Prof. Dr. Mehmet Törenek: Batılılaşma ve Türk Edebiyatı Dolayısıyla Batılılaşma Sorunu

Prof. Dr. Mehmet Törenek: Batılılaşma ve Türk Edebiyatı Dolayısıyla Batılılaşma Sorunu
TYB Akademi 22 / Orhan Okay / Ocak 2018

Yeni Türk Edebiyatı bilim ve çalışma alanı Tanzimat dönemi ile başlar. Bu nedenle lisans eğitiminde Yeni Türk Edebiyatı müfredatı Tanzimat dönemini 1860’lardan başlamak üzere etraflı bir şekilde ele alır. Çünkü Tanzimat siyasi ve toplumsal anlamda hem bir yön değiştirme, hem de etkileri ile yeni bir düşünce ve edebiyatı biçimlendirme hamlesidir. Yeni türlerin ve edebi örneklerin ortaya çıkışı da bir iki yıl farkıyla bu tarihte yeniliklerin öncüsü kabul edilen Şinasi ile olur. Siyasi oluşumların ve yeni fikirlerin edebiyata yansımaları bu yıllardadır.

Tanzimat siyasi anlamda batılılaşma hamlesinin adıdır. Kurumlar ve işleyişlerle ilgili yapılan düzenlemelerin yanında, toplumsal anlamda yeni bir dünyaya dönük özenme ve etkilenmeler devresidir. Böyle olunca edebiyat da bu toplumsal soruna uzak kalamaz. Kalamadığı gibi onu etkileme ve bilinçlendirme, dönüştürme çabalarına çok yönlü destek olmaya başlar. Çünkü o, toplumsal etki gücü açısından önemlidir ve bu önemi daha da ön plana çıkarılarak kullanılmaya çalışılır. Şiirdeki konu değişimi yanında tiyatro, makale ve iletişim aracı olarak gazete ile başlayan süreç, hikâye (roman) türüyle çok yönlü bir edebiyatın gelişmesine de zemin hazırlar.

Kanun, medeniyet, adalet, akıl, hürriyet gibi kavramlarla yeni bir düşünce ve insan tipi oluşturma çabasının yansıdığı ürünlerle biçimlenmeye başlayan edebi ürünler için genel adlandırma Tanzimat dönemi edebiyatıdır ve bu dönemin baskın ideolojisi batılılaşma olur. Dolayısıyla Tanzimat edebiyatı batılılaşma düşüncesinin yüzeye çıkan yönüdür ve ister istemez batılılaşma çabalarıyla birlikte ele alınır.

Orhan Okay hoca otuz yılı aşkın bir süre Atatürk Üniversitesinde görev yapar. Akademik çalışmalarının ikisi de Tanzimat dönemi ile alakalıdır ve batılılaşma düşüncesi, çalışma konuları ile yakından ilişkilidir. Çalışma alanları yanında meseleleri ve toplumsal etkileri yönüyle Tanzimat dönemini önemsediğinden uzun yıllar, özellikle son sınıflarda Yeni Türk Edebiyatı derslerini Tanzimat Edebiyatı adıyla okutmayı seçer. Hocanın bir diğer önem verdiği husus da, Yeni Türk Edebiyatı derslerinde edebiyatı dönemlendirme işini kronolojik değil de öğrencinin seviyesini ve kavrama gücünü göz önünde bulundurarak tersinden ele almasıdır. Bu nedenle birinci sınıflarda Şiir Sanatı/ Roman Sanatı ağırlıklı olarak Cumhuriyet döneminden başlamak suretiyle yakından uzağa doğru gitmeyi, haliyle son sınıflarda Tanzimat dönemini okutmayı tercih etti. Bu uygulamayı da pedagojik olması yönüyle tercih ettiğini sık sık vurgulardı. Bu dersler, dönemin eserleri üzerinde dururken zaman içerisinde bazı makalelerin ortaya çıkışına yol açtığı gibi, Tanzimat Edebiyatı ismiyle başlangıçta ders notu olarak hazırladığı çalışmanın zaman içerisinde olgunlaşarak ve zenginleşerek Batılılaşma ve Türk Edebiyatı isimli kitabın ortaya çıkışına kadar devam eder.

Ders notları ister istemez metinlere dayanmakta ve değerlendirmeler az yer tutmaktadır. Bu çerçevede konuyu farklı zamanlarda değişen başlıklarla yeniden ele almış ve her seferinde bir başlığı zenginleştirerek farklı yerlerde yayımlamıştır. Eserin önsözünde de ele alınan konuların hem yeni olmadığını, hem de dönemle ilgili yazılardan oluştuğunu belirterek, editörün isteği üzerine yeniden gözden geçirilerek ve benzer kısımlar tasfiye edilerek oluşturulduğunu belirtir.(s.6) Bu yazıların ve özellikle batılılaşma meselesinin benzer vurgularla ele alınışını gösteren başlıklardan bir örnek vermek istiyorum: Örneğin;

“19. Asırda Türkiye’de İlmî ve Edebî Faaliyet”, Hareket, No: 34, Ekim 1968

“Edebiyatımızda Batılılaşma: Tanzimat Edebiyatı Üzerine Bazı Dikkatler”, İlim ve Sanat, No: 10, Kasım- Aralık 1986)

 “Tanzimat Edebiyatı”, Türkiye Günlüğü, No:8, Kasım 1989

“Edebiyatımızın Batılılaşması Yahut Yenileşme”, Büyük Türk Klasikleri, C.8 İstanbul 1990

“Türkiyede Modernleşmenin İlk Döneminde Geleneksel Dini Düşüncedeki Değişmeler”, İslâm ve Modernleşme, 1997,

“Batılılaşma Devri Türk Edebiyatı”, Osmanlı Devleti ve Medeniyeti Tarihi, İstanbul 1998, C.II

“Batılılaşma Devri Fikir Hayatı Üzerine Bir Deneme”, Osmanlı Devleti ve Medeniyeti Tarihi, İstanbul 1998, C.II

 “Osmanlı Devletinin Yenileşme Döneminde Türk Edebiyatı”, Türkler, Cilt XV, Ankara 2002

“Modernleşme ve Türk Modernleşmesinin İlk Döneminde İnanç Krizlerinin Edebiyata Yansıması”, Doğu Batı, No: 22, Şubat- Mart 2003

“Osmanlı Edebiyatında Batılılaşma”, Osmanlı Medeniyeti: Siyaset- İktisat- Sanat, (Haz. Coşkun Çakır), İstanbul 2005

“Tanzimatçılar: Yenileşmenin Öncüleri (1860-1896)”, Türk Edebiyatı Tarihi, C.III, Ankara 2006… gibi.

Batılılaşma Tanzimat’tan başlamak üzere toplum olarak temel sorunlarımızdan biridir. Batılılaşma ve Türk Edebiyatı isimli eserin ilk cümlesi de şudur. “Son yüz elli yıldan bu yana Batılılaşma hadisesi, çeşitli adlar altında ve farklı boyutlarıyla Türk aydınının gündeminden düşmemiş, bu bakımdan hiçbir nesil de Batılılaşma münakaşalarına yabancı kalmamıştır.”(2005: 11)

Batı ile başlayan ilişkilerde temel yaklaşım batıyı bilme ve tanımadır. Bu ilişki ve yakınlaşma, batının gelişmişliğinin oluşturduğu hayranlıkla güçlenerek, zamanla adını tam olarak koyamadığımız batılılaşma olgusunu oluşturur. Batılılaşma bir istek gibi görünse de kavramın derinlerinde yatan ideolojik dönüştürümdür. Bu ideolojik eğilimi besleyen ve körükleyen de batının kültürel hegemonyasıdır. Ancak başlangıçta kendisini daha çok temel kavramlar üzerinden sunma çabası içinde olur. Hürriyet, medeniyet, kanun, adalet kavramları onun sloganlarıdır ve bizde öncülüğünü de edebiyat adamları, şairler yapar. Batı düşüncesini 19. yüzyılda şekillendiren felsefî fikirler ise, özellikle rasyonalizm, pozitivizm ve materyalizm, başlangıç yıllarında pek anlaşılamamış ve etkisini doğrudan gösterememiştir. Ancak birtakım etkiler ve esintilerle “bazı Osmanlı gençleri üzerinde dinî akideleri sarsıntıya uğrat”acak yansımaları olmuştur. Hoca bunu, “Batı’nın sistematik değil, fakat bir yığın halinde Türkiye’ye ulaşan felsefî verileri, fertte klasik daha doğrusu nassî (doğmatik) bilgilerin sınırlarını aşarak, inançlarını birtakım psikolojik ve aklî denemelere zorlamış olmalıdır. Yani fert, inancını geleneksel bilginin dışında, kendi aklının süzgecinden geçirmek, Descartes gibi bir defa reddedip yeniden bulmak, kendi iç dünyasında inancıyla hesaplaşmak istemiştir.” sözleriyle açıklar. Geleneksel inanç tezahürlerinden bir “sapma” olarak nitelediği bu durumun ilk örneklerini Şinasi’de gördüğümüzü de özellikle belirtir.(2005:26) Şiirdeki bu yansımaları sonraki satırlarda örneklerle tek tek açıklar.

Benzer düşünceleri ve bu yeni fikirlerin edebiyata yansımalarını bir başka yerde şöyle izah eder: “Batı tefekkür sistemlerinin tesiriyle dinî-felsefî düşüncede meydana gelen değişmeler, daha çok şiirde kendini hissettirir. Dinî akîdeler bazı felsefî fikirlerle birleşerek ferdi, bizzat kendi inancını kendi şahsında tecrübe etmeye sevkeder. Bu tecrübede inanma, şüphe, tereddüt ve red gibi birbirinden farklı davranışlar, hiç şüphesiz sistem hâlinde değil, fakat sezgi hâlinde şiirlere akseder. Şinasi’nin, şiirde bile mantık arayan düşüncesi onu bir nevi aklî sistemde gösterir. O, peygamber’e âit vasıflarla Mustafa Reşid Paşa’yı övdüğü küçük Münacaat’ında peygamberimizden hiç bahsetmemiş olduğu, buna mukabil şiirlerinin çoğunda Allah’ın kudretine, büyüklüğüne inanıp hamdettiği için bir çeşit tabiî din mümini olarak görülebilir.”(1990: 52)

Batılılaşma olgusu, edebiyatımızın yenileşmesinde yahut Batı etkisinde şekillenmesinde de temel sorundur. Batılaşma, “mevcut kıymet hükümleriyle Batı’nın bize göre yeni olan değerlerinin karşı karşıya gelmesi demektir.”(2005: 12) Yeni olan türler ve yaklaşımlar üzerinden Batı ile etkileşime girildiği gibi, değişen hayat algısı yahut değiştirilmek istenen hayatla, edebiyat iki türlü etkileşim içerisinde olur. Yeni türlerle yeni konular öne çıkarken, değiştirilmek istenen hayat da birçok yeni malzeme hazırlar. Bu gerçekten hareketle Okay hoca da, “Batılılaşmanın, modernleşmenin, yenileşmenin imparatorlukta kendisini en fazla gösterdiği saha”nın yaşama tarzımız olduğunu vurgular.(1975: 64) Çünkü Tanzimat’la birlikte sosyal hayatın en çok değişikliğe uğrayan kurumu aile olur. Onun mevcut problemlerini de sosyolog ve hukukçular değil edebiyatçılar “teşrih” masasına yatırır. Tiyatro ve roman türünün ilk örneklerinden itibaren aile kurumunun değişmesi gereken tarafları ve mevcut durumu bütün boyutlarıyla bahis konusu olur.(2005: 81-82)

Edebiyatımızın yenileşmesiyle birlikte problemler ve arayışlar çoğaldığı gibi yeni yaklaşımlar ve türlerle birlikte bir zenginleşme de söz konusu olur. Bu etkileşim tercümelerle başlar. Hoca, toplumlar arasında “medeniyet ve kültür komünikasyonunu temin eden vasıta”nın tercüme olduğunu belirterek, Münif Paşa’nın Fransızca dan çevirdiği Muhaverât-I Hikemiye’nin bu etkileşimin kapısını açan ilk eser olduğunu söyler. Eserin başına Münif Paşa’nın koyduğu önsözden alıntılar yaparak, “faydalı ve güzel olanı almak” düşüncesiyle açılan kapıdan yeni türlerin ve tarzların edebiyata girmeye başladığını, düşüncede ise daha esnek bir tavırla batı kültürünün “bize hoş görünmeyen değerlerini tanımayı ve onlara daha müsamahalı bir açıdan bakmayı” getirdiğini söyler.(1990: 47)

Tanzimat edebiyatıyla birlikte gelen yeniliklerin ikincisi olarak hoca dilin değişmesini görür. Tanzimat fermanıyla millete dönük bir dikkatin başlamasını bu çerçevede önemli bulur. Ardından gazetenin ortaya çıkışını ikinci bir sebep olarak gösterir. Dilin değişmesindeki bir sonraki adımın yeni kavramların dile girişi olduğunu belirtir. Bunları yeni türler ve özellikle şiirde muhtevanın değişmesi izler. Yahut bunların hepsi bir arada olmaya ve edebiyata yansımaya başlar. Söz konusu olan durum, bir düşünce ve zihniyet değişimidir.

Batılılaşma bir etkileşim, değişme ve yenileşmedir. Bu etkileşimin çarpıcı tarafı, inançtaki zıtlık, yaşama tarzındaki uyumsuzluktur. Dolayısıyla birçok problemin ortaya çıkmasına, kuşaklar arası bir uçurumun oluşmasına, hayat algısının sorgulanmasına yol açar. Getirdiği problemler içerisinde edebiyata ilk yansıyan husus, hocanın da vurguladığı gibi, düşüncedeki değişmedir. Bu etkinin, değerler kaybının yol açtığı krizlerin ilginç örneğini de Beşir Fuat sergiler. Hocanın akademik hayata girerken dikkatini çeken ve hocasıyla istişareler sonrası netleşen bu konuya yaklaşımını da “bir aydının intiharı”nın nedenini bilme çabası oluşturur. Ona göre intihar psikolojisinin derinlerinde bir problem yatmaktadır.(2008: 5)

Çalışma bir doktora çalışması olarak 1963’de tamamlanır ve kitaplaşır.(1969) Yıllar sonra hoca bu eseri gözden geçirerek ve zenginleştirerek yeniden yayımlar. Biz kitabın kendinden çok hocanın Batılılaşma meselesine bakışının izini sürdüğümüzden, eserin kendisinden değil, satır aralarındaki değerlendirmelerden bazı dikkatler yakalamak mümkündür. Hoca Beşir Fuat’ı intihara götüren etkenleri irdelerken, söz konusu intihar vakasının “mahiyet bakımından sebepsiz ve şekil bakımından dikkate şayan” olduğunu söyledikten sonra, hadisenin “bir devrin sosyal krizini bir açıdan yorumlama imkânı vereceği”ni söyleyerek, “Türkiye’nin Batı’ya yönelme, Batılılaşma gayretleri içinde tutulan hatalı yolun bir cephesiyle nesiller üzerindeki yıkıcı tesirlerini göstermesi bakımından” faydalı olacağını belirtir.(2008: 67)

Hocaya göre “onu bedbinliğe sürükleyen, buna mukabil hayatı sevme ve bağlanma duygusu vermeyen materyalist dünya görüşünün ve onun tabiî bir sonucu olan dinsizliğin –özellikle dinin hayatta sosyal, psikolojik ve etik olarak önemli bir fonksiyon icra ettiği o devirde- onu intihara kadar götür”düğüdür.(2008: 82) Bu yargı çok iddialı gibi görünse de, Batıyı ve batılı değerleri içselleştirmiş biri olarak Beşir Fuat’ın “Pozitif ilimlere, determinizme mutlak surette inanan” biri oluşu üzerinden, intihar biçiminin verdiği kanıtla da, “Beşir Fuad’ın biyolojik veraseti de bir kader gibi kabul ettiğini kabul etmek zor değildir.” hükmüne varır.(2008: 75) Bunu yargılama anlamında ele almaktan çok, dönemin öne çıkan probleminin kaynağını sorgulama amacıyla yapar.  Bir başka yerde ise, böyle bir konu üzerinde çalışmayı severek yaptığını, Beşir Fuad’ın “XIX. Yüzyıl Osmanlı toplumunda birçok yanlış değer yargılarını yıkmış veya herkesten farklı düşüncelerin ve düşünenlerin bulunabileceğini göstermiş bir fikir adamı” veya “bir antitez” olduğunu belirterek bu yönü önemsediğini belirtir.(2011:70) Sonuçta “Büchner’ci bir materyalist olan Beşir Fuad’ın”(2005: 35) içine düştüğü açmazın, “kültürünün kaynağını teşkil eden Avrupa materyalist ve pozitivist düşünce sistemleri”ne dayandığını ve “pozitivizmin edebiyata uygulanması demek olan natüralizmde” aranmasının daha doğru olacağı kanaatini paylaşır.(2008: 163) Yine, bir zamanlar devam ettiği Cizvit mektepleri aracılığıyla “Türk ve Müslüman çocuklarına telkin edilen zararlı fikirler”in meselenin “teessüf edilecek tarafı” olduğunu söylemekten de kendini alamaz.(2008: 30)

Orhan Okay hocanın ikinci çalışması Ahmet Midhat Efendi üzerinedir. Batılılaşmanın etkisinin çok yoğun olduğu ve hayatın her alanında yansımalarının görüldüğü bir devrin insanı olarak Ahmet Midhat’ın problemi çeşitli yönleriyle ele alması bu konuya yönelmede belirgin etkendir. Çünkü, “Tanzimat devrinde Batı medeniyeti ile Osmanlı değerlerinin çok teferruatlı karşılaştırmalarını yapan yazar Ahmed Midhat Efendi olmuştur.”(2005: 21) O, makul ölçüler içerisinde ve yol gösterici kimliğiyle meseleyi etraflı bir şekilde ele almış, bir taraftan bilgilendirirken diğer taraftan açmazlarını ve olumsuzluklarını da göstermeye çalışmıştır. Çünkü batılılaşma bir medeniyet değiştirme, bir geleneği eksik ve yetersiz görme, bir düşüncede ve inançta inkâra ve şüpheye giden yola yönelmedir. Bir “terkip” fikri ile Ahmed Midhat Efendi’nin hareket ettiğini, onun bu konuda tam bir “Osmanlı milliyetçisi” olduğunu söyler. Batının milli değerlerimizle, ahlâkımızla dinimizle, âile hayatımızla, örf ve âdetlerimizle çatıştığı hallerde milli değerlerin “kuvvetli bir müdafii” olduğunu, ancak ilim ve tekniği Batı dünyasından hem de en kısa zamanda, “tereddütsüz ve münakaşasız” almamız gerektiğini ileri sürdüğünü belirtir.(1991: 323)

Bir medeniyet değiştirme olarak Batılaşmanın en belirgin etkileri yaşama tarzımızda, kılık kıyafette ve kültürde olmuştur. Ahmet Midhat Efendi, hikâyelerini kurgularken toplumda ortaya çıkan özentinin tezahürlerini yaşama tarzındaki zıtlıklarla sergilerken, içine düşülen açmazları vurgulamaktan da geri durmamıştır. Çünkü bu zıtlıklar da aileden başlamak üzere topluma aksetmiş ve sosyal yaşamda derinleşmiştir. Bu derinleşmenin temel problemlerinden biri de kadının toplumdaki yeri meselesi olmuştur ve “kadının bir problem olarak ortaya çıkışı” da Tanzimat’la başlar.(1975: 166)

Okay hocanın batılılaşmanın kültür üzerindeki etkilerini yine Ahmet Midhat Efendi üzerinden irdelerken, “tesir sahasının” bu sahada diğer sahalardan daha kolay olduğunu söylemektedir. “Çünkü batı medeniyeti meselâ ahlâk, din, âile veya yaşayış tarzı sahalarında lehte ve aleyhte olanların münakaşaları sebebiyle bir mücadele ve mukavemetle karşılaşmış, buna mukabil kültür sahasını daha rahat işgal etmiştir”(1975: 308)

Tanzimat’la birlikte içine dahil olmaya çalıştığımız batı dünyası ve onun düşüncedeki yansıması olan batılılaşma bir kader miydi? Bu gerekli miydi? Ne kadar karşı durulabilirdi? Bu sorular batı ile ilgili değerlendirmelerde hep vardır. Hoca bir yerde, Necip Fazıl’ı değerlendirirken Tanzimatla birlikte bir hamle yapmaya mecbur olduğumuzu, bunun da bir kader olduğunu belirtir. Hatta, “Ben tarih karşısında, biraz kaderci düşünürüm.” der. Devamında, daha cüretli bir şey söyler. “Bakın, bizim Müslümanlığımızı da, milliyetçiliğimizi de, ki kanaatimce ikisini de kaybetmiştik, bulmamız için bir defa batıya gitmemiz gerekmiştir. Bakın bugün bizim baş tacı edindiğimiz sağın teorisyenlerinin hemen hepsi batıyı tanıyıp sonra yurda dönenlerdir. Sayın sayabildiğiniz kadar: Peyami Safa, Hilmi Ziya, Mümtaz Turhan, Ziyaeddin Fahri, Nureddin Topçu, Yahya Kemal. Evet, bunlar hep, Ayvazoğlu’nun tabiriyle ‘eve dönen adam’lardır. Ama unutulmamalı, bir kere de evden çıkmış adamlardır.” (1998: 76)

Batılılaşma ve Türk Edebiyatı isimli kitabın konumuza ışık tutan yönü de adlandırması ve ilk bölümünü bu meselelerin oluşturmasıdır. Hoca konuyu ele alırken bütünüyle karşı çıkmaktan daha çok, tezahürleri üzerinden değerlendirmelerde bulunmakta, bunlardan belirgin olanlara da ayrıca parmak basmaktadır. Batılılaşma ile ilgili yaklaşımını daha açık şekilde kendisiyle yapılmış bir mülakatta bulmaktayız. Söz konusu kitabın yayımlanmasından sonra yapılmış bu mülakatta bunu bir tarihi zaruret olarak izah eder: “Batılılaşmak gerekiyor muydu, Batılılaşmalı mıydık? Bu bir tarihi zarurettir. Tarih konusunda biraz kaderci/ determinist bir görüşüm var. Şartlar buna zorlamıştır. Hem coğrafi sebeplerle, hem de Osmanlı tarihinin genel yapısı itibariyle bir gün gelecek, Batı’yla karşı karşıya gelecek ve Batı’dan bazı şeyler almaya mecbur kalacaktık. Hatta geç kalınmıştır. Belki bir zaruretle olmuştur, belki Tanzimat ve Islahat Fermanları’nda olduğu gibi yaptırım şeklinde girmiştir. Neticede gerçekleşmiştir; bence olmalıydı da. Olması gerektiğini tabii bir denge içerisinde düşünüyorum. Tamamen batılı olmak değil, tamamen doğulu kalmak manasında da değil; bir çeşit telif olarak düşünüyorum.”

Hatırlanmasına ve rahmete vesile olması temennisiyle…

KAYNAKÇA

Okay, Orhan (1975) Batı Medeniyeti Karşısında  Ahmed Midhat Efendi, Ankara, Baylan matbaası (Atatürk Üniversitesi yayınları)

__________ (2005) Batılaşma Devri Türk Edebiyatı, İstanbul, Dergâh yayınları

__________ (2008) Beşir Fuad –İlk Türk Pozitivist ve Natüralisti-, İstanbul, Dergâh yayınları

__________ (1998), Konuşmalar, Ankara, Akçağ yayınları

__________ (1991) Kültür ve Edebiyatımızdan, Ankara, Akçağ yayınları

__________ (1990) Sanat ve Edebiyat Yazıları, İstanbul, Dergâh yayınları

__________ (2008) “Türk Edebiyatının Batılılaşması”,  (Yayına Hazırlık/ Redaksiyon: Neslihan Demir), Bilim ve Sanat Vakfı, Sanat Araştırmaları Merkezi, Notlar 10

(---------------) (2011) Orhan Okay Kitabı, İstanbul, Dergâh yayınları

Bu haber toplam 755 defa okunmuştur
  • Yorumlar 0
    UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
    Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
    Bu habere henüz yorum eklenmemiştir.
Diğer Haberler
Tüm Hakları Saklıdır © 2012 Türkiye Yazarlar Birliği | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Tel : 0312 232 05 71 - 72 | Faks : 0312 232 05 71-72 | Haber Scripti: CM Bilişim