Rabia Nur Akmaz Yazdı: İlahi Aşk’a Yolculukta Kadın Bir Sufi: Râbia’tül Adeviyye

Rabia Nur Akmaz Yazdı: İlahi Aşk’a Yolculukta Kadın Bir Sufi: Râbia’tül Adeviyye
Günümüz dünyasında yaşanan problemlerin çoğu ahlak ve insan merkezinde odaklanmaktadır. Ahlakî anlamda görülen kırılmalar, beraberinde dünyaya olan meyli artırmış ve insanı esas gayesinden uzaklaştırmıştır.

Bilhassa iffetin, edep ve hayânın dolayısıyla iyi ahlakın tesis edilmesi önem arz etmektedir. Bu husus, ertelenebilir veya göz ardı edilebilir olması bir yana bir an evvel gündeme alınmayı beklemektedir. Bu anlamda Allah ile olan bağını\irtibatını sınırlandırmış olan ahir zaman insanı için, yalnızca Allah’ın rızasına talip olan, O’nun (c.c.) sevgisi ile yaşayan Râbia’tül Adeviyye’nin saf ve menfaatsiz bir aşk ile O’na olan bağlanışını anlamak ve yaşamanın önemine dikkat çekmek istiyorum.

Tasavvufu bir hal olarak gören erken dönem sufileri, dünya ve ukba hayatını itidal noktasında yaşamışlardır. Daha çok rivayetler ve menkıbeler üzerinden anlamaya çalıştığımız bu aşk yolcusu insanlar, ibadet ve samimiyette istikrar sahibi olmaları bakımından bugün bizim için birer örnektirler.

Bu bağlamda Râbia’tül Adeviyye, dünyaya olan mesafesi, örnek şahsiyeti ve metaneti ile üzerinde düşünülmesi gereken bir insan.  Kendini tam anlamıyla Allah’a adayan, yaşamını Allah’a olan muhabbeti ile taçlandıran sâliha bir kadın. İffet, izzet ve letafet örneği. O, ilahi aşka olan iştiyakı ile tanınan bir kadın. Ümmü'l-hayr künyesiyle bilinen Râbia’tül Adeviyye, Basra'da, fakir bir ailenin dördüncü kızı olarak dünyaya gelir. Bundan ötürü dördüncü anlamına gelen ‘‘Râbia’’ ismini alır. Tüm hayatını Allah’a olan aşkı ve O’na ulaşma isteği ile geçiren Râbia’nın tek gayesi, O’nun razı olacağı bir kul olabilmektir.

İnsanı yoktan var eden ve şükrünü eda etmesi mümkün olmayan nimetler bahşeden Allah’a olan yönelişimizde O’ndan, yine O’nu istemek dışında bir beklentimizin olması doğru değildir. Çünkü samimi anlamda O’nun sevgisine mazhar olmuş kimseler, O’ndan başkasını talep etmezler. O’nunla yürür, O’nunla görür ve yalnız O’na yönelirler. Dünya içinde var olan hiçbir şey yoktur ki, O’na duyulan muhabbet olmadan bir kıymeti harbiyesi olsun, bir makbuliyeti bulunsun.

Allah ile muhabbetini sağlam bir temel üzerine bina etmiş olan kimseler, karşılaşacakları her imtihana bir ikram gözüyle bakabileceklerdir. Hakiki mânâda mutluluk, ancak O’nun sevgisini, gönülde hissetmekle sağlanabilir.

Râbia’tül Adeviyye Allah'a olan sevgisini şöyle tavsif eder:

 “Ey Rabbim! Seni iki sevgi ile severim: Sevginin biri benim sevgi, aşk ve iştiyakımdan, diğeri ise Senin sevilmeye layık olmandandır. Benim aşkımdan dolayı gelen sevgi Senden başkasını bırakıp sadece Senin zikrinle iştigal etmeyi, Senin sevilmeye layık olmandan dolayı gelen sevgim de bana müşahede makamını erdirmenden dolayıdır. Şu halde hamd ve şükür ne bana mahsus, ne de övülme ciheti bana aittir. Her iki açıdan da şükür ve hamd sana aittir.”

İçinde öylesine bir aşk taşır ki, o aşk ateşi ile gönlünün coşması her geçen gün kat be kat artar ve İlahi aşk ile yoğrulan kelimeler dile gelir. Hayatının her aşamasında Allah  ile olan irtibatı onu kuvvetlendirmiş, imtihanlar karşısında sabredebilmeyi tevekkül ve teslimiyet sahibi olabilmeyi öğretmiştir. Bugün ahvalimizi değerlendirmeden geçirdiğimizde eksikliğin veya boşluğun nerede olduğunu anlamak zor değil. Ahir zamanda yaşanan buhranların esas sebebi Allah ile olan bağımızın kopmuş olmasından kaynaklanmaktadır. Allah’ı gerçek anlamda tanımıyor oluşumuzdandır…

Gittikçe seküler bir hale bürünen yaşantılarımız neticesinde, bağlı olduğumuz unsurlar da değişmekte. İnandığımız din ve değerler doğrultusunda  amel edemiyor, kendimize ve nefsimize yabancılaşıyoruz. Oysa gaye nefsini bilmekten geçiyor, nefsinin türlü tuzaklarının bilinciyle hareket etmekten… Öyle ki nefisini bilen Rabb’ini biliyor, Rabb’ini tanıyor. Madem ki dünyanın telaşları bitmiyor ve geçiciliği değişmiyor o halde, kendimizi değiştirmemiz gerekiyor. Dünya misafirhanesinde önceliği ahirete verdiğimiz takdirde yaşamımıza bir anlam atfedebiliyoruz. Dolayısıyla varoluş hikmetinin bilincinde olarak, ölmeden önce O’na dönmemiz, O’nunla olan bağımızı sağlamlaştırmamız gerekiyor.

Şu halde, günümüz ahlaki sorunlarına bir başkaldırı niteliğinde, evvela kendimizden başlamak suretiyle istikamet üzere olmamız gerekiyor. Dünya ve içindekilere olan bağlılığımızın kritik edilmesi ve bu anlamda tasavvuf geleneğinin bize örnek olan şahsiyetlerini anlamamız önem arz eder. İşte Rabiâ’tül Adeviyye’nin bizatihi kendisi, İslâm inancı doğrultusunda yaşamış ve ilahi aşkın sırlarına varabilmiştir. Zira Allah ile irtibatın bu dünyada kurulması beklenir. Söz konusu ilişkinin hakkıyla kurulamayışının sebepleri üzerinde düşünmeli ve bir öz muhasebeden geçilmesi gerekir. Aşk ile çıktığı yolda gayesi yine aşka varmak olan Râbia, Allah’tan korku ve kaçış içinde değil bilakis ömrü boyunca O’na (c.c.) yakınlık ve ümit içinde olmuştur… Bu anlamda Rabiâ’tül Adeviyye’nin yaşamı ve düşünceleri bizlere yol gösterici niteliktedir.

Bu haber toplam 527 defa okunmuştur
  • Yorumlar 0
    UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
    Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
    Bu habere henüz yorum eklenmemiştir.
Diğer Haberler
Tüm Hakları Saklıdır © 2012 Türkiye Yazarlar Birliği | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Tel : 0312 232 05 71 - 72 | Faks : 0312 232 05 71-72 | Haber Scripti: CM Bilişim