Rabianur Akmaz: "Kudüs'ten Notlar"

Rabianur Akmaz: "Kudüs'ten Notlar"
"Kudüs'ten Notlar"

Kudüs Davamız, Sevdamız.

  Müslümanlar olarak ilk kıblemiz, Peygamberler şehri, arınış beldesi, mukaddes topraklarımıza gidebilmeyi nasip eden Rabb'ime hamd-ü senalar olsun diyerek başlamak istiyorum.

Filistin'e gitmeden önce almaya başladığım notlar ekseninde en baştan sona (yeni başlangıçlar) anlatmak istiyorum; gördüğüm yerleri, soluduğum havayı, yaşadığım huzur dolu maneviyatı sizlerle paylaşmak benim için severek, gönüllü olarak üstlendiğim bir sorumluluk.

Efendimiz’in (s.a.v.) mübarek ayaklarının bastığı topraklara gidebilmeye layık olmak, mukaddes topraklara kabul edilmek (elbette Rabbimin kabul buyurmasını kastediyorum) paha biçilemez bir duygu. Tel-Aviv’de Ben Gurion Havaalanına inmiştik. Nasıl bir ortamla karşılaşacağımı merak ediyordum bir yandan da bir sorun çıkmadan hayırlısıyla kolayca pasaport işlemlerinden geçebilmeyi ümit ediyordum.. Elhamdülillah, bir sorun çıkmadan tamamlanmıştı, havaalanında dikkatimi çeken Yahudilerin hal ve tavırları özellikle bir ailenin birçok çocuğunun olmasıydı, her ailenin hemen hemen en az 3 çocuğu vardı; saçları ve kıyafetleri hakeza dikkatimi çekti, erkeklerin sağ ve soldan bıraktıkları saçların uzunlukları günahlarının affolacağının işareti imiş.. Başlarındaki kippaları ve bol uzunca giydikleri kıyafetleriyle sanki hepsi aynı, tektip insanlar kümesi gibi duruyorlardı aynı şekilde küçük erkek çocukları da babalarıyla aynı kıyafeti giymişlerdi. Kadınlar ise daha dikkat çekici ve hayran olunası.. Uzun etekleri bol kıyafetleri ve başlarını örtme şekilleri ile takdir edilesiydiler. Dinlerine olan bağlılıkları aşikârdı. İster istemez ülkemiz insanlarıyla kıyaslıyor eksikliklerimizi görmeye başlıyor, evvela kendim için ibret alıyordum.

Farklı, tatmadığım hisler içerisindeydi kalbim ve ruhum ..

Çoğu, ellerinde kutsal kitabı ile duvarın karşısına geçmiş bir yandan okuyor bir yandan günahlarının affı için tuhafça sallanıyorlardı.

Hem izliyor hem de döndüğüm vakit etkisini yitiririm kaygısıyla, nasıl her an her dem bu hisleri canlı tutacağımın çarelerini düşünüyor, yollar arıyordum. Onlara baktıkça bir yandan üzülüyor, diğer  yandan bu denli bağlılıklarına imreniyor (gıpta ediyor)  ve kurdukları sözde hakimiyet için öfkeleniyordum!

   Namaz vakti gelmiş geçecekti,

Hemen tenha bir yer bulup havaalanında namaza durduk, ‘‘Sen yeter ki kılmak iste kâinat sana mescit olur.’’ Sözünü orada derinden yaşadık. Yahudilerin gözleri önünde kıldığımız namazda gönlüm öyle aşk ile coşuyordu ki, meğer insanın inandığı dini (özgürce) yaşaması ne kadar tarifsiz bir duygu imiş. Peki ya onlar gibi dinimize bağlı olmamız için neyi bekliyorduk? Her sokağımız Camiilerle doluydu, utanıyor muyduk Namaz kılmaya, inandığımız iman ettiğimiz dini yaşamaya? Avmler tıklım tıklımken Camiilerimiz neden boştu?
Özgürce ibadet edebilmenin değerini ne zaman anlayacaktık ?

Burada Müslüman Filistinli kardeşlerimiz, Aksa’da bırakın Namaz kılmayı, içine dahi alınmıyordu kendi vatanlarında mülteci konumunda iken biz verilen nimetlere şükrediyor muyduk, sadık kalabiliyor muyduk iman ettiğimiz değerlere?!

Esasen muhasebe etmemiz gerektiğini bariz şekilde gördüm, evvela kişinin kendini, kendi nefsini terbiye etmesi gerekliydi.. Batıl olan ile modernleşme adı altında sunulan(dayatılan) putlar ile hesabımız vardı bizim (!)

Ruhum bu duygularla çalkalanırken, gitme vaktimiz gelmişti. Otobüsle Kadim Kudüs’ün yollarını tutmaya başladık, 1 saatlik bir yolumuz vardı Tel- Aviv dahil olmak üzere Kadim Kudüs’e giden yollarda karşımıza Yeni Kudüs dedikleri gayet metropol, çağdaş binalarıyla ihtişamlı yerlerden geçiyorduk. Dev afişlerle asılmış KFC, Coca Cola, Burger King reklamlarına hiç de şaşırmamıştık yalnızca mide bulantısı oluşturmuştu ..!

Rehberimiz , geçtiğimiz alanları anlatmaya başlamıştı. Otobüs ilerlerken esas topraklarımıza, mukaddes beldeye yolcu olmanın verdiği manevi hazzı iliklerime kadar hissediyordum.

Sahi Nasip ne güzel kelimeydi.. Her şey nasibi kadardı insanın, varsa nasibinde dua edip, ümit ve sabır beraberinde gösterilen çaba sonrası gelen Lütuf.. Bekasız, her şeyin gelip geçtiği maddi hazların insanı boğduğu şu dünyada Esas haz bu değil miydi !

  Samimiyeti ile insanı saran Kadim Kudüs’e gelmiştik kalacağımız otel Aksa’ya 15 dk’lık bir yürüme mesafesindeydi. Rehberimizin ‘’Kulunu Bir Gece Mescid-i Haram’dan Mescid-i Aksa’ ya Yürüten’in Şanı Pek Yücedir.’’ Ayetini hatırlatmasıyla içime tarifsiz bir kor düşürmüştü; Öyle bir kor ki ferahlatan..!

Kalacağımız otel orada bulunan dört yıldızlı tek oteldi, beş yıldız olmamasının tek nedeni içki satmıyor olmasıydı ! Otel sorumlusu Filistinli Muhammed Amca ile tanıştık, Türkçe biliyordu yaşadıklarını, her şeyi bizimle paylaştı, Allah ebeden razı olsun senelerdir direniyorlar, bırakıp gitmiyorlarmış onca müsibet ve haksızlık karşısında dimdik durmaya çalışıyorlar, kalan mirasımıza var güçleriyle sahip çıkıyorlar!

  İlk gün geç olduğu için Aksa’ya geçemedik, otelde huzurla namazlarımızı eda ettik aynı huzurla dualarımızı ettik, Sabah Namazına uyanmak için uykuya geçtik, burada en fazla iki buçuk saat uyumak kâfi gelecekti,  zira yorgunluk ve uykunun bir ehemmiyetinin olmadığı topraklardaydık…

  Uyuyamıyordum, derin düşüncelerle huzur içinde gözlerimi kapattığımda bir an uykuya geçmişim, sabah namazı için alarm çalınca uyandık ve yola revan olduk. Günün aydınlığıyla her yeri daha iyi görebiliyorduk, güneş o gün bir başka doğmuştu adeta tertemiz yeni bir sayfaya düşen bir ışık gibi..

Yeşil büyük bir kapıdan geçince 144 dönüm topraklara yani  Mescid-i Aksa alanına girmiş olduk. Heybetli ağaçlar etrafı sağlı sollu sarmıştı, hemen sağ tarafta İmam Gazzali’nin öğrencilerine ders verdiği küçük bir alan bulunuyordu uzunca bir merdivenden çıkınca Kubbet-üs Sahra’yı karşımızda bulduk, güzelliğiyle duruşuyla üzerinde yazılan Yasin-i Şerif parlıyordu. İlk Namazımızı Kıble Mescidi’nde eda ettik, içeri girince birçok kedi dikkatimizi çekti,  namaz kılan teyzelerin yanı başında  geziniyorlardı, öylesine sıcak bir ortamdı; kuşlar mescidin içinde adeta tavaf ediyorlardı, izlemeye doymak mümkün değildi. Şüphesiz orada ağaçlar, kuşlar tüm canlılar taşlar dahi mübarekti ve Müslümanların yardımcısıydı. -Şahidim-

 İmam öyle hissederek okuyordu ki sureleri, iki rekat Sabah  Namazı’nı uzunca gönülden eda etmeye çalıştık, bu hazzın tarifi yoktu, bu kalbe akan bir şelale gibi ilahî bir ihsandı..

  Otele dönmüştük, yemekleri bizimle hemen hemen benzerdi fakat özellikle pilavda kullandıkları sarı bir renk ve tuhaf bir tad  veren  baharat oldukça farklıydı. İlk gün El- Halil’e doğru yollara revan olduk; El-Halil üzüm bağlarıyla meşhurdu en koyu (fanatik) Yahudiler burada yaşıyordu, Dünyada hem Camii hem Sinagog olan tek yer burada bulunan Hz. İbrahim’in Makamıydı.  Burada durum daha üzücüydü insanlar evlerinden dışarı çıkamaz haldeydiler, çıksalar dahi etraflarında İsrail askerleri, sanki hayat yok gibiydi..!

 Uzunca merdivenleri olan bir evin içinde hemen kapının arasından çekinerek bakan iki kız çocuğunu gördük, o zulmün altında yıllardır öylece duran çocukların küçücük bir çikolataya olan gülümseyişleri içimde güneş gibi doğdu, ümitvardık her zaman da olacağız; Mutlak zafer yalnızca Allah’ındır ‘‘Allah nurunu tamamlayacaktır.’’ (Saff, 618) er ya da geç bu zulüm dinecek zalim indirilecektir, biiznillah! Öyle inandık ve iman ettik ki her zorluğun ardından bir kolaylık olacağına ümidimiz tamdır, muhakkaktır.

Gönlüm kırgın, Beytullahim’e doğru yol almak için ayrıldık El-Halil’den.

Beytullahim’de Hz.İsa’nın doğduğu yer olarak bilinen Doğuş Kilisesi yer alıyordu. Sonraki durağımız, Hz.Musa’ nın (a.s.) Makamı olacaktı. Hz. Musa’nın Tur Dağı’na çıkıp Allah ile buluşmaya gittiği yollardan geçiyorduk. Etrafta bırakın yüksek, itici binaları hiç bina yoktu, çöl olması da ayrı bir huzur katıyordu insana. Her adımda her karışta  maneviyat dolduruyordum gönlüme…

Eriha bölgesi oldukça sıcaktı, içeride namazımızı eda edip Mübarek Makamı ziyaret ettik, Hz.Musa’nın Kudüs’ e varamadan Eriha bölgesinde vefat ettiği bilinmektedir. Sonrasında Lut Kavmi’nin helak olduğu Lut Gölüne, içinde hiçbir canlı yaşamadığı için diğer ismiyle, Ölü Deniz’e gitmek nasip oldu.

Ziyaretimiz tamamlandıktan sonra hurma, ve hediye alabilmek için market benzeri bir yere uğradık. Hurması çok güzeldi ve daha yeni toplanmıştı. Oraya özel ‘’Felafe’’ adında ekmek arası bir yiyeceği tattık, kuru köfteyi anımsatmıştı, kullanılan baharat yine vardı.

Cola dağıtıldı ama içmedi çoğumuz içemezdik, bu bilinci kazanmış olmamız gerekirdi artık, oraya gidip de İsrail’e destek vermek -en azından zorunda olmadığımız bir husus- büyük dilemma olurdu..!
  Ve artık Zeytin Dağı’na çıkma vakti gelmişti. İlk durağımız Selman-ı Farısi Hz.leri oldu, genç yaşında Efendimiz’in (s.a.v.) Aşkı ile yanan mübarek insan.

İkinci durağımız ismimin verildiği iffet, izzet ve fazilet timsali, Hakk Aşığı, Hakk Yolcusu; tabi’in dönemimde ilk evliya kadın, sâliha insan, Rabia’tül Adeviyye’nin makamına gelmiştik. Benim için çok anlamlı bir o kadar duygulandığım anlardı. Zeytin ağacının gölgesi düşmüştü Makamının girişine, küçücük yeşil bir kapıdan geçtik, Besmele çekip ilk ben girdim, hemen karşımda serilmiş şekilde kırmızı renkte birkaç seccade vardı diğer tarafta yine birkaç kitapla dolu küçük bir kitaplık bulunuyordu sakin, huzur dolu bir havası vardı. Merdivenlerden indiğimiz zaman mübarek makamı orada öylece duruyordu, sureler okuduk, dua etmeye başladık; Onun adını Hakkıyla taşıyabilmekti Rabbimden talebim, teslimiyet tevekkül ve fazilet sahibi kadın…  Tekrar yukarı çıktık, rehberimiz Hz. Rabia’nın kısaca hayatından bahsederken, içimden aynı anda birçok farklı düşünceler geçiyordu, inanamıyordum bir yandan hala (…)  şükrettikçe şükredesi gelir ya insanın, içi dolup taşar ya Allah Aşkı ile, tam olarak öylesi!

  Ziyaretimiz bugün için sonlanmış, hava yavaş yavaş kararmaya başlamıştı. Zeytin Dağı’ndan Mescid-i Aksa’yı izliyorduk, ikisinin arasında kalan bölgede Yahudi mezarlığı bulunuyordu, hemen hemen her mezar taşının üstünde sayıları farklı olarak mumlar yer alıyordu, inançlarına göre mum sayısı ziyarete gelenlerin sayısını veriyordu. Rehberimiz Osmanlı döneminden bu yana Kudüs için verilen mücadeleden, bütün Müslümanların üzerinde Hak olan emanetimize sahip çıkmanın öneminden, sorumluluklarımızdan bahsediyordu, esen rüzgar beraberinde her birimiz hem hüzünlüydük hem umutlu hem de daha kararlı ve bir o kadar güçlü (!)

  Akşam olmuş, otele dönmüştük. Muhammet amcanın yaşadıklarını, dinledik o akşam da, bize aşılayacağı azme muhtaçtık, hayatı boyunca verdiği direnişi, sabır ve sebatı can kulağıyla dinledik. Biz de evvela kendimizden başlayarak bu sorumluluğu almayı can-ı gönülden istiyorduk şüphesiz.

  Son günümüzde Mescid-i Aksa’da olacaktık, Cuma günleri her yerden insanlar kafile kafile namaz için gelirler, oldukça kalabalık olur denildi, gerçekten de öyle oldu.  Kubbet-üs Sahra’nın içi tıklım tıklım doluydu, namazımızı huzurla eda ettik ümmet için açtık ellerimizi öyle güzel dua edildi ki Amin’ler yankılandı sanki Aksa’nın her bir kısmında… Tüm bu insanlar, bu dualar elbet boşa değildi, her şeyin bir vakti vardı, vaad edenin Rabbimiz olduğunu bilmek ve teslimiyetle gayret etmek; asıl mesele buna inanmak ve yaşayabilmek değil miydi, samimi, içten bir duayla Rabbimize sığınmış olarak…

O gün çarşılarında, o tarih kokan sokaklarda dolaştık. Bir Filistinli ailenin evine misafir olduk, sağolsunlar samimiyetleriyle karşıladılar bizi. Çokça ikramda bulundular ümmet kardeşliğini hiç tanımadağımız o insanlarla birlikteyken yaşadık hamdolsun.

Kıyamet Kilisesi’ni gördük, tam karşısında Hz.Ömer Camii yer alıyordu.

Yahudilerin Kubbet-üs Sahra’nın altında Hz. Süleyman’ın  inşa ettiğine inandıkları bir mabede ulaşmak için başlatmış oldukları geçidi (!) anlattı rehberimiz, Allah korusun (olmayan) mabede ulaşmak için yapılan kazı çalışmalarıyla Kubbet-üs Sahra yıkılma tehlikesiyle karşı karşıya… Bizler sahip çıkmazsak, akın akın gidip de, onlara varlığımızı göstermez isek sahipsiz olarak düşünecekler ve hiç çekinmeden alıkoymaları söz konusu olacaktır. Unutulmamalı ki, o mukaddes topraklar, ‘ne yalnızca Filistinlilerin ne de Arapların sahip çıkması gereken topraklar değil, orası tüm Müslümanların Ümmetin üzerine Hak olan topraklar’ o topraklar bize miras kalan Davamız!

 Akşam olmuştu, Kubbet-üs Sahra’da merdivenle geçilen, kayalarla dolu küçük bir bölme vardı iki rekat namaz kılabilmek için oraya inmiştik fakat Yatsı Namazı’ndan sonra kapılar kilitleniyordu acele etmemiz için ışıkları kapattılar, o sırada Türkiye’den getirdiğim tesbihi karanlıkta bulamadım ve  çıkmak durumundaydım, üzülmüştüm ancak her şeyde bir hayır vardı, sonrasında, döndüğümde iyi ki bulamamışım diyecektim; bana ait bir şeyin o mübarek alanda kalması, bir kardeşimin bulacağı ve orada Allah’ı zikredeceği düşüncesiyle bir kez daha şükrettim ...

 Notlarımın sonuna gelirken, beni derinden sarsan, uyandıran, dirilmeme vesile olan anımı paylaşmak istiyorum sizinle:

Yatsı Namazı’na durduğumuzda yanıma bir teyze sıkışmaya çalıştı, yan taraf boş olmasına rağmen ısrarla yanıma gelmek istedi ve namaza durdu, namaz bitip de selam verdikten sonra tanışmak nasip oldu, Amine teyzemle. Arapçayı konuşacak düzeyde bilmediğim için İngilizce konuşmaya başladık; çocuklarından bahsetti , ayrı olduklarından ve  uzun zamandır görüşemediklerini anlattı. Öğretmenlik yapıyormuş vakti zamanında, ancak uzun süredir mesleğini icra edemediğini konuştuk, öyle sıcaktı ki, evine davet etti fakat yarın döneceğimizi,  eğer nasip olur da yine gelirsek muhakkak ziyaretine geleceğimizi söyledik.  Kapıların kapanma vakti gelmişti artık, çıkmamız gerektiğini bildirdi bir İsrail görevlisi (!) Kendi mescidimizden çıkarılıyorduk, Filistinlilerse yaş sınırıyla alınıyordu bunları görmemezlikten gelebilir miydik?

 Evet çıktık,  o an çıkmamız gerekiyordu Amine teyzem, arkadaşım Elif ile birlikte en son biz çıktık, görevli kapıyı kilitlerken ellerimiz semada bağıra çağıra Asr Suresi’ni okuduk .

 Bismillahirrahmânirrahîm.

Vel asr ! (Asra yemin olsun ki)

İnnel insane le fi husr (İnsan mutlaka ziyandadır)

İllellezıne amenu ve amilus salihati ve tevasav bil hakkı ve tevasav bis sabr ( Ancak iman edenler, sâlih amel işleyenler, birbirlerine Hakkı tavsiye eden ve sabrı tavsiye edenler bunun dışındadır.)

Kucaklaştık, ağladık, sarıldık. Mübarek elini öpmek istedik müsade etmedi Amine Teyzem, ilk kez tanıştığım biriyle yaşadığım bu içtenlik, ayrılamama hissi beni derinden etkiledi, sarılıp ayrılmamıza rağmen dönüp tekrar sarılmayı istedim, öylece bırakıp gitmeye gönlüm razı olmasa da o gün o ayrılığı yaşamak durumundaydım…

    Son günümüzün gecesi böylelikle son buldu.

Sabah erkenden yola çıktık, giderken Rabbime emanet ettim Amine teyzemi, Muhammed amcamı, tüm Müslümanları, bu mübarek beldeyi.  Bir gün elbet bu zulüm, bu tahakküm son bulacak, Hakk’ın adaleti tecelli edecek ümidiyle gönlümü bir nebze ferahlatmaya çalışıyordum.

  Bu inanç ve teslimiyet olmasaydı insan dayanabilir miydi?

İçim buruktu, bir şeyler eksiliyordu uzaklaştığımı hissettikçe, diğer taraftan çoğalmıştım da bir şeyler katmıştım gönlüme, ruhumun derinliklerine bir şeyler nakış nakış işlemişti sanki...

 Gidiş yolunda gördüğüm manzaralarda, yapılan ayrıma tekraren şahit oldum; Bir tarafta tamamen modern (!) lüks binalar içinde yaşayan ‘sonradan gelme’ insanlar, diğer tarafta vatanın esas sahiplerinin yaşadığı Kadim Kudüs, sokakları çöplerle dolu, ağır vergilere tabii tutulan Filistinliler. Öyle ki arabaların plaka renkleri dahi farklıydı, İsraillilerin sarı,Filistinlilerin yeşil renk, ona göre kapılardan alıyor veya geri çeviriyorlar, açıktır, vatanlarını terk etmeleri için ellerinden geleni yapıyorlar.

  Peki, bu devran hep böyle mi gidecek?

  Esas şimdi başlıyordu !

Onca şeyden sonra hiçbir şey yapmaksızın hayatımıza kaldığımız yerden devam edemezdik, oradaki hislerimin her dem diri kalması için kendimi gitmeden, o topraklardan ayılmadan hazırlamaya başladım, günlük yaşamın koşuşturmacası bana burada yaşadıklarımı unutturmamalıydı, hislerimin canlı kalması için ne yapmalıydım nasıl bir yol izlemeliydim üzerine hala düşünüyorum, fakat burası bende kalsın…

Daha fazla sorumluydum artık, mesuliyetim artmıştı, hiçbir şey boşuna değildi biliyorum; bunu nasip eden Rabbim daha güzel, hayırlı yolları açacaktı emindim.

Elhamdülillah öyle de oldu, olacaktır da inşallah.

   Filistin, Kudüs kutsal topraklarımız için ne kadar okusak yazsak yine az olacaktır. Filistin meselesi bizim meselemizdir, biz Müslümanlar olarak mükellefiz, dava bizim davamız öncelikle okumakla, anlamakla ve bilinçlenmekle işe başlamalıyız. Biz fert olarak kendimizi inşa edenlerden, ümmete hayırlı olma çabasını verenlerden olmalıyız.

 Yalnızca Filistin değil, tüm İslam coğrafyaları için aynı hassasiyeti göstermeyi gönülden istiyor olmamız gerektir. ‘‘İçinde yaşadığımız dünyayı içimizde yaşattığımız dünya değiştirebilir.’’

‘‘Kudüs insanı bileler.’’ demişti Hocamız, evet gönlümüz ve dahi ruhumuz bilelenir ilk kıblemize yönelince kalbimiz.

 Bu duygularla, Kudüs’e gitmemde vesile olan Hocalarıma, Muhammed Abiye, projeyi yazan Abdullah beye, Genç Memur-Sen yöneticilerine, orada bize yardımcı olan rehberimiz Bülent bey ve Yuşa beye teşekkürü borç bilirim. Allah ebeden razı olsun.

  Bu yolda Kudüs Davası’nı birlikte omuzlayacağımız yoldaşların çoğalmasını Yüce Mevlam’dan niyaz ederim.

Selam ve dua ile.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Bu haber toplam 383 defa okunmuştur
  • Yorumlar 0
    UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
    Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
    Bu habere henüz yorum eklenmemiştir.
Diğer Haberler
Tüm Hakları Saklıdır © 2012 Türkiye Yazarlar Birliği | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Tel : 0312 232 05 71 - 72 | Faks : 0312 232 05 71-72 | Haber Scripti: CM Bilişim