Ruh cephemizin maden işçisi Nureddin Topçu

Ruh cephemizin maden işçisi Nureddin Topçu
Faaliyetlerde öyle geç kalınmıştı ki, birkaç program haziran ayına sarktı. Hemen ardından, 20. yüzyıl düşünce dünyamızın en önemli simalarından Nureddin Topçu’nun vefatının 30. yıldönümü geldi. VEFATININ 30. YILI ANISINA / D.

Kadri pek bilinmeyen mütefekkir...

Zamanında kadri pek fazla bilinmemiş, tefekkür hayatımızın en önemli şahsiyetlerinden biri olan Nureddin Topçu’yu, otuz yıl önce kaybetmiştik (10 Temmuz 1975). Vefatının üzerinden bunca zaman geçti. Şimdi 21. yüzyıldayız. Nureddin Topçu’nun sağlığında onunla tanışmak, onu dinlemek, yazdıklarını okumak, sohbetinde bulunmak benim için hâlâ önemini koruyor. Hayatımın ilk yarısında onu tanıdım, ikinci yarısında eserlerini daha dikkatli okumaya, fikirlerini daha derinlemesine kavramaya, öğrenmeye çalıştım. Elbette o kendini ele verenlerden, reklamını yapanlardan, eserinin veya öneminin altını çizenlerden değildi. Bilen bilirdi, tanıyan tanırdı.

Bilmeyen ne bilsin bizi, bilenlere selâm olsun! (Yunus Emre)

Merhum Topçu’yu bilme ve tanımanın şahsım için nasıl bir imtiyaz olduğunu şimdi daha iyi kavrıyorum. Sâkin siması, sağlam seciyesi, kararlı tavrı; faydacılıktan, halka oynamaktan, kazanmaktan, yakın hedefleri ele geçirmekten kaçınan; hatta bunları kişilik zaafı olarak gören karakteri...

Nureddin Topçu’nun, baskısı tükendiği hâlde bir süre yeniden yayınlanmayan eserleri son yıllarda tekrar ve daha ciddi şekilde okuyanlara sunuluyor. Onunla eserleri aracılığı ile tanışmak, münasebetini sürdürmek isteyenler için fazla sıkıntı yok. Elbette eser, kişiliğin de aynası. Yine de Nureddin Topçu Hoca’yla tanışmanın yerini eserlerini okumanın tam mânâsıyla tutamayacağını düşünüyorum. Kısacası, Topçu eserinin de ötesinde bir şahsiyetti. Batı’da yetişmiş, Batı’nın ilim zihniyetini kavramış, bu zihniyeti temsil eden ilim adamlarını ve feylesoflarını özümsemişti. Topçu, elbette bir tarafıyla zaman zaman ret ve inkâr içinde olduğumuz Batı’ydı. Türkiye’ye döndükten sonra, yatışmaz fırtınalar esen zihnini son mutasavvıfların sohbetlerinde sükûna erdirmişti. Böylece diğer yanıyla, sistemin tümüyle ret ve inkâr ettiği en şarklı bilinenin devamıydı.

Hareketlerinde ve yazdıklarında hiçbir mübalağa, artistlik ve rol yoktu. Sözlerine veya fikirlerine asla “dram” katmıyordu. İllüzyona başvurmuyordu. Büyüleyici tesir uyandırmaktan bilerek kaçınıyordu. Her zaman yalın, sade idi. Cezbedici olmuyor, cezbe göstermiyordu. Değil “teshir etmek”, “etkilemek” dahi onun sözlüğünde yoktu.

Mehmed Âkif’le ilgili bir toplantı yapılacaktır. Topçu kürsüye gelir, açar Safahat’ı, on beş-yirmi sahife okur. Okuma bittikten sonra sadece “İşte Mehmed Âkif bu idi.” der!

Kendi önemini anlatmayan nâdir insanlardan biri. “Bak bu söylediklerim, yazdıklarım önemlidir”, demeyen; yaptıklarının öneminden kendi ehemmiyetine gönderme yapmayan bir şahsiyet. Önemi, değeri ancak bilenlerince malûm. İşte ondan birkaç satır:

“Var olmak, düşünmek ve hareket etmek demektir.”

“Hareketten önce hürriyeti var kılacak başka bir hadise mevcut değildir. Hürriyetim, hareketimin varlığı sayesinde vardır ve hareketle birlikte kendini gösterir... Varlık, sanki hareketle beraber var olmuştur ve ebediyyen ondan ayrılmamaya mahkûmdur.”

“Var olmak, gerçek mânasıyla var olmak, hareketleriyle düşüncesini sonsuzluğa istinat ettirmek demektir ve böylelikle kendi varlığını sonsuzlukta aramak demektir.”

“Ben seni uzakta ararken, sen kendi evimde idin.”

Nureddin Topçu, 1934’te felsefe doktorasını tamamladıktan sonra Türkiye’ye döndü. Lise öğretmeni olarak işe başladı. Yeniden kurulmuş olan üniversitede ihtiyaç olmasına rağmen görev verilmedi.

İyi yetişmiş, fikri kapasitesi yüksek bir kişilik olarak üniversite dışında bırakılan Topçu düşünce tarihimiz açısından çok önemli bir başlangıç yaptı. 1939 yılının şubat ayında, Hareket dergisini yayınlamaya başladı. 1925’ten itibaren, Batıcılığı; baskıcı modernleşmeye dayanak yapılan pozitivizmi ve materyalizmi desteklemeyen fikirlerin yayın yoluyla ifadesi imkânsız hâle getirilmişti. Bu yüzden Hareket dergisinin çıkışı fikir tarihimiz açısından gerçek bir dönüm noktasıdır. Batı’da yüksek seviyede felsefe tahsili yapmış bir genç düşünür, orada kazandığı bilgi ve fikir hamulesiyle insana, insanın içine, manevî hayatına yönelmenin gerektiğini ve aradığımız şeyleri kendimizde bulabileceğimizi söylüyor, “Ben seni uzakta ararken, sen kendi evimde idin” diyordu.

Derginin ilk sayısında ilk yazının başlığı “Rönesans Hareketleri” idi. Bu yazıda, Avrupa’nın bu asırda neden Rönesans yapamayacağı şöyle izah ediliyordu: “20. asrın milliyet Avrupasını yaşatıcı kuvvetlerin başında büyük sanayi bulunmaktadır ve büyük sanayiin 20. asırda kazandığı rakipsiz hâkimliği, zümre istibdadını hazırlayan, gayesi her şeyi tanımaktan ibaret olan 19. asrın idealsiz müsbet ilimciliği olmuştur. Müsbet ilim, ruhî ve ahlâkî kıymetlerle insanlık içinde bir rönesans yaratacak yerde Avrupa milletlerinin insanlığı gittikçe daha mükemmel ve teminatlı şekilde istismar edebilmeleri için arzın hammaddeleri üzerindeki sarsılmaz saltanatını temin etti.”

“En hakiki mürşit” olarak bağlanmamız emredilen “müsbet ilim”in rol ve fonksiyonu hakkında en azından tereddüt uyandıran bu sözlerden sonra, Topçu, Avrupa’nın yapamayacağı rönesansı, bizim yapabileceğimizi şöyle ifade ediyordu: “Avrupa medeniyetinin içine girmiş olan ve Avrupa haritasının dışında bulunan bizim gibi bir millet, asrımızın rönesansını kendinden bekleyebilir. Bu rönesansı yapmamızı mümkün kılan en esaslı şart Avrupa haritası dışında, Avrupalılık hırsına ve hodgâmlığına bürünmekten uzak kalmamızdır. Yaratılacak kıymetleri şu veya bu milletin tarihinden değil, hakikatin hazinesinden alabilmek hürriyetini kazanabiliriz.”

Nureddin Topçu, 19. yüzyılın sonunda Maurice Blondel’in sistemleştirdiği “hareket felsefesi”ni Türkiye’de tanıtan bir düşünür olarak bilinir. Milliyetçilik konusunda sistemin tasvip etmeyeceği bir yol takip ettiği de malûmdur. Din-milliyet ilişkileri konusundaki yaklaşımları yanında, toprağa dayalı, bin yıllık tarihe yaslanan bir millet varlığını esas alır. Bu yüzden, “Anadolucu” olarak tanınır.

Eserlerinin ötesinde bir şahsiyetti!

Yazımızın başında, Necip Fâzıl ve Nureddin Topçu’nun benzerlikleri üzerinde durmuş, bu benzerliklere rağmen farklı çizgiler takip ettiklerini belirtmiştik. 1920’lerin başından itibaren yayınladığı şiirlerle ve 1930’larda yazdığı hikâye ve oyunlarla edebiyat sahasında kendini kabul ettiren Necip Fâzıl, 1940’lardan sonra ağırlıklı olarak fikrî faaliyetlerin içinde olmuştur. Esasen Necip Fâzıl saf (pür) fikir adamı değildir, fikirle hareketi birleştirmek isteyen bir yapısı vardır. Böylece geniş kitlelere yönelik, sonuç alıcı (ve ekseriya siyasî renk taşıyan) fikirlerle halkın karşısına çıkmıştır. Necip Fâzıl’ın bu çerçevede ortaya koyduğu fikirler büyük ölçüde aktüelle bağlantılı fikirlerdir. Daha önce elde ettiği şöhreti, itibarı fikirlerini yayma ve sunmada kullanmıştır. Köşklerde oturan, şık giyinen, at besleyen ve gelir gider hesapları yapmayan bu şöhretli adam, bütünüyle bir “medya adamı”dır. Yaptıklarını medya için yapar ve hep kendi eylemini/aksiyonunu anlatır. Oyunun yazarı da, rejisörü de aktörü de kendisidir.

İki şahsiyet arasındaki büyük mizaç farklarına rağmen, birlikteliklerini de görmezden gelemeyiz. Topçu düşüncesinin ana eksenini teşkil eden “hareket” kavramı, Necip Fazıl’da “aksiyon”a dönüşür. Belki de “hareket” Topçu’ya mahsus bir kelime olarak algılanabileceği için böyle yapmak zorunda kalmıştır. Necip Fâzıl’ın hayatında önemli yeri olan konferanslarının ilki “İman ve Aksiyon” başlığını taşır. 1963 yılında Erzurum başta olmak üzere birçok şehirde bu konferansı vermiştir. Bu konferansta, aksiyon felsefesi üzerinde bir konuşma için uzun sayılabilecek şekilde durur. Aksiyon felsefesini ve M. Blondel’i tanıtır. Yazı ve basın hatıralarını ihtiva eden Bâbıâli isimli kitapta ise, milliyetçilik konusunda “Gerçek milliyetçiliği, ancak Anadoluculuk ismi altında mazrufuna lâyık, ruhuna uygun madde alâkası olabileceğini anlamayanlar”a yüklenir...

Her iki önemli isim de Türkiye’nin yarını için, yeni nesillerin yetişmesi için gayret sarf etti, büyük hizmetler gördü. Yazımızı vefat yıldönümünde rahmetle andığımız Nureddin Topçu’nun Yarınki Türkiye adlı eserinden birkaç satırla bitirmek istiyoruz:

“Yarınki Türkiye’nin kurucuları, yaşama zevkini bırakıp yaşatma aşkına gönül verecek, sabırlı ve azimli, lâkin gösterişsiz ve nümayişsiz çalışan, ruh cephesinin maden işçileri olacaklardır. Bu ruh amelesinin ilk ve esaslı işi, insan yetiştirmektir. Hünerleri hep fedakârlık olan bu hizmet ehli gençler, hizmetlerinin mükâfatını da hizmet ettikleri insanlardan beklemeyecekler, sonsuzluğa sundukları eserin sesinin akislerini yine sonsuzluktan dinleyeceklerdir... Ve onların eseri olacak yarınki Türkiye, şu temellerin üstünde kurulacak: Anadolu’nun toprağından kaynayan bir kan, cemaat için harcanan emek, bin yıllık tarih, otoriteli bir devlet ve ebedî olduğuna inanmış bir ruh...”

D. MEHMET DOĞAN: TÜRKİYE YAZARLAR BİRLİĞİ ŞEREF BAŞKANI

Bu haber toplam 816 defa okunmuştur
  • Yorumlar 0
    UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
    Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
    Bu habere henüz yorum eklenmemiştir.
Diğer Haberler
Tüm Hakları Saklıdır © 2012 Türkiye Yazarlar Birliği | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Tel : 0312 232 05 71 - 72 | Faks : 0312 232 05 71-72 | Haber Scripti: CM Bilişim