçsuz kaldı.

Geçmişe geri döndükçe hatırladığım unutulmaz günlerden biri de, Mehmet Kaplan hocanın 44 yıllık hizmetten sonra Mart 1984 tarihinde üniversiteden emekli olması dolayısıyla Dergâh Yayınları adına sayın Ezel Erverdi’nin büyük bir gizlilik içinde hazırlatmış olduğu Mehmet Kaplan Armağanı adlı kitabın hocaya takdim edildiği Maçka Palas’ta 4 Mart 1984’te gerçekleşen toplantının yapıldığı gündür. Hocanın, Türkiye’nin dört bir yanındaki talebe, dost ve yakınlarının hazır bulunduğu bu müstesna güne, Mart ayının hava şartlarına aldırmayarak, Orhan Okay hoca da Erzurum’dan gelerek katılmıştı. Orhan hocanın, 2003 yılında yayımlanan Mehmet Kaplan’dan Hâtıralar... Mektuplar  adlı kitabında  yer alan iki fotoğrafta da görüleceği gibi, tevâfuk bu ya, yemek masasında hocayla yan yana düşmüştük. Hatırladığım kadarıyla, bu yemekli toplantıda Mehmet Kaplan hocanın diğer kıdemli talebeleri ve dostlarıyla beraber Orhan hoca da kısa bir konuşma yapmış; yemekten ve kitapların imzalanmasından sonra buradaki misafirlerin büyük bir kısmıyla beraber Kaplan hocanın Kadıköy’de Şifa’daki evine gidilmiş, Maçka Palas’ta yarım kalan konuşmalara ve sohbete evde devam edilmişti.

 Ancak bu unutulmaz güzellikteki toplantıdan henüz iki yıl bile geçmeden, 23 Ocak 1986’da vefat eden Kaplan hocanın cenazesine Orhan hoca yine Erzurum’dan kalkıp geldi. Bu sefer Orhan hocayı, önce İstanbul Üniversitesi’nin merkez binasında, daha sonra Beyazıt Camii’nin avlusunda Kaplan Bey’in tabutu önünde, 40 yıldır rahle-i tedrisinde bulunduğu hocasını ebediyyen kaybetmenin üzüntüsü içinde gözleri nemli, perişan bir hâlde gördüğümü hatırlıyorum. Namazdan sonra, hocanın cenazesi hep birlikte gittiğimiz Karacaahmet Mezarlığı’nda hafif bir yağmur altında toprağa verilmiş; daha sonra yine hep birlikte Mehmet Kaplan hocanın Şifa’daki evine giderek, gece geç saatlere kadar hocanın ruhu için Kur’an-ı Kerîm okunmuş, hatim indirilmiş ve dualar edilmişti.

80’li yılların ortalarında Türkiye Diyanet Vakfı’nın, son olarak iki yıl önce 44. cildi yayımlanan İslâm Ansiklopedisi’nin hazırlık çalışmaları başladığında Orhan Okay hoca Erzurum’daydı. Ama bütün güzel ve hayırlı teşebbüsler gibi hoca da bu projenin içinde yer aldı ve daha sonraki günlerde ansiklopedi idaresi gerek hocanın yazacağı, gerekse redaksiyonunu yapacağı maddeler konusunda irtibat için beni görevlendirdi. Ansiklopedinin ilk ciltlerinde yer alan “Ahmet Midhat Efendi”, “Ahmed Hâşim”, “Giritli Aziz Efendi”, “Ben ve Ötesi”, “Batılılaşma Devri Türk Edebiyatı”, “Beşir Fuad”, “Beş Şehir”, “Yahya Kemal Beyatlı”, “Büyük Doğu, “Büyük Kapı”, “Çile”, “Edebiyat-ı Cedîde”, “Eski Şiirin Rüzgârıyle”, “Eşber”, “Fatih-Harbiye”, “Fecr-i Âtî” ve “Felâtun Beyle Râkım Efendi” maddeleri hep bu dostane ilişkiler sonunda hocaya yazdırıldı. Aynı şekilde benim yazdığım “Ahmed Şuayb”, “Âkif Paşa”, “Ağaç”, “Anadolu Mecmuası”, “Âşiyan”, “Ali Suavi”, “Beş Hececiler”, “Bilgi Mecmuası”, “Cezmi”, “Âsaf Hâlet Çelebi”, “Dergâh” ve “Encümen-i Dâniş” gibi maddeler de hocanın redaksiyonundan geçtikten sonra ansiklopedi sayfalarında yayımlanabildi.

Hoca nihayet 1994 yılının son günlerinde tam 35 yıl kaldığı Erzurum’dan ayrılıp İstanbul’a geldi, ama İstanbul’daki bir üniversitede değil de Sakarya Üniversitesi’nde görevli olarak… Hoca bu dönemde haftada iki gün Adapazarı’na gidiyor, bir gün de ansiklopediye geliyordu. Ansiklopedinin daha önceki eski binasında yer darlığından dolayı, uzun süre hocayla aynı odada oturduk, hatta zaman zaman aynı masayı paylaştık. Bu sırada hocayı daha yakından tanıma fırsatı buldum; hocanın o geniş hoşgörüsüyle engin bilgi ve tecrübelerinden mümkün olduğu kadar ben de yararlanmaya gayret ettim. O günlerde gerek şahsî, gerekse ansiklopedi ile ilgili müşküllerimizi halletmek için baş vurduğumuz yegâne mercî Orhan hoca oluyordu.

Ben, hasbelkader meşguliyet alanım olan Yeni Türk Edebiyatı’nın bir bakıma kurucusu sayılan Ahmet Hamdi Tanpınar’a yetişemedim ama, yıllardır içinde bulunduğum üniversite çevresinde memleketine ve milletinin kültürüne hizmet etmekten başka hiçbir amacı ve beklentisi olmayan Mehmet Kaplan’dan sonra, birkaç istisna dışında, ikinci bir gerçek hoca ve hakiki bir insan örneği olarak Orhan Okay hocayı tanıdığımı söylemeliyim. Öyle ki, hocayı dinlemek, ondan bir şeyler öğrenebilmek, takıldığımız, halledemediğimiz, içinden çıkamadığımız problemlerimizi sormak ve halledebilmek için hocanın ansiklopediye geldiği Cuma günlerini âdeta iple çeker olmuştuk. O günlerde başlayan bu güzel meşgalenin yıllardır aksamadan hocanın vefatına kadar devam etmiş olduğunu belirtmeliyim.

İslâm Ansiklopedisi’nde bu tarzdaki beraberliğimiz devam ederken 1995 yılı Ekim ayında bir de baktım benim doçentlik imtihan jürimde hoca da bulunuyor. Bu benim için ifade edilmesi imkânsız bir mutluluk ve büyük bir şanstı. Ankara’da Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi’nde yapılan ve eski Millî Eğitim Bakanı Hüseyin Çelik ile merhum İsmail Çetişli’nin de gireceği sözlü sınavda, jürinin sabahtan ta ikindi saatlerine kadar büyük bir tartışma içinde geçtiğini sonradan öğrendiğimiz sınav öncesi endişeli bekleyiş saatleri de yine hayatımın unutulmaz müstesna günlerinden biridir. Ancak Orhan Okay, Birol Emil, Olcay Önertoy, Şerif Aktaş ve İsmail Parlatır’dan oluşan jüri tarafından sınav salonuna alındığımda, en yaşlı ve kıdemli hoca olması dolayısıyla Orhan Okay hocanın jüri başkanı yapıldığı sınav, hocanın kişiliği dolayısıyla bir sınavdan çok bir edebiyat sohbeti havasında geçti ve bana oy birliğiyle doçent unvanı verildi.

Burada küçük bir parantez açarak bir hususu açıklamak istiyorum: Sınav salonuna girip gösterilen yere oturduğumda, hoca o yıllarda Yeni Türk Edebiyatı Kürsülerinin doktora ve doçentlik sınavlarındaki o meşhur müracaat kitabı Bulgurluzâde Rıza’nın Bedâyî-i Edebiye’sini açtı ve benim şansıma Ziya Paşa’nın “Tercî-i Bend” manzumesi çıktı. Daha önce fakültede girdiğim derslerde de üzerinde uzun uzadıya durduğum adı geçen manzumenin 8. beytinde Ziya Paşa:

                                 Yoktur siper bu kubbe-i fîrûze-fâmda

                                 Zerrât cümle tîr-i kazâya nişânedir

demek suretiyle çok açık bir şekilde Cebriyye anlayışını, yani “kader” (Fatalité) karşısında insanoğlunun elinin kolunun bağlı olduğunu dile getiriyordu. XX. yüzyılda, özellikle I. Dünya Savaşı’ndan sonra ortaya çıkan ve “Hayatın bir cehennem” olduğunu ileri süren Existentialisme felsefesi ile Fatalité, Cebriyye, Kaderiyye ve Ehl-i Sünnet anlayışını ifade eden Eş’ariyye ile Gazzâlî ve Tehâfüt’lerin de  konuşulduğu bu sohbet tarzındaki sınav sırasında “Tercî-i Bend”le ilgili olarak hocadan yeni bir şey öğrendim: Ziya Paşa’nın manzumesini muhteva itibariyle bir üzüm salkımına benzeten Orhan hoca, 10’ar beyitlik 12 bendden meydana gelen metinde, fikirlerin manzumenin ilerleyen bölümlerinde üzüm salkımında olduğu gibi önce yavaş yavaş dağıldığını, ancak sonlara doğru tekrar toparlanarak bir bütün oluşturduğunu ifade etmişti.

Yine o yıllarda, hocanın Sakarya Üniversitesi’nde yüksek lisans ve doktora yaptırdığı birkaç öğrencisinin sınavı için, biri Haydarpaşa’dan trenle, diğerleri de otobüsle olmak üzere üç-dört defa hocayla birlikte Adapazarı’na gidip geldik. Bu yolculuklarımız sırasında hocayla neler konuştuk, şimdi bunların ayrıntılarını da tam olarak hatırlamıyorum ama bu yolculukların bende kelimelerle ifade edilmesi zor unutulmaz tatlar bıraktığını, bu beraberliklerimizin hayatımın müstesna günleri olduğunu söyleyebilirim.

Hoca 1996 yılında Sakarya Üniversitesi’nden emekli olduktan sonra, bir kısım talebelerinin ısrarıyla birkaç yıl da Fatih Üniversitesi’nin derslerini yürüttü. Kalabalık sınıflar dolayısıyla hocanın ricası üzerine, hocayla birlikte birkaç hafta kadar ben de buradaki derslere girdim.

1997 yılının Haziran ayında Dergâh Yayınevi’nin Orhan Okay hoca ve İnci Hanım’la (Enginün) ilgili olarak hazırlattığı armağan kitapların takdim edildiği İstanbul Belediyesi’nin Yeşilyurt tesislerindeki toplantı, kültür hayatımız bakımından daima hatırlanacak bir şölen havasındaydı. Burada Türk edebiyat ve kültür hayatına uzun yıllar hizmet etmiş, yüzlerce öğrenci yetiştirmiş her iki hocanın yakınları ve talebelerinin yaptığı konuşmalar, gerçekten duygulu, anlamlı, gözleri yaşartıcı ve heyecan verici idi. Bu kitaplara çok arzu ettiğim hâlde başka meşgaleler dolayısıyla bir şey yazamadım, ama hocaya armağan olarak daha sonra üç büyük cilt halinde yayımlanan Türklük Bilgisi Araştırmaları Dergisi’nde benim de bir makalem yayımlandı.[5]

Yukarıda da belirttiğim gibi, hocanın kesin olarak İstanbul’a döndüğü 1994 yılından sonra yayıma hazırladığım birçok çalışmamın ilk okuyucusu Orhan Okay hoca olmuş; icap eden düzeltme, ilâve ve tashihler yapıldıktan sonra bunlar kitap hâlinde yayımlanmıştır. Bu muamele sadece bana mahsus olmayıp, hoca kendisine gelip bir şey talep eden hiç kimseyi geri çevirecek bir insan değildi; bu yönüyle hoca âdeta tek başına bir mektep gibi, eskiden mevcut usta-çırak geleneğini vefatına kadar sürdürmüş müstesna bir şahsiyetti.

70’li yılların sonlarında akademik hayata ilk adımlarımızı attığımız günlerde kendi başımıza halledemediğimiz çeşitli müşküllerimiz için başvurduğumuz Orhan Şaik Gökyay hoca, Mehmet Kaplan hoca, Mehmed Çavuşoğlu ve Ali İhsan (Yurd) hoca gibi birçok hocamız vardı; daha sonra onların yerini Orhan Okay hoca aldı; ne yazık ki bugün hiç onlar çapında hiçbir hocamız kalmadı.

1995 yılından 2017’ye kadar dile kolay tam yirmi iki yıldır hemen her hafta Cuma günleri İslâm Ansiklopedisi’inde hocayla bir araya geliyor ve başka arkadaşlarla beraber bir yandan geçen bir haftanın muhasebesini yapıyor, bir yandan da hocadan yeni şeyler öğreniyorduk. Yakından tanıyanlar çok iyi bilirler; hocanın hiçbir zaman misafiri eksik olmazdı. Çeşitli seviyeden akademisyenler, öğrenciler, yüksek lisans veya doktora yapanlar, hatta hocanın okuyucuları, gazeteciler, röportaj yapmaya gelen televizyoncular.. Vefatına kadar kadar hocanın, kendisiyle görüşmeye gelen, bir şeyler talep eden hiç kimseyi geri çevirdiğini de hatırlamıyorum.

Orhan Okay hoca gibi zarif, kibar, nezih, derviş-meşrep ve gerçek bir İstanbul beyefendisini tanımak, onunla konuşmak, onunla aynı mekânı paylaşmak ve onun sohbetinde bulunmak her türlü insanî değerin giderek yok olduğu, her şeyin maddî ölçülere vurulduğu günümüzde gerçekten bir ayrıcalık, bir iftihar vesilesi ve bence bu dünyaya ait zevklerin en değerlisi ve en yücesi idi.

Çeşitli vesilelerle bugüne kadar hayatıma yön veren birkaç kişi dışında, Orhan Okay hocayı tanımak, kendisiyle 30 yıl süren ve gittikçe artan karşılıklı bir muhabbetle devam eden dostane ilişkimiz, şimdiye kadar daima övündüğüm, gurur duyduğum ve hayatım boyunca da övüneceğim talihimin mutlu hadiselerinden biridir.

Hepimizin hayatında bazı dönüm noktaları vardır; Orhan Okay hoca İslâm Araştırmaları Enstitüsü’ne asistan olarak girseydi, büyük bir ihtimalle, Müslim’in kaynakları üzerinde çalışacak ve iyi bir hadis bilgini olacaktı. 27 Mayıs 1960 İhtilâli ile birlikte 147’liklere dahil edilen Prof. Fuad Sezgin’in Türkiye’den ayrılmasından sonra orada tek başına ne yapacaktı? O sırada adı geçen enstitüye girememesi mutlaka “şer” gibi görünüyor, ama Beşir Fuad, Ahmet Midhat Efendi, Mehmed Âkif, Necip Fazıl ve Ahmet Hamdi Tanpınar üzerine kaleme almış olduğu eserleri veremeyecekti. Kim bilir! O sırada enstitüye girememesi mutlaka “şer” gibi görünmüşse de, bugün baktığımızda bunun “hayr”a tebdil olduğunu görüyoruz. İbrahim Hakkı Hazretleri boşuna “Hak şerleri hayr eyler!” dememiş!

Akademik hayatta Yahya Kemal-Ahmet Hamdi Tanpınar-Mehmet Kaplan ekolünün temsilcisi olarak görülen ve bugüne kadar sayıları yüzlerle ifade edilebilecek talebe yetiştirmiş olan, 500’den fazla makale ile yirmi kitabın üzerinde imzası bulunan; yirmi beş yüksek lisans, on altı doktora tezi yöneten hocanın şu anda Türkiye’nin çeşitli üniversitelerinde profesör unvanıyla görev yapan 10 kadar da öğrencisi bulunmaktadır.[6]

Hoca, Mevlevî dervişlerinin semâ sırasında sağ elleriyle Hak’tan aldıklarını sol elleriyle halka vermeleri gibi, yıllardır öğrendiklerini hiçbir karşılık beklemeden cömertçe çevresine vermiş müstesna bir fazilet, mahviyet, dervişlik ve çelebilik âbidesi idi. Onu tanımak, onun sohbetlerini dinlemek, ondan bir şeyler öğrenmek bu dünyada herkese nasip olmayan bir ayrıcalıktı. Hoca 13 Ocak 2017 günü bizleri yetim bırakarak Hakk’ın rahmetine kavuştu.  Mekânı cennet olsun.

 

 

 


[1] Hoca yetmiş yıl öncesine ait bu defteri çok değerli bir hâtıra olarak muhafaza etmekte, istenildiğinde de getirip göstermekte idi.

[2] Hoca, vefatından iki yıl önce yayımlanan Anadolu’dan Hatıralar-Nurettin Topçu’nun Mektupları (Ankara 2015) adlı kitabında, Artvin’de geçirmiş olduğu tadına doyulmaz günleri sanatkârane bir üslûpla anlatmıştır.

[3] Orhan Okay’ın ayrıntılı hayat hikâyesi için bk. Hüseyin Yorulmaz, “Dopdolu Bir Ömür”, Orhan Okay’a Armağan, İstanbul 1997, s. 14-42. Ayrıca bk. Âlim Kahraman, Tanıdığım Orhan Okay, İstanbul 2017.

[4] Adı geçen eser aynı adla, yıllar sonra yeni bilgiler ve ilâvelerle genişletilerek ilk baskının aşağı yukarı iki misli hacimde yeniden yayımlanmıştır (İstanbul 2008).

[5] Hocanın yetiştirdiği talebelerinden Prof. Dr. Nâzım Hikmet Polat’ın editörlüğünü yaptığı ve üç büyük cilt halinde basılan Journal of Turkish Studies-Türklük Bilgisi Araştırmaları dergisinin ikinci cildinde yayımlanan makalem şu adı taşımaktadır: “Nefesler Dinledik Sâz-ı Rızâ’dan...” (Orhan Okay Armağanı, C. II, Harvard University 2006, s. 293-311).

[6] Orhan Okay’ın kitapları, makaleleri, ansiklopedi maddeleri, yaptırmış olduğu yüksek lisans ve doktora tezleri ile geniş bilgi için bk. Erdoğan Erbay, “M. Orhan Okay Bibliyografyası”, Türklük Bilgisi Araştırmaları-Orhan Okay Armağanı-I, Harvard University 2005, s. XVII-XL.

Bu haber toplam 638 defa okunmuştur
  • Yorumlar 0
    UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
    Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
    Bu habere henüz yorum eklenmemiştir.
Diğer Haberler
Tüm Hakları Saklıdır © 2012 Türkiye Yazarlar Birliği | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Tel : 0312 232 05 71 - 72 | Faks : 0312 232 05 71-72 | Haber Scripti: CM Bilişim