• İstanbul 28 °C
  • Ankara 30 °C

Prof. Dr. Osman Gündüz: Usta Bir Tanpınar Yorumcusu Olarak Orhan Okay

Prof. Dr. Osman Gündüz: Usta Bir Tanpınar Yorumcusu Olarak Orhan Okay
TYB Akademi 22 / Orhan Okay / Ocak 2018

I.

Tanpınar hakkında yayın yapan araştırmacıların başında hiç kuşku yok ki Orhan Okay gelmektedir.[1] Okay’ı bu yayınları yapmaya iten pek çok sebep var. Tanpınar, her şeyden önce Okay’ın üniversiteden hocası. Ne ki Okay’ın hoca öğrenci ilişkisi ya da tanışıklığı dışında pek yakınlığı yok, ancak diğer hocalara kıyasla bilimsel yetkinliği ve sanatkârlığı bakımından Tanpınar, Okay’ın gözünde “erişilmez ve yaklaşılmaz bir yerde”dir.

Okay, yıllar sonra üzerinde büyük etkisi olan doktora hocası Kaplan ile bu zirvedeki hocasını karşılaştırırken Kaplan’ın hocalığını “alimane” ve “metodlu”, Tanpınar’ınkini ise “şairane ve sanatkârca” (Okay, 2010a: 10)  bulduğunu söylemektedir. Oysa Okay, özellikle Tanpınar’ın “kültür arka planı” adını verdiği zengin kültür kaynakları üzerinde dururken başta yakın dönem tarihi olmak üzere Divan ve yine Batı etkisinde gelişen edebiyatımızı, klasik Türk ve Batı müziğini, Batının plastik sanatlarını “üzerinde mukayese ve terkip yapacak seviyede.” (Okay, 2010a: 12) tanıdığını söylemektedir ki Tanpınar'ı kendinden sonraki kuşaklara ulaştıran ve sevdiren özellik de burada aranmalıdır.

Tanpınar, edebiyatımızdaki tüm bu ayrıcalıklı konumuna rağmen gerek sağlığında gerek ölümünden sonra yayıncılar tarafından bilerek ya da bilmeden yıllarca “ihmal edilmiş” (Okay 2010a: 5); kadirbilir kimi hayranları ve fakülteden kimi öğrencileri dışında üstünde yeteri kadar durulmamış, âdeta unutturulmaya çalışılmıştır. Bu nedenlerden ötürü Okay’ın Tanpınar monografisi,  aynı zamanda onun bu alanda yazdığı olgunluk dönemi eseri olması bakımından da büyük bir önemi haizdir.

II.

Okay’ın, gıpta ve hayranlıkla karışık bir yakınlık kurduğu bu hocası ile ilgili yapmış olduğu en kapsamlı çalışma, son eseri olan Bir Hülya Adamının Romanı: Ahmet Hamdi Tanpınar adını taşımaktadır. Biz akademisyenler için örnek-model oluşturan bu çalışma, Doğu ile Batı kavşağında Okay’ın söyleyişiyle “daima eşikte” kalmış, bu yüzden sürekli çatışma içinde yaşayan aynı zamanda edebiyatımızın pek çok alanında ve özellikle kurmaca metin oluşturmada yeni anlatı teknikleri sunan bir sanatkârın hayatına ayna tutmaktadır.

Okay bu çalışmasında Tanpınar’ın sadece resmî kayıtlara girmiş biyografisine yer vermez aynı zamanda onun iç dünyasına da ayna tutar. Bunu yaparken doğup büyüdüğü mekânlar, bilgi kaynakları, ailesi ve aile çevresi, eğitim gördüğü okullar ve ilişki içinde olduğu insanlar, yitip giden dostluklar, yalnızlıklar, zaafları, çelişkileri, kişilik erozyonuna varan bunalımları iç diyalogları bir bütün olarak ve ustaca sentezlenerek biz okurlara sunulur. Bu bakımlardan Tanpınar monografisi Okay’ın ifadesiyle “tam bir hayat hikâyesi değildir.” Ama bu çalışma sosyoloji, edebiyat tarihi, edebî tahlil, ruhbilimsel tahlil vb. açılarından mülti-disipliner bir eserdir.

Okay, bu çalışmasında çoğu yerde Tanpınar’ın özel hayatına inerek onun sanatkârlığının kaynaklarına ulaşmaya çalışır. Öncelikle sanatkâr mizacını oluşturan kişiliği üzerinde durur. Bunun için kendi izlenimleri başta olmak üzere onu tanıyanların görüşlerine ve günlüklerine yer verir. Her şeyden önce Tanpınar’ı “nevi şahsına münhasır”, kendisiyle “arkadaşlık kurulması güç, geçimi zor fakat etrafında saygıyla karışık bir ürküntü uyandırmış” bir kişi olarak niteler. Kuşkusuz bu yargıda “derbeder” sıfatına uygun düşecek dağınıklığının, içe dönük kişiliğinin de büyük ölçüde etkisi var. Bu dağınıklık biraz da çevresinin taktığı adla “Kırtıpil Hamdi” ve kendi yakıştırmasıyla “Derbeder şair” oluşundan ileri gelmektedir. Ne var ki tüm bu sayılanlara rağmen ilmî disiplinde de “kendine mahsus bir insandır.” (Okay 2010: 12) Okay, Tanpınar’ın dağınıklığını doktora, doçentlik gibi tezli çalışmalardan yoksun olmasına bağlar.

Tanpınar, akademik disiplinden yoksun olsa da ta ilk gençlik yıllarından itibaren bir tutku hâlini alan okuma açlığı onun bilgi kaynaklarının çeşitliliğini ve zenginliğini de belirler. Bunlar içinde okudukları, dinlediği/izlediği plaklar, gezdiği konser salonları ve gezdiği müzeler yanında hayatında önemli etkileri olan ve ona yön veren kişiler, olaylar ve muhtelif eserler ilk akla gelenler olarak sıralanabilir.

Tanpınar’daki bu öğrenme, araştırma açlığı Avrupa seyahatleri sırasında daha net olarak görülür. Okay, muhtelif yazılarında onun Avrupa özlemine dikkat çektikten sonra ancak elli yaşın olgunluğunda bu arzusunu gerçekleştirdiğini söyler. Tanpınar, aralıklarla dört kez gittiği Avrupa şehirlerinde zamanının büyük bir bölümünü sanat merkezlerinde, müzelerde, tiyatro ve konser salonlarında geçirir. Çevresine sanatkâr gözüyle bakan Tanpınar, yılların özleminin boşluğunu dolduran bu seyahatlerden zengin intibalar yüklenerek yurda döner. O artık edebiyat ile birlikte eksik olan Batı musikisi, mimari ve resim gibi plastik sanatlarla ilgili eksikliklerini tamamlamış;, gördüğü, izlediği sanat faaliyetleri hakkında yorumlar yapmıştır. Okay onun bir çılgınlık hâlini alan Paris tutkusunu şöyle anlatır: “Paris’e ilk gidişinin daha üçüncü gününde şehirdeki galerileri, sokak ressamlarını, sonuç olarak şehrin bir resim ve ressam cenneti olduğunu anlamıştır. Hayret edilecek veya hayran olunacak şekilde, o üç günde otuz galeri gezmiş, iki meşhur kritik tanımış ve yüze yakın ressam ve heykeltıraşla karşılaşmıştır.” (Okay 2010: 196, Mektuplar, 80’den nakil)

Okay, Tanpınar’ın sanatına etki eden hususların başında kişiliğinden gelen kendine özgülüğe dikkati çeker. Bu konuda temel kaynak büyük ölçüde sanatçının günlükleridir. Onun Tanpınar’ın kişiliği için yaptığı şu tespiti de oldukça isabetli: “İnsan olarak belki eli ve kapısı her zaman açık bir dost telakki edilmiş ancak bu telakkiye biraz da merhamet ve yeni yetme saf bir çocuğa duyulan küçümseme sevgisi karışmıştır.” (Okay 2010: 11) Onu en fazla kahreden de en yakın dostlarının küçümseyici yazıları olmuştur. Bu kişilik özelliklerinden ötürü o “en yakın çevresi için hep ‘Hamdicik’ olarak kalmıştır.” (Okay 2010: 11) ve yine bu yüzden Tanpınar “dosttan yana pek de talihli” değildir. Oysa Tanpınar pazarlamacı yayıncıların zıddına “hemen bütün eserleriyle bu ilgi odağına ve edebiyatımızın, kültürümüzün klasikleri arasında yer almaya layıktır.” (Okay 2010: 11).

Okay’a göre, “Hayatı boyunca cömert hatta müsrif bir insan olan ama her zaman geçim sıkıntısı çeken” Tanpınar kalemini hiçbir zaman kazanç temin etme aracı olarak kullanmamıştır. (Okay 2010: 14). Çağdaşı olan öteki sanatkârlarla karşılaştırıldığında “geniş bir ufuk” ve zengin bir kültür birikimine sahip olmasına rağmen, bir başka cephesiyle “büyük terkipler peşinde” (Okay 2010: 16) koştuğuna ve bu yüzden zaman zaman çelişkili bir kimlik sergilediğine dikkat çeker. Tanpınar’ın zaman zaman bölünen bu iki farklı kimliğini onu yakından tanıyan Hilmi Ziya Ülken’in saptamalarından aktarır: Ülken’e göre “İki Hamdi vardı. İfade edilemezi yaşayan ve gerçeği bir mühendis gibi gören. Birinde şair ötekinde muhakemeci idi… Bazan bu iki insan yan yana gelir ve boğuşurdu…. Bazan da üçüncü bir Hamdi beliriverir: Hadiselerin katılığından rahatsız olan şair kendi gündelik varlığına ve dünyaya istihzasına acı neşterini bastırır, yumuşak latifeden hicve kadar bunun her çeşidini kullanırdı.  Ama ayrıca sosyal hayatta da iki Hamdi vardı: Biri kılıksız öteki şık, biri perişan öteki muntazam, biri kanaatkâr öteki haris, biri rahatına düşkün öteki son derece çalışkan, biri zayıf ve dermansız öteki kudretli ve iradeli. Bu iki Hamdi sanki ruhla beden gibi yan yana yaşar, birbiriyle dövüşür, bir türlü âhenge giremezdi.” (Okay 2010: 204).

Onu yakından tanıyanların çok iyi bildiği, Günlükler’de ise pek çok yerde açıkça ifade edildiği üzere Tanpınar, layık olduğu değeri ve itibarı görememekten, ciddiye alınmamaktan dolayı çevresine ve genel anlamda tüm insanlara kırgındır. Arkadaşlarının nezdinde o “kötü kumar oynayan, kötü rakı içen, sıkıntılı ve sıkıcı” bir adamdır. Hakkında söylenenler inciticidir. Sanatı ile ilgili olarak başkalarıyla kendisini karşılaştırdığında –bu karşılaştırmaya çok sevdiği, saygı duyduğu hocası Yahya Kemal de dahildir- yeteneklerinin ve bir sanatçı olarak farklılığının bilincindedir. Çevresinden beklediği ilgiyi görmemesi, eserlerinin/ şiirlerinin yeteri kadar önemsenmemesi onu gittikçe artan ve zihnini kuşatan derin bir üzüntüye ve yetersizlik düşüncesine sürükler. Sık sık “Neyim? Kimim? Nelere muvaffak oldum? Hiçbir şey yapmadım mı? Ah, bir kere olsun kendi dışıma çıkıp kendimi görebilsem! Neye yarar?” (Günlüklerin Işığında..2007: 70) diye kendini sorgular. Öte yandan en yakın arkadaşları dahi onu yalnızlığa terk ederler. Tek başına geçirdiği bir yılbaşı gecesinin hüznü günlüklere şöyle yansır:

Bu sene yılbaşım kutlanmıyor. Evimde tek başıma oturacağım. Halbuki şiir kitabımın çıktığı senedir, şudur budur… Çapaçul Yahya Kemal bile bir muhit sahibi idi. Geçelim…” (Günlüklerin Işığında..2007: 308).

Okay, tüm bu olumsuzluklar dışında onun sanatına etki eden iki etken üzerine dikkat çeker: Müzmin hastalıklar ve parasızlık.

Parasızlık ve parasızlığın neden olduğu ruhsal çöküntü, günlüklerin hemen her sahifesinde sessiz bir çığlık hâlinde kulaklarımızda yankılanır. Birbirine eklenerek artan borçlar, bu borçları ödeyememenin utancı ve suçluluk duygusu, çözümsüzlüğün neden olduğu çöküntü Tanpınar’ı âdeta bitirir. Çevresinin ilgisizliği, ima yollu aşağılayıcı davranışları onu giderek bir yıkıma götürür. Hayatının son yılları bu ruhsal çöküntüyü yaşayarak geçer. Kendi ifadesiyle o artık tahammür etmiş yani ekşimiştir. Ardı arkası kesilmeyen bu yakınmalardan iki alıntı yapacağım:

26 TS 1958 Bugün karaciğer muayenesi için hastahaneye gidiyorum. İçimde her şey altüst. Bittabii hastalığımda ziyade parasızlıkla meşgulüm. Cebimde yalnız bir lira var. Kendimi dün akşamdan beri küçülmüş, biçare buluyorum. Parasızlığım bazı hastalıklar gibi hemen hemen hiçten başladı, büyüdü, çoğaldı, beni altına aldı. Etrafım alacaklı ile dolu. Cebimde borç senetleri var. Şu anda yalnız borçla ve atıfetle yaşıyorum ve borç beni çıldırtacak.” (Günlüklerin Işığında..2007: 123).

Tanpınar’ın günlüklerden yansıyan sessiz çığlıkları artarak devam eder ve sonuna doğru tüm hayatını kuşatır:

“8 [Ocak 1959] sabah… Bugün 150 lira tediye etmem lazım. Hizmetçi gelmiyor. 150 lira. Maaş mehcuz (hacizli).. Hiçbir yerden imkân ve ümidim yok. On birde Takiyettin’e senet imzalatacağım. Remzi’den 150 istedim, 50 aldım. Şerif’ten hiç ümit yok. Çatalca’ya bizim eşeği göndermek lazım. Elektrik, havagazı, su, ablam, Kenan [Tanpınar], ev kirası, hiçbirini veremedim.

Hiçbir zaman bu kadar sefil olmadım, bu kadar biçare, haysiyetsiz ve acınacak. Yarabbim bana bir 5000 lira lütfet.” (Günlüklerin Işığında..2007: 146).

Öte yandan bireysel sorunlar ister istemez akademik araştırmalara ve sanat çalışmalarına da yansır. Sorunun kaynağı yine aynı: Parasızlık. “Gece saat on iki. Bütün gün Fakülte’de oğundum. Kemal’den para istemedim. Fazıl beni azarladı. Herkes beni azarlıyor. Korkunç şey.” (Günlüklerin Işığında..,2007: 148).

İster istemez tüm bu olumsuzluklar kimi zaman açıkça kimi zaman kapalı olarak da olsa eserlerine yansıyacaktır. Her ne kadar kurmaca bir metinde yazarın yaşam öyküsünün ve kişiliğinin izlerini sürmek biz okurları çoğu kez yanıltabilir olsa da metnin çözümüne dair birtakım ipuçları verdiği de inkâr edilemez. Zira kurmaca her eser -yazarın metnini kendinden uzaklaştırma çabalarına rağmen- yine de yaratıcısının yaşam öyküsünden ve ruhundan izler taşır. Ne var ki metinde yazarını aramak için iz sürmek, çoğu zaman, meraklısını hiç beklemediği ve içinde kaybolacağı tuzaklarla dolu labirentlere çekebilmektedir. Ayrıca yazara yönelik bir incelemenin metnin kimi simgelerinin, imgelerinin çözümüne katkı sağladığı da gözden uzak tutulmamalıdır.

Okay, Tanpınar’ın yaşam öyküsü ve eserleri (özellikle romanları) arasındaki ilişki konusunda “hayat tecrübelerini zengin bir malzeme olarak eserinde kullanması veya farkında olmadan şuuraltı kaynaklarında aynı malzemeye ulaşması tabiidir.”  (Okay 2010: 15) demektedir.

Onun roman kahramanlarında kişiliği için yaşaması da belki bu zamanın akışı ve geleceğe ulaşma endişesinden kaynaklanmaktadır. Halit Ayarcı onun olmak istediği kişi, Hayri İrdal, sosyal hayattaki Hamdi, Mümtaz ise akademik çevredeki Tanpınar, Abdullah Efendi, düş ile gerçek arasında bocalayan Hamdi’dir. Söz gelişi Tanpınar’ın akademik çevre dışındaki kişiliğini gerçeğe yakın diyebileceğimiz bir ölçüde yansıtan Hayri İrdal’dır. Ama Hayri İrdal, yazarının kendinden uzaklaştırma çabalarından ötürü farklı özellikleri kişiliğinde birleştirmiş bir kimlikle çıkar okurun karşısına. Bu yüzden Tanpınar, İrdal’ı 1940’lı yıllarda Avrupa’da Kafka’nın, Sartre’ın, Camus’nün işledikleri bunalımlı insanın örnek-modeli, birtakım sorunları olan sıradan bir insan, ya da hızlı değişimin yol açtığı yozlaşmayı ve bozulan kurumların iç yüzünü vermek için bir araç olarak kullanır. Ancak İrdal’ı sözcü konumuna yükseltirken bazı kusurlarını, zaaflarını ustalıkla gizlemeyi ihmal etmez. Öte yandan toplumun sağduyusunu yansıtan görüşlerini de yine onun aracılığıyla aktarır.  

Hayri İrdal’ı ilginç ve ayrıcalıklı kılan, belki de pek çok insanın birleşimi olmasıdır. Onun bu bölünmüş, parçalara ayrılmış farklı kişilikleri romanda “Herkes beni farklı bir Hayri olarak çağırıyor:Hayri Beyefendi, bizim Hayri, sizin Hayri, dalgın Hayri… Ne kadar çok Hayri var. N’olur birkaçını yolda eksek. Herkes gibi ben de bir tek insan, kendim olsam.” (SAE 2011: 211) cümleleriyle ifade edilir.

Okay’ı Tanpınar’la ilgili çalışmalarında başarılı kılan ruhsal çözümlemelere yer vermesi, insanı mekân ile bütünleşmiş bir terkip olarak ele almasından kaynaklanmaktadır. Zira Okay Hoca, üzerinde çalıştığı kişilerine çok yönlü bakar, “onların yetişmesinde hangi etmenler etkili olmuştur? Ya da onu sıradan kişilerden, başka meslekteki insanlardan ayıran amiller nelerdir?” gibi bir araştırmacı için pek çok güçlüğü bünyesinde barındıran çok yönlü sorgulamaya girişir. Kaldı ki bu kişinin sanatkâr olması tüm soruların karşılığını bulmayı da zorlaştırmakta hatta imkânsız hâle getirmektedir. Hele bu sanatkâr Tanpınar gibi “deha çapında” biri ise.

Şair veya yazarın kişiliğinin edebî eserden ayrı düşünülemeyeceğine inanan Okay, monografik çalışmalarında insan-eser ilişkisine de bu dikkatle bakar. Bu düşüncenin gereği olarak Tanpınar’ın eserlerinde yarı kapalı olarak sezdirdiği kodların çözümü için titiz bir hafiye gibi iz sürer. Onda ta üç yaşında Ergani Madeni’nde gözlemlediği ama altmış yaşın olgunluğunda belleğinden süzülen ve “buğulu bir camdan karla örtülü bir bayıra” bakarken izlenimci yanı ile zamanda gidiş gelişlerinin ilk ipuçlarını yakalar. Bu izlenimci yanı Sinop’ta iken yine çocukluk yıllarında deniz kıyısında tanık olduğu “büyük kumlukta dalgaların gelişini seyretmekten” duyduğu zevki, dalgaların ve kumların anlık değişimindeki izlenimci akışı ile “kumlara gömülü iki kale harabesi” imgesinden yola çıkarak onda gelişen tarih algısını besleyen uyarıcıların izlerini yakalamaya çalışır. Yine 9-12 yaşlarında Siirt’te iken berrak ve yıldızlı bir gecede kurduğu hayaller ile Beş Şehir’de ilk gençlik yıllarında ailesiyle İstanbul’dan uzak bir yurt köşesi olan Kerkük’e seyahat etmeleri sırasında geceleri yıldızlar altında kurduğu düşsel dünyadan süzülen sanatkâr terkibi belirlemesi/ilk kez ortaya koyması Okay’ın titiz araştırmacılığının önemli kanıtlarından biridir. Sinop’taki kale kalıntılarıyla ilgili izlenimleri ile zamanda yapılan anlık yolculuklar, Tanpınar’ın “Ne içindeyim zamanın ne de dışında..” ya da Zaman Kırıntıları gibi şiirlerine yansıyacaktır.

Tanpınar’ın, çocukluk yıllarına ait bu izlenimler, bir hayal ve rüya arası imgesel bir dünya oluşturmaktadır ki bu imgesel dünya onun şiir estetiğini de oluşturacaktır. Tanpınar, şiirinin estetik cephesini “En uyanık gayret ve çalışmayla dilde rüya halini kurmak” cümlesiyle özetleyecektir.

Okay, Tanpınar’ın özellikle Antalyalı Genç Kıza Mektup’unda ifade ettiği “şiir söylemekten ziyade bir susma işidir. İşte sustuğum şeyleri hikâye ve romanlarımda anlatırım” sözünden yola çıkarak sanatına yorum getirir. Eşik şiirinden hareketle “eşikte kalmış” trajedisini ve estetiğini açıklar. Bu yargı onun aynı zamanda Doğu ile Batı arasındaki yerini de belirlemektedir.

Burada Okay’ın Tanpınar ile ilgili olarak yayımladığı başat çalışmalarından Bir Hülya Adamının Romanı: Ahmet Hamdi Tanpınar’dan söz etmek istiyorum.

III.

Üç bölümden oluşan Bir Hülya Adamının Romanı Ahmet Hamdi Tanpınar adlı monografik çalışmanın Çevre, Aile ve Mekân başlıklı Birinci Bölüm’de Tanpınar’ın çocukluğunun ve ilk gençliğinin geçtiği mekânlar, bu mekânlara dair zengin bir kültürel birikim, mekâna özgü nostaljik gezinmeler, canlı ve renkli betimlemeler, Şehzadebaşı gibi tarihsel bir semt ve bu semte özgü değişmeler.

Çevre betimlemeleri, Tanpınar’ın çeşitli yazılarından derlenmiş bu semtle ilgili ayrıntılardan oluşur. Doğumu, çocukluğunun ve ilk gençlik yıllarını dolduran İkinci Meşrutiyet’in ilanı, Balkan Savaşı, Birinci Dünya Savaşı ve Kurtuluş Savaşı sırasında ailesiyle birlikte Erzurum, Ergani Madeni, Antalya, Sinop gibi Anadolu’nun muhtelif şehirlerine yaptığı seyahatler, 1916’dan sonra Kerkük seyahati, kervanlar eşliğinde Anadolu’nun muhtelif şehirlerinde kısa yahut uzun aralıklı duraklamalar, bu arada yaşanan yıkımlar, Anadolu’daki sefalet tabloları bu arada annenin tifüsten ölümü, Cumhuriyetin ilanı, parçalı, kesintili eğitim sonrası Darülfünun öğrenciliği sonrası edebiyat öğretmenliği, Cumhuriyetin ilanı, tek partili siyasal hayattan çok partili hayata geçiş, askerî darbe; bu arada Tanpınar’daki kişilik çatışmaları ve kırılma noktalarını aynı zamanda hayatının önemli durak noktalarını oluşturur.

Aile başlıklı 2.  alt bölümde “dürüst bir Osmanlı kadısı” olarak nitelediği baba Hüseyin Fikri Efendi’nin yaşam mücadelesi, yapmak zorunda kaldığı seyahatler, yolculuklar ve bu yolculukların küçük Tanpınar’ın dimağında ve belleğinde bıraktığı izler ve bu izlerin çeşitli şekillerde eserlerine yansıması. 

Okay, aile sıkıntıları başlığı altında Tanpınar’ın aileye ve kadına bakışı, kardeşleriyle olan münasebeti, maddi sıkıntıları ve bu sıkıntıları çözmek için çabaları anlatır. Evler başlığı altında eser ile yazarı arasında ilişki kurarak Şehzadebaşı’ndaki evin Huzur, Saatleri Ayarlama Enstitüsü, Sahnenin Dışındakiler gibi romanlarına yansıdığını, Kerkük’teki evlerinin ise hikâyelerinde yaşadığını söyler.

Hayat: Kendine Rastlayan Adam başlıklı İkinci Bölüm’de yaşam serüveninin sanatkâr dünyasına katkılarını çocukluk ve ilk gençlik dönemlerine uzanarak takip eder. Babasının görev nedeniyle yaptığı zorunlu seyahatler ve geçici ikametleri sırasında tanık olduğu/yaşadığı olaylardan, edindiği izlenimlerden yola çıkarak onun sanatkâr kimliğinin oluşmasına katkı sağlayan mekânlara ve bu mekanlarda yaşadığı anlık izlenimlere dikkat çeker. Ergani Madeni, Sinop, Antalya ve Erzurum’daki kısa uzun duraklamalar ile bu mekânlardan topladığı malzemelerin eserlerine yansımasını verir.

Dün, bugün ve yarın arasında sürekli gidip gelmek, Tanpınar’ı çok yönlü bir kültür taşıyıcılığına kadar götürür. Mekânda olan her obje ona geçmişten geleceğe uzanan mesaj yüklü köprüler olarak yansır. Bu mekânlardan Ergani Madeni gibi kimileri onun düş ile gerçek arasındaki konumunu hazırlarken Sinop gibi kimi mekânlara dair intibaları tarih bilincinin oluşmasına ve zamanda yaptığı anlık gezintilere, Antalya gibi kimi mekânlar ise Batı sanatının kaynaklarına, Helen sanatına götürür. Darülfünun’da melankolik, zarif bir çocuk başlığı altında Antalya’dan 1918’de yüksek tahsil için İstanbul’a gelişi, Yahya Kemal’in çevresinde toplanan gençlerle filizlenen/gelişen tarih bilinci, Mütareke ve işgal İstanbul’u, Yahya Kemal’in öncülüğünde Dergâh çevresinde kümelenme ve yine Yahya Kemal’in aşıladığı tarih bilinci ile gerçekleştirilen İstanbul gezileri, İkbal kıraathanesi ve Yüksek Muallim Mektebi öğrencilerinden oluşan çevresi ile birer kültür muhiti hâline gelen kıraathaneler… onun yüksek öğrenim yıllarını içine alan ve sanatçı kişiliğinin açığa çıkmasına zemin hazırlayan mekânlardır. Tanpınar, o yıllarda Okay’ın ifadesiyle “dergâhta şeyhinin (veya şeyhlerinin) her hareketini, her sözünü takip eden, bunlar arasında kendi geleceği için bir seçim yapmaya çalışan, yumuşak başlı, itaatli bir mürittir” (Okay 2010: 117).

Tanpınar’ın öğretmen olarak atandığı ilk görev yeri İpek Yolu’nun önemli merkezlerinden olan Erzurum’dur. Tanpınar bir tarihsel müze konumundaki bu şehirde geçmişi, şimdiyi ve geleceği sorgulayan bir aydın hüviyetiyle çıkar okurun karşısına. Beş Şehir ve kimi hikâyelerinin esin kaynağını buradan alır. 

Yaklaşık 36 yılını bu kentte geçirmiş Okay, bu hususta Tanpınar’ın Kaplan’a yazdığı mektubundan şunları aktarır:

Seni Erzurum’da bilmekten hoşlanıyorum. Anadolu tecrüben azdı. Onu tamamlıyor veya tazeliyorsun. Ben Anadolu’yu daima sevmişimdir. İçimde bir taraf o fakir evlere, dar sokaklara, insanların o mutlak denecek yalnızlıkta birbirlerine sokuluşlarına âşıktır… Anadolu’da ve bilhassa Erzurum’da göreceğin iki şey vardır. Evvela bizim Şark olduğumuzu, sonra da Şark’ın yıkılmış olduğunu gördüğüme eminim, demek isterim… Sonra yamalar, yamalar.. Garplı yamalar…” (Okay 2010: 133, Mektuplar 236’dan nakil) Yine bu şehirde Atatürk’le karşılaşması aralarında geçen kısa muhavere, onun back-ground’unu oluşturan Doğu’dan ve Batı’dan çeşitli okumalar, sonra Ankara Lisesi öğretmenlik yılları ve oradan İstanbul’a geçiş.

Akademi Çevresinde İstanbul başlıklı alt bölümde (1932) Üsküdar Amerikan Kız Koleji’nde edebiyat dersleri, Kadıköy Lisesi, Güzel Sanatlar Akademisi ve Plastik sanatlara duyulan ilgi, Türk musikisini tanıyışı.

Şairin Akademik Hayatı başlığı altında 1939’da İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Türk Edebiyatı dersleri için görevlendirilişi, Profesör olarak tayini, Yeni Türk Edebiyatı kürsüsünün açılması; Lanson, Brunetiere, Thibaudet, Jung, Freud gibi psikolog ve psikanalistlere yönelişi, sonra Tanzimat sonrası edebiyatında yoğunlaşma çalışmaları.

Tanpınar 1943-1948 yılları arasındaki siyasal çalışmaları yüzünden ara verdiği hocalığa, 1948’de Güzel Sanatlar Akademisi’ne döner. Okay, onun bu dönemini öğrencilerinden naklen şöyle anlatır:

Ders anlatırken dağılır, konudan konuya geçerdi. Ama bunu herkes yapamaz. Anlattığı her şeyin sosyal çevresini çizerdi. Hatta Fransa’ya atlar, oranın hayatından ve edebiyatından örnekler verirdi. Çok dağıldığında parmağıyla havada bir daire çizer, ‘çerçeveleyelim’ derdi.” (Okay 2010: 187).

Okay, Üçüncü Bölüm’de farklı zamanlarda dergi, gazete ve ansiklopedilerde çeşitli vesilelerle yazdığı Tanpınar’la ilgili makalelerine yer verir. Bu makalelerinde Tanpınar’ın farklı cephelerini ele alır ve yine eserlerini çeşitli bakımlardan inceler.

IV.

Ana hatlarıyla tanıtmaya çalıştığım monografik eserin biraz da tertibinden, düzeninden ve dilinden söz etmek istiyorum. Bir Hülya Adamının Romanı: Ahmet Hamdi Tanpınar, Okay’ın öteki eserleri gibi yine titiz bir çalışmanın ürünü. Beşir Fuad’da zamanın yıkıcılığında kaybolmuş ya da zorlukla ulaşılmış az malzemeden mükemmel bir monografik çalışma çıkmıştı. Yeri gelmişken bu tür çalışmalarda malzeme azlığından yakınırken çok malzemenin de çalışanı zora sokabileceğini burada anımsatmak istiyorum. Yoğun ve meşakkatli kütüphane çalışmalarından dolayı monografik çalışmaların pek yapılmadığı günümüzde Tanpınar monografisi pek çok bakımdan akademik çalışma yapacaklar için örnek olabilecek nitelikte. Her şeyden önce Beşir Fuad’ın zıddına bu çalışmada çok malzeme var Okay’ın elinde. Okay Hoca bu malzemeleri yine ustalıkla, ölçüsünce ve yerinde kullanarak böylesi mükemmel bir eser ortaya çıkarmış. Bunda edebiyat tarihi yazarken ortaya çıkan güçlüklere ve alanın meselelerine vakıf olması yanında altmış yıllık bir hocalık ve akademisyenlik hayatının da etkisi olduğu kesin.

Eseri değerlendirmeye şöyle bir saptama ile başlamak istiyorum: Okay’ın eserleri, nasıl bir eleştiri sorusuna cevap araması yanında; araştırma yöntemi, üslubu, dilin kullanımı, bilgilerin ayıklanması ve terkibi bakımından araştırma yapacak olanlara bir model sunmak gibi iki yönlü bir fonksiyon üstlenmişlerdir. Bu monografik çalışmaların bir başka özelliği de kuru bir araştırmacılığın ötesine gidemeyen pek çok akademisyenin ele almaktan kaçındığı konulara içten ve hoşgörülü üslubuyla objektif ve sağlam yorumlar getirmiş olmasıdır. Onun sık sık vurguladığı “hasbi olmak, yani meselemiz ne ise onun gerektirdiği doğruyu, iyiyi, güzeli ararken nefsimizden bir şey katmamak…” (Okay, 1990: 12) düşüncesine sadık kaldığını burada anımsatmak istiyorum.

Okay, kesin yargılardan kaçınır, hele sağlam belgelere dayanmayan göreceli yargılara ihtiyatla yaklaşır. Monografik çalışmasında “Bilmiyorum bu çalışmam bekledikleri midir? Peşin söylemeliyim ki bu monografi tam bir hayat hikâyesi değildir.” gibi kaygıları, çalışmasının pek çok yerinde biz okurlarla paylaşır. Bu tavrı sanıyorum bilimsel titizliğinden gelmektedir. Özellikle çok emin olmadığı, sağlam belgelerle kanıtlayamadığı ve öznel yorum düzeyinde kaldığı hususlarda bu tavrı takınır.

Tanpınar’ın bu sanatkârlığının beslendiği damarları verirken de aynı tavrı sürdürür. Bu konuda da pek çok ihtimali sıraladıktan sonra kararı biz okurlara bırakmayı tercih eder. Ele aldığı kişilerin olumsuz yanlarından çok olumlu yanlarını görmeye, öne çıkarmaya çalışır. Bu tavrını düşüncelerini çerçevelendirmeme ve bir teze dönüştürmeme kaygısı vardır. Ele aldığı kişileri anlamaya onlarla empati kurmaya ve topladığı malzemelerden elde ettiği intibaları yüreğinde yumuşatarak vermeye çalışır. Bunda biraz da hocalığından ve doğal olarak mizacından gelen hoşgörüsü vardır. Bu tavır onun mizaç olarak insana olan saygısından, insanı bir değer olarak kabul etmesinden bir de kuşkuya yer verecek en küçük ihtimali dahi göz önüne almasından kaynaklanmaktadır.

Okay’ın Tanpınar’la ilgili monografik çalışmasında bazı betimlemelerde ve açıklamalarda verilenler, özellikle mekânlarla ilgili olanlar belki konuyla doğrudan ilgisi olmayan gereksiz teferruat olarak düşünülebilir, ama tüm bunlar Okay’ın back-ground’unu göstermesi bakımından mühimdir. Öte yandan bu ayrıntılı mekân betimlemeleri biraz da Okay’ın en küçük ayrıntıyı dahi kaçırmayan ve malzemeyi tüm cepheleriyle değerlendiren bilimsel ahlakıyla ilgilidir. Fotoğraflardan, farklı kitaplardan Tanpınar’ın tüm eserlerinden bir arkeolog gibi en küçük bilgi kırıntısını toplayıp değerlendirerek bir terkibe ulaşır. Farklı bir söyleyişle bilgiye ulaşma ve malzemeleri kullanma konularında alanda araştırma yapacak tüm akademisyenlere örnek/model oluşturur.

Tüm bu sanatkârane tavrı yine de onun isabetli ve özgün değerlendirmelerine engel değildir. Özellikle Tanpınar’ın saf şiir vadisinde sembolist yanını yorumlarken ondaki zaman, deniz, hülya şiiriyle hikâye ve romanları arasında ilgi kurma konularında isabetli görüşleri, kanıtlarıyla yorumculuğunu öznellikten nesnelliğe ulaştıran önemli unsurlardır.

V.

Sonuç olarak Okay’ın Tanpınar’la ilgili monografik çalışmaları ve yazıları içinde özel bir yere sahip olan Bir Hülya Adamının Romanı: Ahmet Hamdi Tanpınar adlı monografisi, tekniği, metodu ve bilimsel yaklaşımı bakımından türün özgün örneklerinin başında gelmektedir. Söz konusu çalışmayı benim için önemli kılan hususlardan biri de dilin kullanılışıdır. Okay’ın bu işlek ve yalın anlatımının arka planında kanımca iki önemli şahsiyet var. Bunların ikisi de onun üniversitede hocası olmuş. Biri akademik hayatının önemli bir bölümünde yanında olan ve kılavuzluk eden Mehmet Kaplan, öteki Okay’ın sanatkârlığına ve yaratıcı dehasına hayran olduğu Tanpınar. Kaplan’dan gelen akademisyen titizliği ve ilmi disiplin, Tanpınar’dan gelen ise okuyanı yormayan yalın ve denemeyi anımsatan rahat bir üslup. Ya da şöyle söyleyeyim: Okay, yazılarında açıkça varlığını sezdiren deneme üslubunu sanırım büyük ölçüde Tanpınar’a borçlu. Gerçekten de yer yer birinci tekil anlatımın tanıklığına dayalı samimi ve yalın üslubu eseri daha okunabilir kılmakta. Kimilerinin yaptığı gibi zoraki düzenlenmiş sanatlı ifadelerle eserin soluğunu kesmemiş. Deneme havasında açık, anlaşılır, sıcak ve okuyanı saran, içten cümleler. Sanırım Okay’ın yargılarına güvenilir bir araştırmacı olarak bilinmesi onun incelediği kişilere önyargısız ve bir dost gözüyle yaklaşmasından kaynaklanmaktadır. Eser bu dikkatle okunduğunda verilen emeğin ve sanatkârlığa varan becerinin değeri daha iyi anlaşılacaktır.

KAYNAKÇA

Alptekin, T. (2001). Ahmet Hamdi Tanpınar, Bir Kültür Bir İnsan, İstanbul, İletişim Yayınları.

Çağın, Ş. (2011). Bir Hülya Adamının Romanı, Orhan Okay Kitabı 2. bs, İstanbul, Dergâh Yayınları.

Enginün, İ.-Kerman, Z. (2007). Günlüklerin Işığında Tanpınar’la Başbaşa, İstanbul, Dergâh Yayınları.

Erbay, E-Karataş Ö. F. (2011). M. Orhan Okay Bibliyografyası, Orhan Okay Kitabı, 2. bs., İstanbul, Dergâh Yayınları.

Erdoğan, M. (2011), Bir Hocanın Ustalık Eseri: Tanpınar Monografisi, Orhan Okay Kitabı, 2. bs İstanbul, Dergâh Yayınları.

Gündüz, O. (2011), Beşir Fuad’dan Tanpınar’a, Bir Bilim Adamı Olarak Orhan Okay, Orhan Okay Kitabı, 2. bs., İstanbul, Dergâh Yayınları.

Gündüz, O., (Nisan 2013). Yazarı ile Kahramanını Buluşturan Bir Roman: Saatleri Ayarlama Enstitüsü, Yeni Türk Edebiyatı 7, İstanbul, Dergâh Yayınları.

Işın, E. (2003). A’dan Z’ye Ahmet Hamdi Tanpınar, İstanbul, YKYayınları.

Okay, O. (2010) Bir Hülya Adamının Romanı Ahmet Hamdi Tanpınar, İstanbul, Dergâh Yayınları.

Okay, O. (1990). Sanat ve Edebiyat Yazıları, İstanbul, Dergâh Yayınları

Okay, O (5 Nis.2010). Kitap Zamanı 51, Zaman Gazetesi.

Tanpınar, A. H. (2011), Saatleri Ayarlama Enstitüsü, 16. bs. İstanbul, Dergâh Yayınları.

 

 


[1]  Erbay-Karataş’ın bu konuda yayımladıkları bir araştırma yazısına göre Okay, Tanpınar’la ilgili olarak 2 kitap,  12 makale, 7 ansiklopedi maddesi, 3 edebiyat tarihi, 3 mülakat, 8 deneme yayımlamış, iki de Tanpınar’la ilgili lisans tezi yaptırmıştır. 

Bu haber toplam 1455 defa okunmuştur
  • Yorumlar 0
    UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
    Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
    Bu habere henüz yorum eklenmemiştir.
Diğer Haberler
Tüm Hakları Saklıdır © 2012 Türkiye Yazarlar Birliği | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Tel : 0312 232 05 71 - 72 | Faks : 0312 232 05 71-72 | Haber Scripti: CM Bilişim