• İstanbul 21 °C
  • Ankara 20 °C

Prof. Dr. Pervin Çapan: Orhan Okay Hoca’dan Dersler

Prof. Dr. Pervin Çapan: Orhan Okay Hoca’dan Dersler
TYB Akademi 22 / Orhan Okay / Ocak 2018

Kıymetli Hocam’ın ebediyete intikali üzerinden aylar geçti, ancak onun aziz hatırası hafızamda bugün gibi yaşamaya devam ediyor. Sınıf kapısında göründüğü andan itibaren gülen yüzü ve zarafetiyle hepimizi ayrı ayrı etkiler ve ardından selis Türkçesi ile bütünleşen varlığı, âdeta ruhumuza nüfuz ederdi. Bir talebenin eğitim aldığı hocasından beklediği her şey Orhan Hocamız’da fazlasıyla vardı. Kendileri bilgeliği, çalışma alanına hakimiyeti, disiplinlerarası bilgisi, hayata ve edebiyata eleştirel bakabilme yetkinliği gibi özellikleri yanında, öğrencilerini daima yükselten bir kişiliğe sahipti. Ben Orhan Hocamız’ın anısına tahsis edilen bu sayı için-naçizane-kendilerinden almaktan sonsuz bahtiyarlık duyduğum Yeni Türk Edebiyatı derslerini ve bu derste bizzat tuttuğum notları kaleme almayı arzu ettim. Bu vesile ile Hocamız’ın ders verme pratiği ve işlediği konuları gündeme getirme imkânı bulmaktan mutluluk duyacağım.

            1981-1982 öğretim yılının Eylül ayında, Atatürk Üniversitesi, Fen-Edebiyat Fakültesi, Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü’nde ders başı yaptık. Bölümdeki ilk dersimiz Orhan Hocamız’ın verdiği metodoloji dersiydi. Bu derse öncelikle bizlere fiş metodu ile doğru, eleştirel ve kalıcı okuma ilkeleri hakkında bilgiler vererek başladı. İkinci haftadan itibaren iki yıl boyunca bölüm için plânlanan proğramdaki Yeni Türk Edebiyatı derslerini kendisinden aldık. İlk dönemin konusu-doğru ve pedagojik bir yaklaşımın ürünü olarak- “Cumhuriyet Dönemi Şiiri” idi. Hocamız’ın bu derslerinde tuttuğum notlar, poetika kelimesinin anlamı ve Cumhuriyet Dönemi Türk şiirinin köşe taşları niteliğindeki dört şairin poetikalarına dair bir tasnifle başlamaktadır. Bu tasnifte dikkat çeken husus, sıralamanın kronolojik olmasına mukabil, işleyişin kolay anlaşılandan zora doğru sıralandığı bir metoda göre düzenlenmiş olmasıdır. Bunlar yazılış sırası itibarıyla ilki Ahmet Haşim’in 1921’de Dergâh’ta yayımlanan “Şiir Hakkında Bazı Mülâhazalar” başlıklı Piyale Mukaddimesi; ikinci sırada Ahmet Hamdi Tanpınar’ın 1930 tarihinde kaleme aldığı “Antalyalı Genç Kıza Mektup”u; üçüncü sırada 1941 tarihli Orhan Veli Kanık’ın  “Garip Mukaddimesi”; dördüncü olarak da Necip Fazıl Kısakürek’in 1955 tarihinde yazdığı ve Sonsuzluk Kervanı’nda yer alan “Poetika”sıdır. İşleyiş Orhan Veli, Ahmet Haşim, Necip Fazıl ve Tanpınar şeklinde gerçekleşmiştir. Derslerde yapılan inceleme ve değerlendirmelerde, poetika metinlerinin her satırı ve onlarda ileri sürülen görüşler dikkatle ele alınmıştır. Bu notların genel çizgileri bakımından, Hocamız’ın 2004 yılında Hece Yayınları tarafından ilk baskısı yapılan Poetika Dersleri  adlı eseriyle tertip ve işleyiş itibarıyla benzerlikler taşımasına hiç şaşırmadım. Bizim o vakit derinlemesine anlamakta zorlandığımız bu konular, Hocamız’ın engin  tecrübe ve mesaisinin ürünü olarak çok önceden hazırlanmış ve plânlanmış olmalıydı. Tuttuğum notlarla yayımlanan kitap arasındaki tek fark, derste geniş olarak işlenmiş olan Tanpınar’ın poetikasına, kitapta yer verilmemiş olmasıdır. Bu bilgilerin büyük bir kısmı, Şubat 2010’da Dergâh tarafından yayımlanan ve Tanpınar üzerine hocası Mehmet Kaplan’ın Tanpınar’ın Şiir Dünyası adlı eserinden sonra yazılmış en kapsamlı monografilerden biri olan  Bir Hülya Adamının Romanı Ahmet Hamdi Tanpınar adlı eserde  yer almıştır.

            Derslerde incelenen ilk metin Orhan Veli’nin poetikasıdır. Orhan Veli’nin poetikası, “Garipçilik” ekolüne dayanmaktadır. Orhan Veli’nin Garip Mukaddimesi olarak kaleme aldığı metnin notlarda, şiirin tarifi, şiirin vasfı, şiirde vezin ve kafiye, şiirde âhenk, şiirde dil ve kelimeler, şiirde tabiîlik, nazım anlayışı, şiirde edebî sanat anlayışı, şiirde muhtava(mânâ ve açıklık), şiirde fikir ve sanat, şiirde resim, şiirde mûsıkî, şiirde tasvir, şiirde safiyet ve basitlik, şiirde ekol, şiirde disiplin, şiirde beyitçi ve mısracı zihniyet gibi başlıklar altında geniş olarak değerlendirildiği görülüyor.

Orhan Veli şiiri; “…söz söyleme sanatı”; “bütün hususiyeti edâsında olan bir söz sanatı”; “bütün kıymeti mânâda olan bir şiir” diye tarif ediyor. Şiirin vasfı ise “bir tabiileşme arzusunun mahsulü olan eser” olmasıdır. Şair eskiye ait herşeyi ortadan kaldırmak için kafiye ve vezne karşıdır. Etkilendiği Sürrealizm otomatizme karşıdır, Orhan Veli de şiirde otomatizmi reddeder. Âhenk konusunda Servet-i Fünûn şiirinde görülen ‘ âhenk-i taklidî’ yi de reddeden şairin düşüncelerini açıklamak üzere Hocamız derste,  Tevfik Fikret’in Yağmur şiiriyle Ahmet Haşim’in Süvari şiirini örneklemiştir. “Şiir dilinin kendine has yapısı” diye şiir anlayışına getirilen dar bir telakki, şairlerin yaratıcılığını tehdit eden bir hâl almıştır. Bu yüzden “şiirin malzemesi lisandır”, ama “şiir keşke kelimelerle yazılmasa” diyerek şiiri bir takım bağlardan kurtarmayı tavsiye ederken Orhan Veli, kendisinin önceki fikirleriyle çelişen “tabiîlik ve sadelik” gibi yeni bağlar teklif eder. “İnsan zekâsı tabiatı değiştirmiştir” diyen şair; “…teşbih ve istiâreden kaçan, gördüğünü herkesin kullandığı kelimelerle anlatan adamı bugünün münevveri ‘Garip’ telakki etmektedir”şeklinde başlattığı akımı tanımlamış olur. Şiirin okur karşısında kazandığı değer ve onun anlaşıldığı nispette sevilmesi konusundaki düşüncelerinin, metnin beşinci paragrafında söyledikleriyle tezat teşkil ettiği görülür. Sanatlarda tedahüle de karşı olduğunu, her sanat alanının kendi içinde değerlendirilmesi gerektiğini ifade eder. Orhan Veli’ye göre sanatlar; “insanların zekâsı vasıtasıyla tabiatı değiştirmesinden doğmuştur”. Hocamız’ın burada sanatları tasnif eden bir şekille meseleyi açıkladığı görülmektedir. Bu şemaya göre sanatlar fonetik ve plâstik olmak üzere ikiye ayrılır. Fonetik sanatlar: edebiyat(şiir), mûsıkî; plâstik sanatlar ise resim, heykel ve mimarîden oluşmaktadır. Şiirde tasvir resim demektir. “Bütün kıymeti mânâsında olan hakîkî şiir” mûsıkî gibi tâlî hokkabazlıklar yüzünden dikkatten kaçırılmamalıdır. Bu yüzden de şiiri şiir, resimi resim, mûsıkîyi de mûsıkî olarak kabul etmek gerekir.” Hocamız’ın bu noktada, “Sanatın tabiî ve basit olması ancak tahteşşuurda bulunabilir” diyen şairin söyledikleriyle Sembolistlere has bir düşünce olarak sanatın,“içimizdeki gizli tellere dokunmak düşüncesi” ile karıştırmamamız gerektiğini hatırlattığı görülmektedir. Örnek ise Haşim’in O Belde şiirinden gelmektedir. Burada Hocamız’ın konuyla örtüşen ve hafızasında yer eden şiir örneklerini tahtaya ezberden yazıyor olması da, hakikaten hocalık mesleğinin ne kadar ağır bir sorumluluk gerektirdiğini göstermesi açısından manidardır. Orhan Veli metnin devamında Oktay Rıfat’ın kendisine yazdığı bir mektuptan hareketle ekol/mektep fikrini ele alır ve benimsedikleri ekolün  “mektepsizlik cereyanı” olduğunu söyler. Hocamız’a göre Orhan Veli’ye ait olan; “ mevcut bir kaydı kaldırıp yerine yenisini getirmek” fikrine hizmet eder ki, bu fikir Marksist bir yaklaşımın ürünüdür. Diyalektik metodu, Sokrates’ten gelir ve en iyi şeklini Marksizm’de bulur. Buna göre, “daima yenilik, daima devrim” fikri vardır. Orhan Veli sanat cereyanı olarak sürrealizmi benimsemiştir. Gerçeküstücülük demek olan sürrealizm, şuuraltını tamamen boşaltmak ameliyesidir. Sürrealistler uyanıkken bile rüya görmekten beslenirler. Orhan Veli bu noktada onlardan ayrılır. Orhan Veli’ye göre sanatkâr; “…elde edilmiş bir melekeyi rüya vesaire cinsinden hâller dışında da kullanabilen adamdır”. Sürrealistlerde şuur daha çok cezbe hâlindedir. Orhan Veli’ye göre şuur, tahteşşuuru daima kontrol eder. Cezbe, rüya vs. ise şuur değildir. Sürrealistler bunun taklitçilik olduğunu düşünürler. Orhan Veli’ye göre sanatkâr; “mükemmel bir taklitçidir.” Sanatta gerçekçiliğe karşı oluş fikri, Orhan Veli’ye göre orijinal değildir. Bu düşüncelerin arkasında André Breton vardır. Breton da Freud’cudur. Sanatta gerçekçiliğe karşı oluş fikri,  19.yy.’da şiirde parnasizmi, romanda ise realizmi yaratmıştır. Orhan Veli; “acemiliği taklitte güzellik bulmuş” bir adamı “basit ve iptidâî” bulma fikrini kabul etmez, hatta kendisinin teklifi, böyle bir sanatkârı, “acemiliğin ustası” olarak görmek noktasındadır. Mısracı zihniyete neden karşı olduğunu ifade ettiği satırlarda, “şiir öyle bir bütündür ki, bütünlüğünün farkında bile olunmaz” diyerek Klâsik Türk şiirindeki berceste mısra anlayışına da karşı bir duruş sergiler. Hocamız’ın bu sırada berceste mısraın güzel örneklerinden bazılarını verdiği görülmektedir. Bunlar:

Mudhikât-ı dehre ben ölsem de tasvirim güler(Muallim Nâci)

Ağlarım yâdıma geldikçe gülüştüklerimiz(Lâ-edri)

Bir tek gazel bıraksa yeter bir gazel-serâ

Her beyti ancak olmalı beytü’l-gazel (Yahya Kemâl)

gibi belâgat kitaplarına girmiş örneklerdir. Bütün bunlar Orhan Veli’ye göre şairlik değil, “şâirânelik”tir. Orhan Veli’nin Garip Mukaddimesi üzerinden işlenen dersler Hocamız’ın şu düşünceleriyle tamamlanmaktadır. “Mutlak gerçekçi bir edebiyat yoktur. Edebiyat daima değişir. Edebiyat tarihi de çok karmaşıktır ve ne zaman başladığı da kesin olarak tespit edilemez

            Ahmet Haşim’in hayatı ve edebî şahsiyetinin gözden geçirilmesinin ardından poetika derslerinde tuttuğum notlar,  Sembolizm hakkında verilen bilgilerle devam etmektedir. Ahmet Haşim’in poetikası olarak kabul edilen “Şiir Hakkında Bazı Mülâhazalar”, ilk önce “Şiirde Mânâ ve Vuzuha Dair” başlığıyla kaleme alınmıştır ve Piyale manzumesinin mukaddimesidir. Haşim’e göre; şiirde mânâ aramak lüzumsuzdur. “Mânâ şiirin yapraklarına saklanarak her göze görünmez.” Mânâ kaydında olan okurun kendisini okumamasını söyleyerek okuyucusunu seçen ve en az değer veren şair olarak anılmıştır. Kolay anlaşılmak çok ayıptır.  Kolay anlaşılan şair, şair değildir. Hocamız’a göre Haşim bu fikirlerle “benim söylediğim şiir, mutlak şiirdir, bunun dışında hiç bir şiir, şiir değildir” demek istemektedir. Haşim, “Kitlevî” şiire de karşıdır. Sonuna kadar sanat sanat içindir görüşüne sadık kalmıştır. Abdülhak Hâmid, Haşim’in en beğendiği şairdir. Çünkü onu okuyanlar çok fazla olmakla birlikte, anlayanlar azdır veya hiç okumadığı hâlde yine de onu tanıyan ve okuyanların peşine takılarak onu şâir-i âzâm olarak gören bir cemiyet teşekkül etmiştir. Okuyucunun ruh seviyesine göre her şiirin bir mânâsı vardır ve bu mânâ âhenkten çok sonra gelir. Sanatı bozanlar, münekkitler ve edebiyat hocalarıdır. Haşim’e göre okuyucunun vasfı şöyle şematize edilebilir:

Ruh ve zekâ istidâdı              +  hazırlık                                   +dış âmiller(müessir)

(seçkin bir zümreye hitab)   (estetik bilmek, bir çok şiir okumak)   (şiiri hazırlayan faktörler)

                                             (A.Haşim’in poetika metni ışığında)

                                                  O’nun şiirlerini anlayabilmek

Haşim’e göre en güzel şiirler; “ mânâlarını kari’in hayalinden alan şiirlerdir.” Şiiri anlamak için insanın ruh hâli ve içinde yaşadığı bir anlık atmosferin rolü vardır. Şair ise “… ne bir hakikat habercisi, ne bir belâgatli insan, ne de bir vâ’zı-ı kânundur”. Hocamız’a göre; tarih, felsefe, nutuk, belâgat gibi alanlar söz sanatları ile vücut bulur. Mânâ ve vuzuh, ancak bu sanatlarda vardır. Plâstik sanatlarda misal bir tanedir, ancak fotoğraf ve çizimler hâlinde çoğaltılabilir. Bir başka ifadeyle eserin aslını görmek çok az insana nasip olur, fakat şiir öyle değildir. Basımı ve dağıtımı kolaydır. O yüzden şiir hakkında fikir yürütmek daha kolaydır. Şiirden anlamayanlar ve yetkisiz olanlar bile, şiir hakkında fikir yürütebilirler. Haşim’e göre şiir; “nesre çevrilemeyen nazımdır. Şiir bir hikâye değil, sessiz bir şarkıdır.” Bu düşünceleriyle Haşim, Hocamız’a göre, Mehmet Âkif’e, Ziya Gökalp’e, Mehmet Emin’e, İsmail Safa’ya ve hatta Tevfik Fikret’e bile karşıdır. Şiirin malzemesi lisandır. O duyulur ve hissedilir. Bu sırada Hocamız’ın konuya açıklık getirmek üzere,  psikolojinin hareket noktası hakkında bilgi verdiği görülüyor. Buna göre psikolojinin üç hareket noktası vardır. Bunlar: 1. Duygu(aşk, kin, nefret, heyecan); 2.Bilgi(beş duyu, akıl, şuur, idrâk); 3.İrade’dir. Ardından Haşim’in düşünceleri etrafında değerlendirmeler şöyle devam etmektedir: Şiir ve nesir arasında his ve fikir çatışması vardır. Nesirde muhakeme ve sağlam akıl ürünleriyle güzel cümleler kurmak esastır. İstiare ve teşbih gibi klâsik sanatlar Henri Brémond’a göre; şiirde de olabilir. Şiirde edebî sanatlar başkalaşmadıkça(yani yapılan her sanat için mânâ aramak olmadıkça) şiirin büyüleyici ve değiştirici özelliği kaybolmaz. Aksi olursa ortaya şiir değil, alelade bir nesir çıkar. Şiir dokunduğu her varlığı değiştirir. Edebî sanatlar hakikat için vardır. Şiirde öyle bir akıcılık vardır ki, o durduğu zaman bu sanatlar fıtratlarındaki çirkinliğe dönerler. Yazı bir şair için çok zordur. Hissiyatımızın yazılması esnasında yazı, hissiyattan geri kalır. Yazı bir durdurmadır. Şairin, “Akşam yine toplandı yerinde” mısraı karşısında  hissiyatımız, yazıdan çok daha fazla ileridedir.  Bunu bir Arap atasözü çok güzel doğrular: “Mânâ şairin karnındadır. (içindedir)” Haşim’e göre, şiir, söz ve mûsıkî arasındadır, fakat mûsıkîye daha yakındır. Şiirde mevzû, terennüm(mûsıkî) ve tahayyül(resim) için bir vesiledir. Bu düşünce Sembolistlerin en bariz hususiyetidir. Recâi-zâde Mahmut Ekrem’in şiir tanımını reddeden Haşim, her mevzûn ve mukaffa olan sözün şiir olmayacağını, hatta bu düşüncenin şiiri değil, mensur şiiri doğurduğunu iddia eder. Nesirde şiir gibi bir edâ olmayacak, şiirde de nesir gibi bir insicam (mantıkî silsile, bağ) ve açıklık(sarahat) olmayacaktır. Hocamız’a göre, Haşim’in “hazin çıplaklık” ifadesinden kastı, Parnasizm düşüncesidir. Kelimenin mazmun değil, cümledeki telâffuz kıymeti önemlidir. Kelimeleri seçmek ve mısracı zihniyet bakımından Haşim’in Yahya Kemâl’le hemfikir olduğu görülür. Orhan Veli bu zihniyete karşıdır. Şairin endişesi kelimeler arasında münasebet kurarak âhengi yakalamaktır. Mânâ kararır ve okuyucu anlayamazsa bile âhenk onu aydınlatabilir. Haşim’in, “Bir Günün Sonunda Arzu” adlı şiiri yeni bir anlayışın ürünüdür. Bu şiir bir yenilik olarak şiire rüyayı getirmiştir. Anlaşılamayıp üzerinde mânâ araştırmalarına gidilince Haşim duruma bir açıklık getirmek ihtiyacı duyar. O mânâyı âhengin telkin ettiği düşüncesindedir. “Bir Günün Sonunda Arzu” adlı şiiri çok tenkit edilince böyle bir mukaddime yazma ihtiyacı duyar. Şiirde mısracı ve kelimeci bir zihniyet benimseyen Ahmet Haşim, mısraın bir şairin haysiyeti olduğuna inanır. Onun mısraları nesre çevrilemez, üzerinde gramer hesapları yapılamaz. Orhan Hocamız’a göre bu düşünce, tefsirin lüzumsuz olduğu düşüncesini verir ki, bu tenkit edilebilir. Üstelik Haşim’in bu sözleriyle sonraki yıllarda sürdürdüğü vazife ters düşmüştür. Kendisi 1930’lu yıllarda Devlet Güzel Sanatlar Akademisi’nde estetik ve mitoloji hocalığı yapmıştır. Bu esnada şiir üzerine olmasa da, diğer plastik sanatlar üzerine yorumlar yapmıştır. Böyle demek yerine, “tefsir bazı konularda lüzumdur” demesi gerekirdi. Haşim’in şiirde müphemiyet ve vuzuh konusunda taşıdığı dikkatin vurgulandığı ve poetikasının geniş olarak değerlendirildiği bu notlarda, şairin kelimeleri kendi mânâları dışında, kendine mahsus bir şekilde kullanması veya kelimelerle yazmak fikri, Hocamız tarafından şu şekilde şematize edilmiştir:

Vuzuh= Kelimeler+yeni mânâlarla zenginleşmiş+herhangi bir âhenkle tannân+his, renk ve hayal ile meşbû+şahsî bir lehçe(üslûb)’ dan oluşur. Okuyucaya göre bunu anlamak daima değişir. Bu anlaşılmak hangi ölçüler dahilinde olmalıdır? Bu iş rölatif olarak ele alınabilir mi? Haşim bunları cevaplarken subjektif hususlara temas eder. Şiirde mânâ olabilir fikri, onu Sembolizme yaklaştırır. Empresyonizm resimde bu durumu tonlamalarla izah eder. Suyun güneşin yansımasına göre renk değiştirmesi bir tonlamadır. Haşim bu noktada, şiire veya resme bir aldanış getirmenin şart olduğu düşüncesindedir. Vuzûhun da tıpkı mânâ gibi varlığını tamamen reddetmez, ancak fazlasının okuyucuyu kolaya götüreceğinden bahisle şiirin yevmî gazetelerden bir farkı kalmayacağını savunur. Haşim’e göre okuyucu, şiir karşısında müphem fikirlere kapılmalı, araştırmalı, hayal kurmalı veya kurabilmelidir. Bu müphemiyet şiir için ziyadesiyle lâzımdır. Bu durum şiirin edebîliğini ve bediî oluşunu artırır. Şairlerin üslûplarına, onların eserlerini daha fazla okuyarak ulaşmak mümkündür. Böyle bir okuma şairlerin hususiyetlerini ve asıl mizaçlarını da verecektir. Hocamız bu noktada şiir okuma ve anlama konusunda bazı çıkarımlarda bulunmakta, Nâmık Kemâl’in bütün şiirlerinin ve hatta mısralarının fiille başladığına dikkat çekerek bu durumun onun toplumcu karakterinin ürünü olduğunu söylemektedir. Buna mukabil Tevfik Fikret ve Haşim, genellikle kapalılık, müphemiyet, sır ve karanlık gibi hususları tasvir etmektedir. Bu noktada İngiliz edibi Ruskin’in, “Gözü kör edici bir açıklık ve parlaklık şiirin edebîliğini yok eder” şeklindeki düşüncesi de söz konusu edilerek Hocamız tarafından bu husus, “eğer şiir apaçık anlaşılırsa, okuyucunun muhayyilesine iş kalmayacağı, meselenin anlayıp anlamamaktan ziyade tefsir edebilmek” olduğu vurgulanmıştır. Şiir müphemiyet vasıtasıyla çok şey kazanır. Mevzû, gece içinde güller gibi, bir karanlık ve müphemiyet içinde olacak, âhenk onu aydınlatacaktır. Haşim’e göre, şair şiirini bu şekilde bırakmalıdır. Seçkin okuyucunun muhayyilesi onu tamamlamaya muktedirdir. Şair daima okuyucusunun muhayyile ve ruhundan imdat bekler. Şiiri hakkında yapılacak değişik tefsirler ona büyük zevk verir. Okuyucu da bu işten zevk ve heyecan duyacaktır. Müphemiyet esere hakikatten daha fazla güzellik katacaktır. Şairlik Haşim’in gözünde-bütün sanat erbabı için de kullanıyor- insanüstü bir şeydir. Şairin sözlerinin peygamber sözleri gibi olduğunu söyler. Bu düşünceden hareketle şairlerin yerinin, insanlarla resuller arasında bir yerde olduğunu söyler. Defterimdeki Haşim’in poetikasını değerlendiren notlar, Sembolizmin yorumunun bir rüya yorumu gibi olduğu ve ona verilen her mânânın da muhayyileye has olduğuna dikkat çeken ifadelerle tamamlanmıştır.

            Necip Fazıl’ın poetikasına geçmeden, öncelikle şairin hayatı ve eserleri üzerinde kısaca durularak ardından onun bir ömür aradığı “mutlak hakikat” kavramı ile “mistisizm” üzerine bilgiler verilmiştir. Mistisizm kısaca, insan ruhunun Tanrı ile birleşeceğine inanan anlayıştır. Bunun için bütün bilimlerin ve beş duyunun dışında bir yolun insanı doğruca Tanrı’ya götürebileceği inancı hakimdir. Mutlak hakikat, Necip Fazıl’ın, mâverâî hakikat ise Tanpınar’ın mistisizmini karşılar. Poetikanın bütün başlıklarının notlarda en ince ayrıntısına kadar incelenerek değerlendirilmiş olduğu görülür. İlk başlık şairin şuurudur. Buna göre; “ arı yaptığı balı izah edemez, elma ağaçtan düşerken arz cazibesinden habersizdir, fakat şair yazdıklarını izah edebilmelidir. Şair şiirinin plânını, bir başka ifadeyle felsefesini ortaya koyabilmelidir.” Bu ilk satırların ardından, yaratılıştaki tedriciyeti gösteren bir şema aracılığıyla Hocamız, cemat, nebat ve hayvanların hareketlerini açıklayarak hayvanların içgüdülerine mukabil insanın, iradesi ile dünyada yaşamaya devam ettiğini göstermiştir. Cematta şuur ve zat bilgisi sıfırdır, şuur yoktur. Nebat ve hayvanda ise asgariye varır, fakat şuur sıfır değildir. Şuurun ilk olgun birimi(kemâl) insandadır. İnsan Allah  inanç ve bilgisine sahip tek varlıktır. Mutlak gerçek ve şuurun merciî Allah’tır. Necip Fazıl’a göre şair, bu ilâhî idraki yaşatan kişidir. Şairlik, Allah’ın insana bir lutfu ve hediyesidir. Yine şair, insana verilmiş bu mevhibeyi, insanüstü bir şekilde yaşatmaya vakıf bir yaratıktır. Şairlerin içinde bu vazifeye memur edilmelerine rağmen bunun farkında olmayanlar da vardır. (meselâ Abdülhak Hâmid gibi)  Mutlak gerçek Tanrı’dır. Şairler varlık olarak insanla Tanrı arasındadır. Haşim, şiirde fikri reddediyordu. Necip Fazıl ise şairin his ve fikri telkin etmesi düşüncesindedir. His(duygu), estetik ilmi için güzeli arar; fikir(düşünce) ilmi sembolize eder hakikati arar(tefekkür eder). Şairin sanatı üzerinde düşünmesi lâzımdır. Düşünmüyorsa kuyruğuna basılınca bağıran bir hayvan gibi olur.(Bu Hocamız’a göre bir tezyif ifadesidir.) Şair sadece his üzerinde durmuşsa şiiri eksiktir. Aynı şekilde sadece fikir üzerinde durmuşsa yine eksiktir. Çünkü yaptığı iş şiirde felsefedir ve anlaşılamamıştır. Bu yüzden şiir his ve fikir diye izah edilebilecek bu iki temel üzerine oturtulmalıdır. Şiir yazmak N. Fazıl’a göre bir marifet değildir. Hakiki şair, yaptığının hesabını verebilen, şiirlerinin felsefesini yapabilendir. Şiir sanatı bir piramit gibidir. Satıhdakiler %90’dır. Zirvede olanlar(tıpkı N.Fazıl gibi) çok azdır. Cehd, tesadüfe bağlı değildir. Bir şiir belli hesaplar ve çileler neticesinde yoğrularak şiir olur. Şiir tamamen şairin tasarrufundadır. Cehdde gaye yaptığının hesabını verebilmektir. İrade şiirin inşasında kullanılan bir katalizördür, sonuçta şiiri terk eder. Şair bir afyon tiryakisidir, daha ilk nefeste çözülen, fikri ve inancı olmayan bir kişidir. Yaptığı işin felsefesini yapıp izah edemeyen şair makbul değildir. Şair şiiri esrarlı, tılsımlı bir havanda döverek hazırlayan esrarengiz bir simyacıdır. Afyon olan duygu, ilk nefesin izahı ve dış dünyadan tecrit edilen bir hissiyattır. Şair afyonu kendi imal eder. Esrarengiz havanlarda hazırlar. Şiirdeki hâlet-i ruhiye şairin telkinine bağlı kalır. Formülüne yalnız kendisi vâkıftır. Okuyucu bunu nasıl anlayacaktır? Şair ne yaptığını bilen bir tılsım ustasıdır. Tılsımlı bir hayat yaratan bir büyücüdür. Şair nasıl ve niçinin sırrına ve bunun ilmine muhtaçtır. Şiirin ne olduğu Aristo’dan bu yana kesin olarak bilinememiştir. Şiirdeki muadelenin(bilinmeyen denklem) çözüm ve izahı Aristo’dan bu yana çok değişmiş ve çok değişik tefsir edilmiştir.

(Ayırma)Tecrit                                                                                 Teşhis(benzetme)

            Mücerret(zihindeki kavramlar)                                Müşahhas(tatbikattaki kavramlar)

Bazı şairler mücerret kavramlarla engine açılırlar, ne kıyıya ne de başka bir yere varamazlar. Devamlı subjektiftirler Edebi sanatlar, hece, aruz vb. gibi klâsik birer kalıba bağlanarak estetiği kaybetmişlerdir. Şairlerin bir kısmı da çok fazla felsefe yaptığı için anlaşılamaz. İkisi de yanlıştır. Mademki his ve düşünce temel direktir, onları çerçevelemek lâzımdır. Aristo’ya göre şiir, taklitten ibarettir ve ilk müşahhas tarifi de o yapmıştır.  Valéry ise şiir için , “karmaşık bir idrak cihazıdır”, der.  Tahassüs(duygulanma) kalıpları ile husûsî ifade kalıpları birleşecek, ancak fikir ortada gözükmeyecektir.  Şuur mutlak hakikati arama işidir. Âlemde devamlı bir kendi kendini aşma vardır. Meselâ cemat, nebatlaşmaya doğru giderken, zekâsı itibarıyla insana çok yakınlaşan hayvanlar vardır. Bu kendini aşma isteği çileyi telkin etmektedir. Kendiliğinden mevcut bir basamak, tabiî bir sıralama var. İnsan en fazla tekâmül edenidir. O kendisine verilenle yetinmez, daha ileriye gider. İnsanın kendini aşma isteği ve bu yolda yaptıkları birer canbazlık alâmetidir. İnsan ilmin kaidelerini çiğneyerek ilerler. Her yenilik arkasından bir topluluğu sürükler. Hocamız’a göre, Orhan Veli bu sınırı aşmış, fakat gördüklerini izah edememiştir.(Örnek:Anlatamıyorum şiiri) Şiirde sır ve laubalilik vardır. N. Fazıl’ın şiirinde didaktik üslûba uzak olduğunu görüyoruz. Şiirde kaba bir fayda ve kuru bir akıl olmamalıdır. Şair emin ve sağlam bir yoldan yürüyorsa mutlak hakikate erişir. İlim mutlak hakikate ulaşma yolunda sağlam basamaklar sunar. Şiir hakikati bulmak için bir atlama taşından istifade eder. Bu yol imtiyazlı bir yoldur. İlim yıllarca uğraşarak bir yerlere ulaşır, fakat ulaştığını da iddia edemez. Şair ise seziş yoluyla mutlaka ilmin hakikatine erişebilir. Şair imtiyazlı bir insandır.( N. Fazıl bu konuda Haşim’in resul benzetmesindeki gibi düşünmektedir.) Şiir gerçek şairi mutlak hakikate ulaştıran bir kılavuzdur. (N. Fazıl’ın sözünü ettiği gerçekçilik, Orhan Veli’de olduğu gibi içtimâî değildir.) Beş duyunun birleşmesinden idrâk husule gelir.

            İdrâk= his(duygu; manevî)+hasse(duyu; maddî bir şey, sinir sistemi ile alakalı)

İdrâk, beş duyu ile tanıdığımız dış dünya ve iç dünyamız(veya yapımız) için en varılmaz noktayı telkin eden bir kaynaktır. Mutlak hakikat sonsuzdadır, fakat insan sınırlıdır. O sonsuza varmak için insan, hiç olmazsa gayret sarf etmeli,  en azından aramalıdır.(Hocamız’a göre Nedim, Yahya Kemâl ve Orhan Veli buna yaklaşmıştır, fakat Haşim’in mistik bir tarafı yoktur. N.Fazıl ise mutlak hakikati arama yolundadır.) Mistisizm tasavvuftan çok farklı ve hatta daha ileridir.  N.Fazıl mutlak hakikati ararken tasavvuf sınırları içinde kalmaz. Tasavvuf sınırlarında kalındığında şiirin izahı yapılamaz. Oysa şiir, Allah’ı sır ve güzellik yolunda arama işidir. Buna göre; 

şiir=sır+güzelliktir.

Hocamız’a göre Necip Fazıl’ın bu husustaki sözlerinin çıkış merciî, Descartes’ın Usul Hakkında Nutuk-Metot Üzerine Konuşma adlı eseridir. Şaire bu mümtaziyetin verilmesi, bu usulü en iyi şekilde ortaya koyacağı içindir. İlim hakikate akıl yolundan, niçin, nasıl, ne şekilde, sebep, netice, deney, inceleme gibi bir takım kesin varolan basamaklardan tırmanarak ulaşır. İlimde her hadisenin bir sebebi vardır, fakat şiirde yoktur ve aranmamalıdır. Büyük senteze-tıpkı tasavvuftaki tayy-ı zaman ve tayy-ı mekân gibi- zaman ve mekânı aşarak ulaşılabilir. İlim hakikati polis tavrıyla plân ve proğram yapmak suretiyle ararken şiir bir hırsız gibi arar. Hadiselere karanlıklar gibi nüfuz eder. Mutlak hakikate en büyük ve en küçük; en olur ve en olmaz yollardan geçerek ulaşır. İlim mes’uliyetli bir tahlil; şiir ise mes’uliyetsiz bir terkiptir. İlim mücerretten müşahhasa mutlaka gelir; şiir ise aslî gayesine ilimle aynı malzemeyi(aynı eşyayı, mücerret ve müşahhas unsurları) kullanarak ulaşır, fakat bakış açısı, kullanma yönü ve vasıtaları farklıdır. Teşhis yoluyla, müşahhastan mücerrede geçerek varır.(Hocamız bu noktada N. Fazıl’ın Kaldırımlar şiirini örneklemiştir. Kaldırım müşahhastır, fakat iç dünyayı yansıtmak için kullanıldığında mücerret olur. N.Fazıl bu yolla eşyaya ruh vermiştir. Peyami Safa da bunu romanlarında yapar.) İlimde tecrid, teşhis için; şiirde teşhis tecrid içindir. İlmin konu ve kaynakları, teorileri müşahhas olan eşyayı tasvir ederken şiirde teşhis, maddenin izahından ibarettir. İlmin gayesi teşhistir. Tecridde kalırsa felsefe olur. Şiirde tecrid ise ancak davulculuk sanatına eşdeğerdir. Dış görünüşten ibaret şiir, davul sesi gibidir. Şiir tasnif edilecek olursa;

1.Davulculuk sanatına uyanlar didaktik( N.Fazıl didaktik şiire karşıdır, çünkü tebliğ ancak ilmin usullerinde vardır. Şiirde ise sadece telkin olmalıdır); 2. Medhiyye ise dalkavukluktur(Haşim de bundan şikâyetçidir. N. Fazıl da hoşlanmaz; 3 Politik şiir(Orhan Veli’nin yaptığı)

            Şiirde kullanılan motifler, müşahhas tezahür gayesi, mutlak hakikat ve giriftlik hileden ibarettir.  Fakat ilmin kaideleri çerçevesinde yapılabilecek bir izahı vardır. Bu da; “…tek an içinde eşya ve hadiselerin mâverâsına sıçrayabilmektir.” Şiirin gayesi, güzellik, heyecan, âhenk ve eda vasıtasıyla remzî ve sırrî(sembolik ve esrarengiz)olan mutlak hakikate ulaşmaktır. Bu gaye yolunda vezin ve kafiye alelade ölçülerdir. Bunlar gayenin hedefi olamaz. Şiir değerli ise şairin anlattığı ne olursa olsun, mistisizm yoluyla mutlak hakikate ulaşır. Vezin ve kafiye şiiri âdi lâf kalabalığından ayıran bir takım dış ve kolay nisbetlerdir. Vezin ve kafiyeden ibaret şiir N.Fazıl’a göre bomboştur. Bu şiir bize yabancı bir iklim kurar. Öyle şairler vardır ki, onlar şiiri vezin, kafiye, âhenk, eda, güzellik ve heyecan gibi balmumuna sarıp hile ile bize yutturmaya çalışırlar, fakat bu iyi okuyucunun gözünden kaçmaz. N.Fazıl’a göre hiçbir şair, bu balmumundan göstermelik kaidelere güvenmemelidir.(Hocamız bu durumu karga hikâyesiyle izah eder) Şiirde de aynı hücrede olduğu gibi bir öz vardır. İç protoplazma mutlak hakikatle soydaş bir mefhumdur. Bu öz şiirde en soydaş gayedir. Remzî ve sırrî olanla da soydaştır.  Şiirde söz, bir şey bildirmek için değildir, aksine saklamaya memurdur. (Hocamız’a göre bu noktada şair Haşim’le birleşmektedir. O da -N. Fazıl gibi- münekkit ve edebiyat hocalarının şiiri tefsir etmelerinden yakınıyordu.) N.Fazıl’a göre ne söylendiğinin değil, nasıl söylendiğinin üzerinde durulmalıdır. Şiirin bir kelâm tarzı olduğunu söylerken düşüncesi O. Veli’nin şiir tarifi ile birleşir. Mühim olan remzi aramak ve onu bulmaya gayret etmektir. Güzellik, heyecan ve âhenk çok dıştadır, oysa dış mânâ bunlardan daha mühimdir ve yol göstericidir.  İçerideki remizden ise bir şeyler yakalamayı öğrenmek lâzımdır. En büyük sır Allah’tır. Şiirin konusu ne olursa olsun, şiirde ve onun şairinde bir ulu nazar vardır. Bu bakış sonsuz derecede karmaşık bir nisbet arzeder.  Şiir okuyucu için daima yenilikler getiren ve bunu karmaşık yollardan arayan bir sanattır.  Şair ise bunu telkin eden kişidir. Allah’ın sır hazinesi arşın altındadır ve anahtarı şairlerin elindedir. N.Fazıl’a göre poetika bir prizma(menşûr) gibi çok yüzlüdür ve şiirin hikmetidir. Şiir mutlak hakikatin kapısındadır, anahtarı ise şairdir.( Bu durum Hocamız’a göre, şairlerin inisiyatifine müşabihtir) Şiir sır içinde sır, görünmeyenin içinde görünmeyendir. Şiir ulvî bir irade makamıdır. Şairin soydaş gayesi, tasavvufta kullanılan kesret ve vahdetten hareket eder. Hakikatte onlar da yaratıcının tek olduğunu ifade eder. Şiir; “…hakikatte harikulâde çevik ve ince bir bünyenin heykeltıraşlığıdır.” (Hocamız’a göre bu ustalık mânâsında düşünülmelidir.) Şiirin malzemesi olan his fikrin içinde eriyor, fikir de hissin. Bir başka ifadeyle şiir bu ikisinden mürekkeptir. İkisinin aynı anda kuvvetle varlığı ile meydana gelmiş bir sentezdir.(Hocamız’a göre, N.Fazıl mektebi Haşim’e çok yakındır) Necip Fazıl’a göre his denizdir, fikir de kara. Şiir bunların arasında oluşan med ve cezirin oluşturduğu mes’ud bir kaynaşmadır. Notlarda Hocamız’ın bunu bir şema ile izah ettiği görülüyor. Buna göre; His ve fikir bir fasl-ı müşterekle içiçe geçmelidir. Servet-i Fünûn şiirinde his cılk, ham ve dağınıktır. Fikir ise sert ve kuru olmamalıdır(Âkif’in bazı şiirlerini kasdediyor. Sadece histen teşekkül eden şiirler zavallı bir hayvana benzer; fikirden oluşanlar ise şiir değil geometridir. His daha az değişecek, fikir daha çok değişecektir, ancak ikisi de değişecektir.(Bu Haşim’de yoktur) His, fikir gelince renk renk pırıltılar kazanarak sihirli bir mefhuma dönüşecektir. Fikir tahassüs hâlini alabilmek için âdeta akrobasi yapacaktır. Fikir şiirde aslî madde olarak görülmeyecek, fakat özde yer alacaktır. Öyle ki fikir, büyük duygu hamuru içinde eriyecektir. Bir başka ifadeyle fikir hissin içinde fani olacaktır. Şiiri meydana getiren nesc(doku), iç ve dış unsurlar, kütük(esas,öz) ve nakış(süs, bezek, motif) anlamına gelir. His+fikir, kütük, nakş ise ambalajdır. Şiir estetik ve fonetik bir sanat olduğu için ambalaj lüzumludur. N.Fazıl, şiirde mûsıkî olmalıdır demiyor, çünkü sadece mûsıkîyi yeterli görmüyor.( Buna mukabil Haşim’de bu ifade, olması yönünde çok açıktır. Orhan Veli ise sanatlarda tedahülü çirkin buluyordu)Kütük ancak gerçek sanatkârın elinde şekillenir. Nakış da stili ifade eder. Bunlar şiirde daima birbirlerini tamamlar. N. Fazıl şairleri kütük ve nakışı ele alışlarına göre dört sınıfa ayırır ve kendisine göre bütün şairler bu sınıflardan birine girmek zorundadır. Bunlardan müteşairler aşağının bayağısıdır. Ruhun hayatiyeti ancak bir kalıp içinde tecelli eder, o da vücuttur. Şiir ise iç nefesiyle dış kalıp içinde varlık bulur. Şekil tek başına olamaz, fikir daima muhtevayı telkin edecektir.  Şekil ve kalıp mânânın iskeletidir. Elmas taşlı yüzükte olduğu gibi, bakıldığında sadece iskeleti görmemeliyiz. N.Fazıl parça bütün mükemmeliyetine taraftardır. Şiirde muhteva efendi,; muhtevanın hazırlayıcısı olan şair ise hizmetçidir. Muhteva şiirin olmazsa olmazlarındandır. Kalıp ise kendini hissettirmemelidir. Yalnız kalıptan müteşekkil bir şiir ise sahte bir manzara arz eder. Bir başka ifadeyle muhayyilemizde vücut bulmamış bir iskelet olarak kalır. N.Fazıl’a göre her şiirin mevzûn ve mukaffa olması şarttır, fakat sadece bu da yeterli değildir.  Bu tür şiir yazanlar nâzımdır, yazdıkları da şiir değil manzumedir. Şair mutlaka şekil ve kalıba bağlı olan, fakat onu aştığı, gizlediği, peçelediği ve mânâyı ve edayı onun verâsından(baştaraf, öte, arka geri)  devşirebildiği nisbette nadirleşen büyük ustadır. Şekil ve kalıp açısından iki şairi mukayese eden N.Fazıl’a göre; 1. Şair, şekil ve kalıbı koltuk değneği olarak kullandığı zaman yol alabiliyor; şekil ve kalıp onun sırtında bir kamburdur. 2. Şair ise diğerinin ilerlemek için kullandığı değneği parmaklarının ucunda döndürmeye vakıftır, o şekil ve kalıbı kemikleri gibi derisinin altında taşır. Tabiî ki, ikinci şair daha makbuldür. Şair şekil ve kalıbı ayağının altında çiğneyebilmelidir. Şekil ve kalıbı çok belli eden şiir, şiir değil âdîliktir, ancak onlar âdîdir diye kaldırıp atan şair de, onlardan daha âdîdir. Şekil ve kalıp bariz olarak tabiatta görülür. Hilkat bize her şeyi daima kalıplar içinde sunar.(arının balını düzgün altıgenler içinde yapması gibi) ( Hocamız’a göre burada, şairin şekil ve kalıbı reddeden O.Veli ve Modern Türk şiire karşı olduğu görülmektedir.) Şekil ve kalıbın ana unsuru iç şekildir. Dış âhengi vezin ve kafiye sağlarken iç şekil, şiiri sonsuza götüren ve unutulmaz kılan malzemelerdir. Şair kaldırımlar, ağaç, şafak, merdiven gibi günübirlik kelimelere hayatiyet kazandırır. (Hocamız’a göre şiir söylemekteki gayesi alelâde söz söylemek olan O.Veli, şairanelik dediği bu duruma karşıydı. Burada Faruk Nafiz Çamlıbel’in şair tarifi olan;

Mânâyı odur lâfza koyan maddeye ruhu

mısraı  örnek olarak verilmiştir.) N.Fazıl’a göre; “muhtevası kaba ve ağır bir şiiri kaldırmaya çalışan kanatlar ile yolunmuş kanatlarıyla uçmağa çalışan şiir aynıdır.” Bu konuyla ilgili değerlendirmelere ilâve olarak Hocamız öncelikle N.Fazıl’ın şiirlerinde vezin ve kafiyeyi incelemiş ardından da dış şekil olarak bu konuyu Türk şiirindeki görünüşüyle özetlemiştir. N.Fazıl şiirlerinde vezin ve kafiye;

                                               3+3+5-A         -C

                                               3+3+5-B         -C

                                               3+3+5-A         -C

                                               3+3+5-B         -B

şeklindedir. Türk şiirinde dış şekil:

1.Klâsik Türk şiiri/gazel: aa, ba, ca…;

2.Müstezad:Vezin: 1. Mısra: Mef’ûlü/Mefâîlü/Mefâîlü/Fe’ûlün

2. Mısra: Mef’ûlü/Feûlün(Yani bir uzun bir kısa mısra) kafiye ise

_________ A

  •  
  •  
  •  
  •  
  •  

      3.Serbest Müstezad: Servet-i Fünûn, Fecr-i Âtî(Vezin serbest, kısalı uzunlu mısralar)

      4. Serbest Vezin: (Millî edebiyat, heceye bağlı)

      5.Heceye bağlı olmayan serbest vezin(Nazım Hikmet)

      6: Garipçiler(Vezinsiz ve kafiyesiz şiir

      Daha sonra İkinci Yeni, diye bir grup gelir.

Bu noktada Hocamız’ın; “İyi bir şiir ve gerçek bir şair N.Fazıl’ın poetikasından hareket etmelidir.” sözünü yıldızlı olarak kaydettiğim görülüyor. N. Fazıl’a göre şiir;

                                                          dış şekil- iç şekil ( iç âhenk, iç mânâ, mizaç-duygu)            

                                                                                                          =Komplike şiir

            dış mânâ- iç mânâ

Şiirde her kelime birer esrarlı billur zerresidir. Billurun vasıfları: Her kelimenin kendisi ve diğer kelimelerle olan münasebeti ve nispeti, şairin gözünde renk renk, çizgi çizgi, yankı yankı cihanlara sığdırılmış esrarlı billur zerresidir. (Hocamız’a göre, şair burada Haşim’in kelimeci zihniyetiyle birleşiyor. Şiir sanatlarda tedahülü ifade etmektir. O. Veli bu duruma tamamen karşı idi.)

Şair terkibini bir simyacı hüneriyle tamamlarken iç şekli kendi içindeki mânâ heykeline eş olarak kalıba döker. N.Fazıl’a göre şiirin hiçbir eksiği olmamalıdır. Bu bir idealizme doğru gitmelidir. Dış şekilden kasıt, vezin ve kafiyedir. Şair bu iç şekil ve dış şekli muvazenede tutabilen kişidir.  N.Fazıl aruzun aleyhinde görülüyor, çünkü ona sığınarak yazanları koltuk değneğiyle yürümekle itham eder. Usta şairin elinde aruzun monotonluğu silinebilir. Buna mukabil hecenin şiir için daha elverişli olduğu kanaatindedir. Kısa ve uzun heceleri harman ettiği için hecenin içinde bir çeşit aruz üstünlüğü vardır.

Örnek:                                    Ne ileri, ne geri

                                               Kimlerin var haberi!

                                               Benim sonsuz dünyamdan?

Örnekte de görüldüğü gibi hece birtakım sınırlarla tahdit edilmemiştir. Kolaylığı menedici anlamındaki sehl-i mümteni, Süleyman Çelebi’nin Mevlid’i için kullanılmıştır. Hece bir nev’î serbestiyettir. Hecelere üstünlük getirmek mümkündür. Şekil ve muhteva muvazenede olmalı, ancak mühim olan muhtevadır.

                                               His+Fikir=Muvazene

Aslolan histir. Dış şekil ve kalıpta insanı büyüleyen bir hava vardır. İncelendiğinde onda da mistisizm olduğu görülür. Dış şekil kalıbı oynak ve kaypak bir madde gibi yoğrulmalıdır. Kalıp mevcut olacak, fakat şair onu istediği gibi tasarruf edebilecektir. Hocamız’a göre N.Fazıl’ın poetikasının önemi, iç şekil gibi bir mezûu ortaya koymasında aranmalıdır. İçin içi iç, dışın dışı  dıştır. O, İç şekil kavramıyla aruzu kastetmez. İç, içi kuşatan iç şekil(ritm), dış şekil ise aruzun monoton sesini tesviye eden bir unsurdur.

 

Örnek:            Verir çemen/de lâleler/ birer nişan /piyâleler(Recâî-zâde Mahmud Ekrem)

                         .  __   . ___/ .    __ . __/ . __ .  ___ /.__   . __

                        Me fâ    i  lün / Me  fâ  i  lün/Me fâ i lün/ mefâ   i lün

Her şairin şiirinde kurduğu bir düzen vardır.(Hocamız’a göre bu kelimeci zihniyeti ortaya koyar.) Şiir en büyük tecrid işidir. Şiirdeki iç şekil müşahhasları, dış kalıbın üzerinde birer mücerret ruhtur. Şekilsiz şiir, Fransız şiirine hastır. N. Fazıl burada, O. Veli’nin Garip akımında savunduğu bu fikri ve modern şiiri hedef almaktadır.) Vezin ve kafiye şiirin hamallık tarafı olmakla birlikte, aynı zamanda güç ve ağır tarafıdır, fakat lüzumludur. Bunlar şiirden çıkarılırsa, şiirin mimarisi bozulur. Bu tür tenkitler zaman içinde tez-antitez şeklinde reaksiyonlara dönüşmüş, ilerleyen zamanda ise şekil düşkünlüğünü artırmıştır. Şiirde nizamın bozulması, cemiyetin bozulması ile gerçekleşmiştir. Cemiyet düzeldiğinde, şiir de düzelecektir. Şiir fikrî, içtimâî, siyâsî, tarihî, hissî, bediî, iktisâdî, beledî bütün davaları, dertleri, hasretleri, hamleleri, istintakları, ihtirasları ve ıztıraplarıyla cemiyet ruhunun, tek fert üzerinde bilvasıta en derin kaynaşma ve girdaplaşma zemini diye gösterilebilir.( Hocamız’a göre burada Orhan Veli ile birleşmektedir.)N. Fazıl’a göre; “Böylece şairde ister memuriyetinden haberi olsun, ister olmasın, cemiyetinin gelecek günlere doğru felâket ve saadetlerini besteleyen ve daima gaibi istintak eden üstün bir medyum seciyesi beliriyor ve şair Allah’ın kendisine bahşettiği nurla, cemiyetinin, gerilere ve ilerilere doğru mânâsını temsil edebildiği nispette mertebeleniyor.”  (Hocamız’a göre ise bu durum cemiyet ruhunun tek fert hâlinde ortaya çıkışıdır. Kader determinizm ise şair daima bir seziş içindedir ve bu durum şöyle bir formülle ifade edilebilir: Şiir+ şair+cemiyet+ma’şerî ruh) Cemiyetin karmaşıklığı yüzünden şiir de mu’dil oluyor. Meselelere bakışı da cemiyetin karmaşıklığından net olamıyor. Şiir, cemiyetin geçmişinden izler taşıyan, harikulade dolambaçlı bir rüyadır. Rüya bir takım sembollerle alakalıdır. Şiirde de bu semboller olmalıdır, çünkü şiir de tefsir ve tabire muhtaçtır, tıpkı rüya gibi(Tanpınar’da rüya kavramı örnek olarak verilmiştir) Şiir öyle bir tabirnamedir ki, o da tabire muhtaçtır. Rüyada bir müphemiyet vardır, şiir de öyledir. İçtimâî idrâk diye bir mefhum vardır, fakat sosyal psikoloji ve cemiyette de mutlaka ferdiyet vardır. Cemiyeti bir organizma olarak telakki edebiliriz. Fertler bu organizmanın bir uzvu gibidir. Bu uzuvda husule gelebilecek en ufak ve nadir aksamalar bile, mutlak surette cemiyete intikal edecektir. Cemiyet iç ve gizli hayatıyla uyur. Duygu uyku içinde de yaşamaya devam eder. Şair bu uykuya vakıftır. Uyku hâlinde mırıltıları, hissiyatı ancak şair idrâk edebilir ve onları topluma en iyi o aksettirir. Şair cemiyeti bir prizmadan rasat merkezinde seyreder. Şair bazı mefhumlar üzerinde ziyadesiyle angaje olmamışsa, cemiyeti izahı ve anlaması kolaydır. (Hocamız’ın N. Fazıl’ın poetikası ile ilgili son söz olarak onun hem cemiyetçi, hem de ferdiyetçi yönüne dikkat çektiği ve “Sanatçı eserini şahsî olarak yapar, fakat o ister istemez kendiliğinden millî olur”  cümlesi ile de değerlendirmelerini  tamamladığı  görülmektedir.)

            Tanpınar’ın “Antalyalı Genç Kıza Mektup” u, Orhan Okay Hoca’ya göre; “şairin geçmişini aydınlatan bir mazi pırıltısıdır ve ona yaklaşmamızı sağlar.” Bu poetikanın ışığında Tanpınar hakkında ufuk açıcı değerlendirmeler yapılarak şiir anlayışı Haşim ve Yahya Kemal’le mukayese edilmiştir. Tarih olgusuna yaklaşımının geniş olarak ele alındığı satırları, Paul Valéry, Stephane Mallarmé ve Marcel Proust’a uzanan çizgide şairliği, hayatı ve edebî şahsiyeti hakkındaki bilgiler takip eder. Şairin mektup boyunca kendi hayatı ve sanatına bakışı ve bunlar etrafında verilen bilgiler, hatıra konusu olabileceği için mühimdir. Hocamız’a göre; “Hatıralar düz bir kâğıda aralıklarla çizilmiş çizgiler gibidir. Yandan bakıldığında ise bu düz bir çizgidir.” Zamana çok önem veren şair, daima maziye döner. Onda uzak dağlar, deniz ve yıldızlı geceler sonsuzluğu karşılar. Büyük tabiat karşısında, insanın küçük varlığı, yalnızlık ve ezici bir morluğu düşündürür. Tanpınar’a göre iki hafızamız vardır. Bunlar: şahsî(ferdî) ve ma’şerî(millî)dir. Bu düşüncelerle o,  şahsî oluşuyla Orhan Veli ve Haşim’e; ma’şerî oluşuyla da Yahya Kemâl’e yaklaşır. Çocukluk dünyasına has Kerkük’ün kaybedilmesi onun ma’şerî vicdanında bir melankoli ve hüzün kırıntısına dönüşür. Oysa daha önceki hüzünleri şahsîdir. O’nda deniz zannedildiği gibi mücerret bir şey değildir, âdeta günün her saatini yaşayan ve yaşatan büyük bir pertavsız gibidir. Bunlar Empresyonizm(İzlenimcilik) akımının bir yansımasıdır ve algılanışı Claude Monet’nin bir tablosu ile başlar. Deniz gün boyu şeffaftan siyaha kadar her türlü renge girer. Tanpınar’ın, “çözülemeyen bir hakikat veya sır” olarak nitelediği “maverâî  hakikat”, Necip Fazıl’ın peşine takıldığı “mutlak hakikat” gibi olmamakla birlikte, ona yakındır. Tanpınar intibalar üzerinde çok durur. Şairin bakış açısı çok önemlidir. Fotoğraf ve insan intibaları arasındaki farkı en iyi şair verebilir. Bu sebeple mektupta deniz, üzerinde durulan intibaların başında gelir. Hocamız’a göre; “Şiir diğer edebiyat nev’ilerinden farklıdır. Roman, hikâye, inceleme vs. için müşahhaslık dışında bir tabir kullanamayız.” Tanpınar’ın şiir için şartı; “çözebilsem, çözersem, çözebilirsem” tereddüdünü kuvvetlendirmektedir. Bu ifadede şairin hayat denilen  muammayı çözemeyeceğine dair bir tereddüd sürekli  vardır. Haşim’deki sürekli intihar fikrine karşılık Tanpınar’da, her şeye rağmen hayatı sevme ve yaşamayı benimseme vardır. Bir şairi ya da yazarı tercih edip sevişimizdeki duygu için Hocamız; “ Bu bir hissiyat mevzuudur, ancak bu seçişte bir mübadele vardır. Bu fıtrattan gelen bir şeydir. İnsan hissiyatını celbeden ve kendisine yaklaşan şairleri seçer.” derdi. Şiirimizin üç büyük şairi Yahya Kemâl, Ahmet Haşim ve Tanpınar’ı mukayese ederken gösterdiği dikkat, üçünün de uzak diyarlardan gelmiş olmaları ve bizde uyandırdıkları “ortak bir mazi hissi” çevresinde yoğunlaşmaktadır. Tahtaya çizdiği şemalarla Yahya Kemâl’in Üsküp, Haşim’in Bağdat ve Tanpınar’ın da Kerkük daüssılasına dikkat çektiği görülüyor. Yahya Kemâl bu duygularını millî+şahsî olarak ifade ederken Haşim bu hususta şahsî bir tavır takınır. Tanpınar ise hem duygularını, hem de sanatını mutlak bir kanunla ifade etmez, onda sürekli bir müphemiyet vardır. Yahyâ Kemâl dilde mükemmeliyetin, Haşim ise dilin mûsıkîsinin peşindedir. Cemiyetin değil, ama ferdiyetin peşinden giden Tanpınar; “ Yahya Kemâl ile eski şiirlerin lezzetini tattım”, diyerek şiir anlayışını Dîvân edebiyatına yaklaştırır. Yahya Kemâl Parnasyendir. Dil mükemmeliyeti ve güzelliğini fikirle birleştirir. Millet ve tarih şuuru onda en güçlü fikirlerdir. Haşim ise Sembolisttir. Dil ikinci plâna alınabilir, esas olan ses mükemmeliyetidir. Millet ve tarih şuuru bakımından Yahya Kemâl’e yaklaşan Tanpınar, estetik anlayış bakımından Empresyonist ve Sembolist olan Haşim gibi düşünür. Tanpınar’da kelimelerin sembolik bir değeri vardır. Muhayyileye değer verdiği için, tıpkı Haşim gibi şiirlerinde kullandığı dilde hayal ağır basar. Metin şerhinin anahtarını mükemmelen izah eden bir edebiyatçı olarak Ali Nihat Tarlan Hoca’nın metne dair geliştirdiği sezgi, Tanpınar’da da vardır, fakat o meseleye psikolojik açıdan yaklaşmayı da denemiştir. Bunda Yahya Kemâl’den aldığı Eski Türk edebiyatı dersleri, ona bu edebiyat ürünlerine başka bir açıdan bakma hususiyeti de kazandırmıştır. Sözün burasında Hocamız’ın hep yaptığı gibi, “Eski Türk edebiyatı ürünlerine, Yeni Türk edebiyatı tahlil anlayışıyla bakılması gerektiği” ihtar ve önerisi de defterimde yıldızlı olarak işaretlenmiştir. Yahya Kemâl’den önce Tanpınar’ın hocası metin şerhi profesörü Ferit Kam’dır ve Tarlan da zaten o ekolden gelmektedir. Tanpınar’a göre Yahya Kemâl’den önce eski şiirin müşterek bir lugati ve sıkı bir nizamı oluşmuştur. Edebiyat Üzerine Makaleler adlı eserinde Tanpınar, “Fuzûlî’ye Dair” yaptığı değerlendirmelerde sanatının merkezinde yer alan ironiyi, bu defa Fuzûlî’nin Şikâyetnâmesi’ni incelerken de gösterir ve yorumlarında komedi unsuru ağır basar. Fuzûlî’nin şiirlerine bakış açısı mazoşizm ve Freudcu bir yaklaşımın ürünüdür. (Hocamız dersin bu noktasında söz konusu bu yazıyı mutlaka okumamızı, eserin sayfasını da vererek ikaz etmektedir.) Burada istidrad olarak verildiğini düşündüğüm bir not ise Tanpınar’ın Beş Şehir’inin okunmasını işaret etmektedir. Yahya Kemâl’e ithaf edilen bu eser, Hocamız’a göre orijinal bir şehir monografisidir. Tanpınar’ın benimsediği millî ve ferdî tarihin oluşumu noktasında Hocamız’ın Meşrutiyet döneminde, edebiyatı da etkileyen üç akımı dile getirdiği görülüyor. Bunlar:

  1. Hümanizm(Mutlak Batıcılık),
  2. Tevhid fikri(Mehmet Âkif Ersoy ve arkadaşları),
  3. Türkçülük(Ziya Gökalp)

Hocamız’a göre; I.Dünya Savaşı’ndan Misâk-ı Millî’ye kadar kaybettiğimiz topraklara Kerkük, Rumeli ve Azerbaycan’ı da katmak mümkündür. Millî tarihimiz Malazgirt Savaşı veya Dandanakan Şavaşı ile başlar denilebilir.

            Tanpınar’ın Sembolist Fransız şairlerine, bizden de Haşim’e yakın bir çizgisi vardır. Özellikle Valéry’yi çok beğenen şair, şiirin tarifini onda bulduğunu söylemektedir. Bu noktada Poetika yazmış iki kişi olarak Aristo ve Valéry’yi işaret eder. Bizde de Necip Fazıl’ın Poetikası vardır. Necip Fazıl ise kendi şiir anlayışını değerlendirirken onları kabul etmekle birlikte yeterli görmez. Onlardan birini çok müşahhas, diğerini de çok mücerret bulur. Kendisinin şiir anlayışını ise bir sentez olarak niteler. Tanpınar Valéry’nin yanında yer alan şiir anlayışı bakımından onun tarifine mûsıkîyi ilâve etmiştir. Valéry’ye göre:

                                               Şiir= Rüya+şuurlu çalışma

dır.  Bu fikir Hocamız’a göre, Orhan Veli’nin ‘tahteşşuur’ fikri ile birleştirilebilir. Tanpınar bir mutlakçı değildir, ama kendi kendini aşma yolundadır. İkna edicidir. Okuyucuya kuvvetli fikir telkini yoluyla baskı yapmaz, aksine onu serbest bırakır. Bu noktada Edgar Allan Poe  da onu etkilemiştir. Özellikle Annabel Lee şiiri ve İşitilmemiş Hikâyeler’i de ona ‘rüyavî bir dünya’ sunar. Bütün şairlerin birleştikleri müşterek nokta, işi sıkı tutup en mükemmeli bulmak, özellikle şiirde her mısraın hesabını vermektir. Tanpınar’a göre şiirin yarısı sestir. Mûsıkî son derece önemlidir. Bunun yanında ‘anlaşılmak ve mânâ’ da ehemmiyetlidir. Haşim’de bu yoktur. Hiçbir şair bütünlüğün aleyhinde değildir, sadece Orhan Veli’nin parçanın takipçisi olduğu görülür. Tanpınar ise ‘bütünlüğün içinde parçanın varlığına taraftardır.’ Poe’yu Avrupa’ya Charles Baudelaire tanıtmıştır ve o da tıpkı Tanpınar gibi ondan etkilenir. Sanatlarda tedahül konusunda Tanpınar; “ … yani bizim kendimize mahsus tekniğimiz olur. Ve dile bu sayede kendi sesimiz ve o sayede kendi benliğimiz, hayat tecrübemiz girer… sesimiz nabzımızla beraber değişir…” der.

Şair veya sanatkâr oyuncu mudur, yoksa seyirci midir? Tanpınar şiirin tarifi konusunda, Stéphane Mallarmé ile birleşmektedir. Onun; “mısra bir çok kelimeden yapılmış husûsî bir dalgalanması olan tek ve uzun bir kelimedir” şeklindeki tanımının şiirin tarifi olarak doğru olduğunu düşünmektedir. Valéry de, “ şairde kulağın daima uyanık bulunması gerektiğini söyler” ki, bu değerlendirme de Tanpınar’a göre Mallarmé’nin tarifiyle aynı şeydir. Tanpınar; “…bence şiir mes’elelerinde en güç şey, insanın kulağı ile tam bir işbirliği yapmasıdır. O hem sizin olmalı, hem de sizi idare edecek kadar dışınızda, hatta tarafsız olmalı” der. Tanpınar’ın düşüncelerinden hareketle kulak ve göze hitap eden şiir meselesini izah ederken Hocamız’ın şematize ettiği şekliyle;

Ses(Şiir=Nağme)Âhenk

olduğu için, şair yazdığı şiiri biraz yüksek sesle okumalıdır. Necip Fazıl’ın kulağa ve göze hitap eden şiir anlayışıyla bu düşünce Hocamız’a göre aynıdır ve bir bakıma ona yaklaşmaktadır. Bunlar Tanpınar için, şiirde ses ve mûsıkînin ne kadar önemli olduğunun da delilidir. His ve heyecan şiirde gereklidir. Aslında heyecan da bir histir. Kulak dikkati okuyanı/dinleyeni bunların esaretinden kurtarır. N. Fazıl’ın şiirde cılk ve ham duygu fikri ile mukayese edilecek olursa Tanpınar da şiirin formülünün;

Duygu(cılk ve ham olmayacak)+fikir+şekil=Şiir

olduğu düşüncesindedir. Mûsıkî’nin birinci derecede olması beklenir, ancak dil konusunda Tanpınar; “Şiir söylemekten ziyade bir susma işidir.” der. Bu fikir Haşim’in; “…güzelin tesiri kapandıkça artar” düşüncesinin ve Sembolizmin etkisindedir. O da şiirlerini değerlendirirken bu durumu; “…kapalı âlemler olmasını isterim” şeklinde izah eder. Kendisine şiirde Valéry, hikâye ve romanda M.Proust’tan gelen ‘rüyâvî bir şiir/roman’ düşüncesini izah ederken şairin, ‘üstün bir vasfı olmadığı ve hiç bir şiirin sadece ilhamdan doğmadığı’ fikri üzerinde düşünülmesi gerektiğini savunur. Yazar ve şairler eserlerinde çok defa kendilerini şahıslandırırlar. Meselâ, Dostoyevski, Karamazov Kardeşler adlı romanındaki şahısların tamamını, kendisinin değişik şahsiyetlere bürünmesi üzerinden yaratmıştır. Bizde Peyami Safa ve Tanpınar’da da bu durum görülür. Hocamız buna ‘şahsiyet ikileşmesi’ demektedir. Bu bilgilerin ışığında Tanpınar’ın sınıfta tahlil edilen “Ne İçindeyim Zamanın” şiiri etrafında ise onun Sembolizme yaklaşan düşüncelerinin söz konusu edildiği görülmektedir. Şiirin yoruma açık olması fikri Haşim’de de vardır.  Tanpınar’ın zaman kavramı etrafındaki düşünceleri kendisinin şu sözleri üzerinden değerlendirilmiştir: “… büyük ağaçlara çıldırırım. Büyük bir ağaç hem deniz, hem de serçe gibidir. Rüzgâr sesi, ağaç dalları ve yaprakları arasında insanlaşır…”; “…zaten rüyanın kendisinden ziyade-benim şiir anlayışımda- bazı rüyalara içimizde refakat eden duygu mühimdir”; “…bunu yaşadığımızdan başka zamana geçmek diye de tarif edebilirim.” İlk şiiri olan “Ne İçindeyim Zamanın” şiiri, başka türlü bir ritmi olan ve mekânla eşya ile içten kaynaşan bir zaman tasavvurunun tezahürüdür. Hocamız’a göre bu şiirin son kıt’asının ilk mısraını şöyle bir kalıba uydurmak mümkündür:

                                      (dünya)     (ben)    (sarmaşık)

Şiir hâli=kozmazla+insanın birleşmesi

Dersin bu noktasında Hocamız’ın şiirin daha iyi anlaşılabilmesi için, Alexis Carrel’in, İnsan Denen Meçhul adlı eserinden “İç Zaman” bölümü ile Nurettin Topçu’nun Bergson adlı kitabının okunmasını özellikle tavsiye ettiği görülmektedir.

Tanpınar’ın poetik mektubu üzerine, Hocamız’ın bir dönem süren Poetika Ders Notları’nı tamamlayan bilgi notu,  “ Bu mektup, Tanpınar’ın hayatı, sanatçılığı ve eserleri hakkında bize, Necip Fazıl’ın poetikasına nazaran daha geniş ufuklar açmaktadır.” şeklindeki sözleridir.

Prof. Dr. M. Orhan Okay Hocamız’ın Türkoloji birinci sınıf, birinci yarıyılda okuyan gençlere verdiği ve bu yazıda tarafımdan bütün teferruatıyla nakledilen poetika ders notları erbabı için enteresan olmayabilir, ancak ilk yılın heyecanı ve talebelerin hazır bulunuşu çerçevesinde değerlendirildiğinde, kendilerinin üst düzey bilgi, birikim ve muktesebatıyla birleşen mükemmel hocalığının bir tezahürü olduğu takdir edilecektir. Kendisinden dersler aldığımız bütün dönemlerde de, eğitirken gösterdikleri titizlik, her türlü takdirin üstündedir. Yazıya başlarken ifade ettiğim gibi, Orhan Hocamızın eğitici vasfı, talebesini sadece bilgi yönünden donatmayı değil, aynı zamanda ufkunu açmayı, meselelere geniş bir perspektifle farklı adeselerden bakmayı dürüst, samimi, çalışkan ve ahlâklı olmayı da öğretmek noktasında anlam kazanmaktadır. Talebelerinin seviyesine inmeyi değil, onu kendisine yükseltmeyi hedefleyen bu yaklaşım, her türden metin karşısında göstermemiz gereken dikkat ve hassasiyeti telkin ederek özgüven kazanmamıza yardım etmiş, yorum konusunda da bilgi ve becerimizi geliştirmiştir. Bu notların tarafımdan dikte yoluyla değil, derste anlama, sezmeye çalışma, eve gidince kopuk yerleri işaret edilen kitap, makale ve bilgi notlarından dikkatle okuyarak temize çekme yoluyla oluştuğunu söylemeliyim. Hatta isim ve eser adları ile o zaman şahsımın anlamakta zorlandığı bazı kavramlar için – şahsî merak ve çalışma disiplinim çerçevesinde- ansiklopedilere ve kelime anlamları için de, sözlüklere müracaat ettiğim dikkatten kaçırılmamalıdır. Notları dikkatle kaleme alırken Orhan Hocam’ın aziz hayali hep gözlerimin önündeydi ve hafızam hiç zorlanmadı. Eminim sınıf arkadaşlarım da bu yazıyı okuduklarında, benimle aynı duyguları yaşayacaklardır. Eğitimimiz sürerken Hocamız’dan sonraki yıllarda aldığımız derslerde tuttuğum notlar da,-yanlış anlaşılmaktan korkarım- bu yazının sınırlarını aşarak başka yazılarda işlenebilecek hacimdedir, hatta kitap hâline getirilmeye müsait metinler olmak noktasından da, onları son derece ehemmiyetli buluyorum. Bu yazıda ifadesini bulan Hocamız’a ait değerlendirmelerin, hocalık mesleğinde yeni yetişen meslektaşlarımız için ufuk açıcı ve yöntem bakımından da rehber olmasını ümit ediyorum.   Akademik hayatımın her basamağında muhtaç olduğum tavsiye ve ikazları ile üzerimdeki emekleri için kendilerine minnettarım. Yaşadığım müddetçe daima dualarımda olacaklardır. Ruhları şad, makamları cennet-i âlâ olsun.

Bu haber toplam 587 defa okunmuştur
  • Yorumlar 0
    UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
    Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
    Bu habere henüz yorum eklenmemiştir.
Diğer Haberler
Tüm Hakları Saklıdır © 2012 Türkiye Yazarlar Birliği | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Tel : 0312 232 05 71 - 72 | Faks : 0312 232 05 71-72 | Haber Scripti: CM Bilişim