Prof. Dr. Adem Efe: GEÇMİŞ BİR RAMAZAN HATIRASINI YENİ YAZMAK ***İrmik Helvası***

Prof. Dr. Adem Efe: GEÇMİŞ BİR RAMAZAN HATIRASINI YENİ YAZMAK ***İrmik Helvası***
2013 yılı Ramazanını Malezya'nın başkenti Kuala Lumpur'da (KL) geçirmiştik.

YÖK bursuyla gittiğimiz Malezya’da üç ay kalacaktık. Büyük bir maceraydı aslında gidişimiz. Büyük kızım üniversite sınavlarına girmiş, tercihler yapılacak, kazanırsa kaydolacak. Böyle sıkıntılı bir süreçte “ne işiniz var oralarda”, “ya olumsuz bir şey olursa” gibi endişeler dışarıdan aklımıza sokuluyor bizler de aile olarak bunlardan etkileniyorduk. Biz Allah’a güvenerek uzun süreli, uzun bir yola çıktık. Çok şükür tercihleri orada evin yakınlarında bulunan internet kafelerin birinden yaptık, birkaç hafta geçince sonuçlar açıklandı kızımız çok istediği ilk ve tek tercihi olan fakülteyi kazanmıştı. Ailecek büyük bir sevinç yaşadık. Kayıtlar biz dönmeden biteceğinden çalıştığım üniversitede hak kazanmış olmasına karşın gitmeden önce kendisine noterden vekalet verdiğim bir arkadaş kaydını yaptırıverdi. Dolayısıyla hiç bir problem yaşamadık. Bu ara cümlelerden sonra asıl konuya dönecek olursam şöyle devam etmem gerekir. Özellikle AB ülkelerine ve diğer ülkelere sıkça giden bizler için Malezya görülmesi gereken, uzak ama yakın bir ülke gibi görünmüştü. Ayrıca Türkiye'de bir dönem “Malezyalaşmak” deyimi siyasal ve sosyolojik anlamda kullanılır hale gelmişti. Bunun yanında gelişmiş İslam ülkeleri arasında ismi geçiyordu bu orkideler memleketinin. Zira petrolü ve kendi ürettiği bir arabası var. Emirates hava yolu şirketi ile Dubai'de 5 saat molanın ardından bu sıcak, nemli ve egzotik ülkeye adım atmıştık. Türkiye ile Malezya arasında tam 5 saat fark var. Orada bizden 5 saat önce güneş doğuyor ve yine aynı şekilde 5 saat önce batıyordu. Akşam 19.00'da İstanbul'dan bindiğimiz uçak 4 saat gibi bir uçuştan sonra Dubai'ye indi. Havalanında yine 5 saat bekledikten sonra Malezya'ya gitmek üzere tekrar uçağa bindik. 7 saatlik bir uçuştan sonra ikindi üzeri KL'e vardık.

Önceden tanıdıklar aracılığıyla araştırmalarımıza rağmen uygun bir kalacak yer bulamamıştık, bu yüzden iki gece bir otelde kaldık. Isparta'dan her bir aile dörder kişi olmak üzere dört aile, toplamda 16 kişi gitmiştik. Ailecek gittiğimizden mümkünse aynı siteden olmazsa yakın yerlerden ev tutmak istiyorduk. Benim anlaşma yaptığım üniversite, Uluslararası İslam Üniversitesi iken diğer üç hocanın anlaşma yaptığı eğitim kurumu Putra Üniversitesi idi. UİÜ'nden Dr. Saim Kayadibi benim partnerimdi ve rektör danışmanı olarak görev yapıyordu. Aynı üniversiteden Serdar Demirel ve Açe'den evli din sosyolojisi doktoru Mehmet Özay bizi bu güzel ülkede, güzel bir şekilde ağırladılar. Onların ve Konyalı bir öğrenci Muhammed Çelik'in de yol gösterici yardımlarıyla, uzun arayışlardan sonra Serdang'da Çinlilerin yoğun olarak oturduğu bir yerde büyük bir South City adlı bir sitede üst üste birer daire bulduk. Daire dediğimiz de küçük bir mekân. Ama kliması var. Ekvatoral iklime sahip bir ülkede yaşadığınız, nefes aldığınız bir evde klima varsa büyük bir zenginliğe sahipsiniz demektir. Çünkü nem çok fazla onsuz nefes alınmıyor. Evlerde, işyerlerinde hatta trenlerde bu teknolojik eşya size hayat veriyor adeta. Gittiğimiz İngilizce dil kursunda klimalı ortamda hem oraları sıcak diye tiril tiril kıyafetler hem de klimanın soğuğundan üşümüştük ki birkaç sonra ilk işim bir adet mont almak olmuştu. Dışarısı nemli ve sıcak içerisi soğuk bir iklime alış(a)madan hemen on gün sonra mübarek Ramazan ayı gelip çatmıştı. İlk defa gurbette ramazan ayını idrak edecektik. Heyecanlıydık. Koskoca bir ramazan ayı nasıl geçecekti? İftarlar, sahurlar nasıl olacaktı? Bayramda ne yapacaktık? Dört aile aynı sitede olduğumuzdan bazı akşamlar iftarı birimizin evinde yapıyorduk. Buradan giderken Malezya'da o yok, bu yok demişlerdi bu yüzden valizler dolusu gıda maddesi götürmüştük. Biz ailecek çayı çok sevdiğimizden çay takımları da götürmüştük ki orada çok makbule geçti. Diğer arkadaşların hiçbirisi bizim kadar çay aramıyorlardı dolayısıyla çay takımı götürmek akıllarına gelmemiş. Biz her bir aileye en azından ikişer çay bardağı vererek çay içmelerini sağlamıştık. Gerçi onlar orada çaydanlık ve demlik ikilisini oluşturamamışlardı da tek altla yetinmek zorunda kalmışlardı. Çünkü Malaylar da Avrupalılar gibi demleme çay değil, ice tea lemon dedikleri türden bol buzlu çay içiyorlardı. ‘Teh Panas’ dedikleri sıcak çay pek makbul değildi. Bazen iftarı KL'de yaptığımızda teravihleri merkezdeki Mescid-i Negara/Milli Camii’de yahut Mescid Jamek'te 8 rekât kılar trenle Serdang'taki evimize dönerdik. Buradaki camilerin hemen hepsinde iftar veriliyordu. Ancak çatal, kaşık ve ekmek bulunmadığından bizler yeteri kadar doyamıyorduk. Bir de buradan giderken Malezya'da ekmek bulunmuyor demişlerdi de bu durum bizleri düşündürür olmuştu daha gitmeden. Ekmeksiz ne yaparız? Nasıl doyarız gibi gereksiz endişeler içine girmiştik. Ekmek sever bir millet olduğumuzdan camilerdeki iftarlara katılmak zorunda kaldığımızda evden çıkarken birer adet çatal kaşık alıp ve şayet unutursak da market türü yerlerden plastik çatal, kaşıklardan ve birer parça ekmek vb. bir şeyler alıyor, deyim yerindeyse hazırlıklı gidiyorduk. Bir keresinde Putra Üniversitesi'nde bir iftara katıldık. Sağolsun dekanlık bize bir otobüs tahsis ederek evden alıp iftardan sonra tekrara bıraktırmıştı. İftar anında bizi davet eden dekan bizimle aynı sofraya oturdu, biz ezan okunduktan sonra cebimizden çatalları çıkartınca bunu gören Fahrul hoca hemen bizim sofradan ayrılarak kendi vatandaşlarının oturduğu yere döndü. Zira onda çatal benzeri bir şey yoktu. Sonradan bu durumdan bizler de mahçup olmuştuk. Ramazan ayını burada geçirdiğimizden çeşitli iftarlara katılıyorduk. Putra Üniversite'nde baş kralın verdiği bir iftara katılmıştık. Malezya’da 14 eyaletin sembolik de olsa bir kralı var bu 14 kral 5 yılda içlerinden birini baş kral olarak seçiyorlar.

Evimizin yakınlarında Mescid-i Şureyh isminde derme çatma denilebilecek küçük bir mescit vardı. İmamı Mısırlı Cüney isimli bir yaşlı adamcağızdı. Ki tam o günlerde Mısır’da Mürsi indirilmiş yerine Gn. Sisi getirilmiş, ülke karışmış vaziyette idi ve imam bu durumdan oldukça üzgündü. Bununla beraber mütevazı ve olgun bir kişi olarak görünüyordu. Ara sıra namazdan sonra konuşuyorduk. Akşamları evlerde iftarı yaptıktan biraz sonra aşağıya lobiye iniyor, hep birlikte mescide gidiyorduk. İmam Cüney ağır okuyuşuyla teravih namazını ikişer rekât halinde kıldırıyor, dört rekâtın sonunda ise uzun dua cümleleri okuyor, Bilal dedikleri müezzin de kısa bazen küçük bir kitaptan bakarak dua okuyor, imama eşlik ediyordu. Geleneksel kıyafetleri (eteğe benzer bir giysi ile başlarında takke) ile namaza gelen Malayların bir kısmı, özellikle gençler, ilk sekiz rekâttan sonra namazı bitiriyorlar ve biz çıkmadan ayrılıyorlardı. Malaylar Şafii mezhebine tabi olduklarından vitir namazını 2+1 şeklinde kılıyorlardı. Vitri bu şekilde eda etme şekli bizim gruptan bir arkadaşın aklına ve kalbine yatmamış olmalı ki “ben eve varınca vitri bir daha kılacağım” dedi. Biz izah etmeye çalıştık ama hoca “yok” dedi, “ben bir daha kılacağım.” “Siz bilirsiniz” diyerek daha fazla üstelemedik. Bu mescide teravih namazı kılmaya gelen Malaylar beraberlerinde cemaate ikram olsun kabilinden yanlarında yiyecek, içecek getiriyorlardı. Daha ziyade pirinçten mamul yiyecekler, tatlılardan ibaret olan bu ikramların yanında bir de büyük termosların içinde buzlu, yeşil, sarı, kırmızı renkli limonata benzeri içeceklerden bol miktarda bulunuyordu. Namaz çıkışında bu yiyeceklerden ve içeceklerden tatmaya çalışıyorduk. Mescitte klima olmadığından oldukça sıcak oluyor, bu yüzden terliyor ve hararetimizi söndürmek ve su kaybını önlemek için bu renkli sulardan bol bol içiyorduk. Çoğu akşam bunlardan yiyor, içiyorduk bunlara karşılık bizim de bir jestimiz, ikramımız olmalıydı. Hiç unutamadığımız ve Malezya’dan söz açıldığında karşılıklı olarak derhatır ettiğimiz bir hatıramız olmuştu. O akşam iftar yemeği bizdeydi. Eşim F. Zehra o akşam kuru fasulyenin yanına güzel bir irmik helvası yapmıştı. Helva sıcacık, içinde bol fıstığıyla, tadı güzel, damağa saran vaziyette, bize göre oldukça güzeldi. Helvanın bu denli güzelliğine karşın birdenbire "Bir tabağını mescide götürelim bakalım Malaylar yiyecekler mi? Yemezlerse kesin ağızlarının tadını bilmiyorlardır" mealinde sesli düşündüm. Sofradaki arkadaşlar da münasiptir dediler ve üçüncü bardak çayın ardından helva tabağını kaptığım gibi mescide götürdüm ve masaların üzerine yensin diye bıraktım. Namaz bittikten sonra hemen dışarıya seğirterek helva tabağına baktım yemişler mi, tadına bakmışlar mı, acaba beğenmişler mi? diye. Bir de ne göreyim? O canım, güzelim helvadan ancak bir kaşık alınmış, ya da alınmamış, hiç dokunan olmamış: “Hayret yahu bu helva yenmez mi hiç? Demek ki ağızlarının tadını bilmiyor bu Malaylar” dedim. Bunun üzerine bizim dörtlü hayli güldü benim bu sözüme. Yememeleri gayet normaldi. Tamamen bir kültürel bir meseleydi bu durum. Hayatlarında pirinç tatlısından başka bir şey görmemiş, yememiş insanlar için, irmik tatlısı değil, kaymaklı ekmek tatlısı, künefe, baklava neyse veya hangisi olursa olsun damak tatlarına yabancı olduğundan tabağa dokunmamaları gayet olağan bir durumdu. Ama ben bir sosyolog olarak yanılmıştım. Çünkü her toplumun kendine özgü bir kültürü, yeme içme kültürü vardır. Bizde kahvaltı kültürü var. Domatesi, zeytini, peyniri, omleti ve beraberinde olmazsa olmazı çay ve onun ardından da kahve içilir. Avrupa’da, ABD’de ve yazı konumuz olan Malezya’da bizdeki kahvaltı alışkanlığı ve malzemeleri yok desek herhalde yanlış olmaz. Malezya’da bizdeki zeytinli, peynirli, yumurtalı ve illaki çaylı bir kahvaltı yapılmıyor. Bunun yerine pilav ve yanında yumurta, tavuk yiyorlar. Hattı zatında zeytin, peynir vesaire gibi kahvaltılık malzemeler Malezya kültürüne yeni yeni girmeye başlamış. Özellikle Suriye’deki gelişmelerden bazı Arap marketlerinde peynir ve süt ürünleri bulmanız mümkün hale gelmeye başlamış. Son zamanlarda bir Suriyelin dükkânında baklava dahi yemiştik.

Malezya Hint, Çin ve Malay kültürünün sentezi olan bir ülke haline gelmiş olmasından dolayı mutfağında bu üç kültürün izleri görülmektedir. Pişirmede Çin etkisiyle haşlama, buğulama ve kızartma tercih edilirken baharat kullanımında Hint kültüründen etkilenmiştir. Ülkede pirinç neredeyse her yemeğin içinde bulunur. Pirinç ile servis edilen kırmızı et yemekleri genellikle biber veya köri ile servis edilir. Hindistan cevizi suyu, şeker ve köri Malay mutfağının vazgeçilmezidir. Hindistan cevizi sütü ve yumurtayı neredeyse bütün yemeklerde kullanmaktadırlar. Malezyalılar kahvaltıda laksa denilen noodle tarzı çorbalar içerler, pilav yerler, balık yerler, hatta et ve tavuk yemekleri yerler. Ayrıca Roti Canai denilen gözleme tarzı hamur işleri vardır, onu çok yiyorlar. En meşhur yemekleri ise nasi lemaktır. Bu yemek ançuez, mürekkepbalığı, yumurta, salatalık ve sambal (kırmızı biber ezmesi) ile birlikte Hindistan cevizinde pişirilmiş bir pirinç yemeğidir. Batı Sahillerinde en çok tercih edilen nasi dagang ise, Hindistan ceviziyle buharda pişirilen ve körili ton balığı ile servis yapılan kokulu ve yapışkan pirinçten yapılan bir başka yemektir. Diğer bir pirinç bazlı yemek olan nasi kerabu, Kelantan bölgesinin özelliğidir; bölgesel otlar ve tuzlu balıkla servis yapılıyor. Malay yemekleri arasında satayı da saymak gerekir. Satay, fıstık ezmesi sosu, pirinç küpleri, salatalık ve soğanla servis edilen bir yemektir. Malay halkı büyük oranda Şafii mezhebinden olduklarından deniz ürünleri bol miktarda tüketiliyor. Marketlerde bizim buralarda pek görülmeyen kurutulmuş balık ve tavuk ayağı satılıyor. Öte yandan Malezya’da helal gıda konusunda devlet ve toplum olarak çok hassas davranıyorlar. Bu yüzden her sokak başında bulunan Çin lokantaları bir müslümanı kolay kolay kapısından içeri almak istemiyor. Ne kadar doğru bilemiyorum ama kendine ait restorantında bir müslümana yemek yediren Çinli’ye devlet, helal gıda uygulamasını ihlal ettiği gerekçesiyle ceza verebiliyormuş.

Sokaklarda ise yağda pişirilen bazı lezzetlere ve renkli birçok içeceğe rastlamak mümkün. Biz yemekleri bazen kaldığımız yere yakın olan Mevlana Restaurant’ta yapıyorduk. Burada bol baharatlı yemekleri olan bir yerdi ve porsiyonları bizimkilere göre oldukça büyük sayılırdı. Malezya’da Hindistan cevizi çok olduğundan yemeklerin sonunda, arasında hemen taze bir Hindistan cevizi açtırıp pipetle içmeniz mümkün oluyordu. Bir keresinde İranlı birine ait küçük bir dükkânda bizim dönere benzer bir şey yemiştim. Bir defasında da Özbek lokantasına gitmiştik ailecek ama buradan doymamış vaziyette kalkmıştık. Ekmek olarak ise Fransız baton ekmeği, nan denilen tandır ekmeği ve hubz denilen üç farklı ekmek çeşidi bulunuyor.

Biz gittiğimizde 800 kadar Türk'ün bulunduğu söylenen ülkede Türk yemekleri bulunmuyor mu peki? KLCC’de bir Türk lokantasında Türkiye’ye özgü yemekler yemiştik. Bir de Malatyalı Gökhan isimli bir gencin Türk usülü dondurmasını keşfetmiştik gelmemize yakın. Hayli dondurmasını yemiştik. Ha bir de Langkavi Adası'nda bir dürüm yemiştik. Adada bulunduğumuz üç gün içerisinde en unutulmaz hatıralardan birisi de çayı keşfetmem oldu. Okyanus kenarında bulunan restoranların birinde baktım bir kaç iyi adam çay içiyor. Nereden aldıklarını merak ederek içeriye girdim, baktım garsonlardan biri cezvede çay yapıyor. Ben de iki adet "teh panas/sıcak çay" ısmarladım. Cezvede poşet çayı ezerek pişirmesine rağmen üç gündür çay içmeyen biz hemen birer bardak daha aldık, sonra birer bardak daha. Burada içtiğim bu çaylar, hayatımdaki en leziz çaylardan birini oluşturur. Zira iyiden iyiye çaysamıştık.

(…)

2013 yılı ramazanının üç günü de Banda Açe'de geçmişti. Tsunami'nin vurduğu bölge olan Açe, müslümanların yoğun olarak yaşadığı bir yerdir. Bembeyaz ve oldukça ferah olan Beytürrahman Camii'nde gece boyu Kur'an okunuyor. Oldukça fakir insanların yaşadığı bir yer olan Açe'de, Türklerin yaptırdığı konutları, Türk mezarlığını ve iki üç üniversiteyi bir araba kiralayarak Dr. Özay'la birlikte gezmiştik. Açe'den sabahında ayrılacağımız son akşam teravihten sonra Şah Kuala Üniversitesi rektör danışmanı da vardı fıstıklı, kurabiyeli çayları içtiğimiz sırada. O arada rektörünü arayarak bizlere sabahın erken saatinde bir randevu ayarladı. Rektör bey erkenden lobiye gelerek bizimle sıcak bir ortamda görüşme yaptı. Bu görüşme esnasında oldukça manidar bir cümle sarfetti. “Siz Türkler büyük bir ülkenin insanlarısınız. Yönünüz hep Batı'ya, ABD'ye dönük. Oralara gidiyorsunuz. Bizim gibi Müslüman ama fakir ülkelere pek gelmiyorsunuz. N'olur yönünüzü biraz bu taraflara çeviriniz. Sizlerden alacağımız çok şey var. Bize yardımcı olmaya çalışın” mealinde bir şeyler söyleyince, bizlerin başı biraz öne eğildi. Sayılı gün misali ramazan ayı çabuk geldi geçti ve bayram geldi. Bayram namazını kılmadan önce mescitte imam ve zekâtını veren kişiler arasında bir seramoni gerçekleşiyordu. İmam Cüney ile zekâtını verecek kişi ellerini birbirinin elleri arasına alıyor, belli bir konuşmadan sonra imam verilen zekatı bir deftere işleyerek alıyordu. Namazdan sonra ailecek evlere geldik, bayramlaştık. Öğleye doğru Fahrul Razi hoca bizi evine davet etmişti. Uzak bir yer nasıl gideriz? Çünkü bayram günü müslüman taksicilerin çoğu tatile gidiyor. Hem de Malaylar Ramazan Bayramını büyük bayram deyip oldukça şaşaalı kutluyorlar. Hari Raya dedikleri bayramı neredeyse bir ay kutluyorlar. Şevval ayının tamamı “Open House” denilen kutlamaya sahne oluyor. Bu uzun kutlamalar komşu, aile efradı ve akrabalar arasında olduğu gibi resmi kurumların da kendi çalışma mekanlarında yemek, içmek ve ikramlar eşliğinde kutladıkları “birlik-beraberlik ve moral motivasyon” şöleni anlamına gelmektedir.. Buna karşın Kurban Bayramı’nda aynı etkinlikler yapılmıyormuş. Biz sadece Ramazan Bayramı’nda orada bulunduğumuzdan Kurban Bayramı’ndaki etkinlikleri gözlemleme imkânımız olmadı. Ramazan Bayramı’nda köyde, kasabada büyükleri ve yakınları olanlar, el öpmeye, arz-ı hürmet etmeye gidiyorlar ulaşım bayramda sıkıntılı bir hal alıyor demişlerdi. Çinli taksiciler de var elbette burada. Ama biz mümkün mertebe Müslüman taksicileri yeğliyorduk. Ama ne yazık ki taksicilerin çoğunluğu Çinli idi. sadece taksiciler değil 38 milyonluk ülkede asıl unsur olan Malaylar okuyup devlet kademelerinde görev alırlarken Çinliler ise daha çok ticarette işiyle uğraşıyorlarmış. 38 milyonluk ülkenin büyük çoğunluğu Müslüman, bu yüzden her biri farklı mimaride çok sayıda, oldukça güzel camileri var. Diğer dini unsur olan Hinduların Batu Caves'te büyük bir tapınakları var. Bir başka dine sahip Budistlerin ise sarı ve kırmızı rengin hakim olduğu şatafatlı tapınakları mevcut olduğu gibi, işyerlerinin bir köşesinde, bahçelerinin bir yanında irili ufaklı, önünde özellikle elma, portakal gibi meyve olduğu, tütsülerin her daim yandığı özel mekanları var. Bu tür irili ufaklı tapınaklar günlük adakların adandığı yerler olmalarıyla dikkat çekmektedir. Serdang'taki evden mahalledeki mescide gidip gelirken ya da çarşıya çıkıp dönerken Budistleri ve iş yerlerinde bu tür tapınaklarını görüyorduk.

(…)

Bayram namazına ilk defa çoluk çocuk hep birlikte o küçük mescide gittik. Oradaki tanış olduğumuz insanlarla bayramlaştıktan sonra hep beraber evlerimize döndük. Evlerimize geldikten sonra birbirimizin evlerine giderek tekrar bir bayramlaşma seramonisi yaptık. Bayramın birinci günü Fahrul beyin daveti vardı ama ne zaman bizi çağırırdı, oraya nasıl giderdik herhangi bir malumat yoktu. Öğleye doğru Fahrul Razi Ahmedun dört arabayla bizim kaldığımız siteye gelerek dört aileyi birden Putrajaya mevkiinde bulunan genişçe evine götürdü. Azeri Türk'ünün de yardımıyla Türk yemekleri hazırlanmış, çeşitli bitli çayları demlenmiş, muhtelif meyve suları soğutulmuş olduğu halde mükellef bir sofrada yemek ve muhabbet faslından sonra tekrar bizleri evlerimize getirmişlerdi. Biz erkekler hemen eve gelmişken; Fahrul beyin kızlarının ve eşinin kullandığı arabalar ülkenin yönetim merkezi konumundaki Putrajaya'daki renk renk ışıklı köprülerden geçerek şehrin büyülü havasını da teneffüs ettirmişler. Bizlerden epey sonra eve gelmişlerdi. Böylelikle gurbette mahzun ve kederli bir bayram geçirmek yerine geniş bir aile ortamında bayramı idrak etmiştik. Kaldığımız üç ay içerisinde tanıyabildiğimiz kadarıyla Malaylar biraz içine kapanık toplum. Kolay kolay gönüllerini ve evlerinin kapılarını aç(a)mıyorlar. Bize tüm kapılarını bütün aile fertleriyle (Fahrul beyin biri ölmüş hayatta beş çocuğu var) birlikte açan Fahrul bey ve eşi Ayni hanıma, ayrıca Mehmet Özay ve Serdar Demirel’e teşekkür ediyorum.

(…)

Isparta 2017

fhgfh-002.jpg
 

Bu haber toplam 229 defa okunmuştur
  • Yorumlar 2
    UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
    Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
    Diğer Haberler
    Tüm Hakları Saklıdır © 2012 Türkiye Yazarlar Birliği | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
    Tel : 0312 232 05 71 - 72 | Faks : 0312 232 05 71-72 | Haber Scripti: CM Bilişim