Sadat’ın Kurucu İsimlerinden Adnan Tanrıverdi İle Sohbet

Sadat’ın Kurucu İsimlerinden Adnan Tanrıverdi İle Sohbet
Sadat’ın Kurucu İsimlerinden Adnan Tanrıverdi İle Afrin Zeytin Dalı Harekâtını, ASSAM’ı, ASDER’i, Türk Ordunun genel askeri işleyişini, PKK, PYD, FETÖ terör örgütlerini, 28 Şubat ve 15 Temmuz sürecini ve askerlik anılarını konuştuk…

Afrin Operasyonu neden olmalıydı? Şu ana kadar gelinen süreci nasıl yorumluyorsunuz?

Afrin’e baktığımız zaman PKK’nın merkezinin Kandil’e taşınmadan önceki beslenme kaynağıydı. Dolayısıyla Türkiye’deki terör olaylarının, özellikle batıya kayan, batıda ortaya çıkan bu PKK sempatizanı terör olaylarının Türkiye’ye giriş yeri diyebiliriz. Yani birincisi Türkiye’nin güvenliğini tehdit ediyordu. İkincisi, Türkiye sınırının güneyinde oluşturulmaya çalışılan terör şeridinin denizle bağlantıyı sağlayacak bir kısmıydı. Üçüncüsü Suriye’nin üniter yapısını bozacak konumdaydı. Sonuç itibariyle Afrin Harekâtı aynen Cerablus’ta başlayan, El-Bab, Fırat Kalkanı Harekâtı gibi Türkiye’nin güvenliği için zaruri olan bir harekâttı. Türkiye bunun barışçı yollarla çözülmesi için çok gayret gösterdi. Ancak bundan sonuç alınamayacağı anlaşılınca askerî gücünü kullanarak bu meselenin çözülmesi için düğmeye bastı. Sonuç itibariyle Afrin Harekâtı iyi bir süratle gidiyor diyebiliriz. Tabi askerî harekâtta arazi hedefi son hedeftir. Ama burada bir meskûn mahaller var. Bu meskûn mahallerde de zarar görmesini istemediğimiz sivil insanlar var. Dolayısıyla o sivil insanların zarar görmemesi için, teröristleri de temizleyerek gidildiği için normal bir askerî harekâta nazaran yavaş gibi görünür. Ama sonuç itibariyle süratinin iyi olduğu, iyi giden bir askerî harekât diyebiliriz.

Cumhurbaşkanımız cesur ve feraset sahibi

Cumhurbaşkanımızın Afrin konusundaki idaresi, iradesi ve cesareti hakkında ne dersiniz?

Sadece Afrin konusunda değil. Bana göre bir liderde aşağı yukarı çok vasıf olması gerekir. Bir liderde olması gereken en önemli üç vasıf; cesaret, feraset ve kararlılık. Kararlılık istişare ile beraberdir. Bu üçü de Cumhurbaşkanımızda çok belirgin bir şekilde var. Bir yönetici veya karar merciinde olan bir şahıs çok şey bilebilir, allâme olabilir. Ama cesur değilse, herhangi bir şeyden korktuğu zaman bütün bildiklerini unutur. Cumhurbaşkanımızın birinci vasfı bu cesaretidir. Cesaret sonuç itibariyle manevî bir değer. Eğer ölümden korkmazsanız, hiçbir şeyden korkmazsınız. Mesele bu kadar basit. Dolayısıyla Cumhurbaşkanımız cesur ve feraset sahibi. Yani normalin daha ilerisinde ileriyi görüşü var ve istişare ederek süratle karar verebilecek bir yapıya sahip. Bu bakımdan Afrin Harekâtı olsun, bundan önce Cerablus Harekâtı olsun Cumhurbaşkanımız meseleyi hep hedef gösterici, belirleyici, devletin organlarının harekete geçmesini sağlayacak düğmeye basan gerçek bir lider konumunda.

O bakımdan Afrin Harekâtını da takip ediyor Sayın Cumhurbaşkanımız. Direktifini de ona göre veriyor. Genel Kurmay, Millî Savunma Bakanlığımız, İçişleri Bakanlığımız ilgili bakanlıklarımızla ve bütün ilgilileri ile meseleyi istişare ediyor. Sonunda kararı verip uygulattırıyor. Bence zaten görülüyor da herhalde daha fazla bir şey söylemeye gerek de yok.

Ordular her şeyden önce dindar olmalıdır

Türk ordusunun büyük ve güçlü olmasının sırrı sizce nedir?

Bu iş insanımızın mayasında da var. Manevî değerinde de var. Benim “Ordular dindar olmalıdır” diye bir makalem var. Hiçbir meslekte ölüm pahasına vazifeye atılma yoktur. Yani askerliğin dışındaki mesleklerde hayati bir risk varsa o işi yapmayabilirsiniz. Ama askerde hareketin sonunda ölüm varsa bile o hareket yapılacaktır. Dolayısıyla ölümden sonrasına inanmayan insanın ölümün üzerine canhıraş gitmesi mümkün değildir. Bu manevî değeri mutlaka göz önünde bulundurmak lazım.

SADAT neden kuruldu? Kurucusu olduğunuz SADAT’a sürekli bir saldırı var. Neden saldırıyorlar?

Ben 1996 Ağustos’unda emekli oldum. Emekli olmadan önce Sırp-Bosna savaşı yeni bitmişti. Dayton Anlaşması 95 Aralık’ında oldu. 6-7 ay sonra Genelkurmay Başkanlığı generalleri, gruplar halinde o bölgede olan olayları yerinde görmek üzere bölgeye seyahat yaptırdı. Biz de o zaman Genel Kurmay Harekât Başkanı olan Korgeneral Çetin Doğan’ın başkanlığında 10 kişilik bir ekiple askerî uçakla Bosna’ya gittik. Yolumuz uzun sürdü, 7 saat. Yolda giderken değişik mevzuların içerisinde Çetin Doğan Paşa bir olay anlattı;

“Bize bir Amerikalı özel savunma danışmanlık şirketi geldi. Kendi şirketlerinin bünyesinde Türk Silahlı Kuvvetlerinden muvazzaf bir asker vermemizi istedi. Biz de özellikleri ne olsun; karacı, denizci, havacı dedik? Fark etmez dediler. Sonra öğrendik ki rahmetli Begoviç’e gitmiş bu şirket. Şirket MPRI diye bir şirket. Demişler ki, Bosna ordusunu biz kuralım, eğitelim, donatalım, size teslim edelim. O da Türkiye kabul ederse olur demiş. Ben de muvazzaf personel verdik mi dedim. Verdik dedi.”

Yani kabul etmişiz anlamına gelmiş o. Sonra oraya gittik. Bosna’yı ben ilk defa görmüştüm. Ormanlık, engebeli bir araziye sahip. Hep zırhlı birlik kurmuşlar. Orada zırhlı birlik değil komando birliği, uçar birlik, piyade gibi yaya birlikler gerekirdi. O zaman bu beni çok etkilemişti. Savunma danışmanlık şirketleri, yani sivil organizasyonların ülkelerin ordularını kurdukları ile ilgili olarak da aşağı yukarı o zamana kadarki ilk bilgim. Dünya üzerinde çok yaygın görünmüyordu. Sonuçta ben bir ay sonra kadrosuzluktan emekli oldum. Fakat beni çok etkilediği için bu konuyu düşünmeye başladım. Sonra aradan belli zaman geçti. Silahlı kuvvetlerden YAŞ kararı ile çıkarılan arkadaşların kurduğu derneğin genel başkanı olduk. Onlarla ülkemizdeki sorunlar nasıl, İslâm dünyasındaki sorunlar nasıl çözülür diye düşünürken bu “Kiralık Ordular-Özel Askerî Şirketler” kitabı çıktı, 2009 yılında. Bu Kitabın yazarı P.W.Sınger da biz Bosna’ya gittiğimiz zaman BM gözlemcisi olarak oraya gelmiş. O da MPRI şirketini orada görmüş. O 2009’a kadar bu kitabı yazmak için uğraşmış. Benim zamanım da ona benzer şekilde, emekli askerlerin tecrübelerini İslam ülkelerine nasıl verebilirim diye düşünce içerisinde geçti. Bu kitap içerisinde 80’e yakın özel askerî şirketten bahsediyor. Bu MPRI şirketinin de Bosna, Hırvatistan, Kosova, Makedonya, Macaristan gibi ülkelere hem danışmanlık hem de ordularını organize etme, ayrıca Afrika’da 25’e yakın ülkede askerî şirketler vasıtası ile onların kimisini devirme, kimisini de yönetimi desteklemek sureti ile oralarda etkin olduklarını, bu arada Suudi Arabistan’da 5 ayrı şirketin; birisinin kralın muhafız birliklerini eğiten, başka birisinin kara kuvvetlerinin eğitimini yapan, başka bir şirket harp akademilerinin eğitimlerini yapan, başka bir şirket hava kuvvetlerinin bakım onarımlarını yürüten, başka bir şirkette deniz kuvvetlerinin bakım ve onarımını yürüten bir konum içerisinde olduğunu tespit ettim. Bunu görünce aşağı yukarı 50’ye yakın İslâm ülkesinde Amerika, İngiltere, Fransa ve Rusya’nın özel askerî şirketleri var. Taşeron şirket gibi.

SADAT bir ihtiyaca binaen kuruldu

Biz emekli askerleri organize edelim. Bu askerler, batılıların askerî şirketleri gibi ama sadece devlet bazında o ülkelerde evvelâ devlete tehditleri tespit etsin, sonra bu tehditlere göre güç geliştirme konusunda, gelişen bu gücün ihtiyaç duyduğu eğitim konusunda, gerekirse lazım olan silah, araç, gereç konusunda hem tedariki hem de ortak üretilmesi konusunda danışmanlık yapsın, diye böyle bir oluşuma ihtiyaç duyulduğu kanaatine vardık. Ben de Silahlı Kuvvetlerin çok değişik yerlerinde görevler yaptım. Bir birikimim var, bu birikimin de zekâtı var. Bu bir sorumluluktur, mesuliyettir. Bu mesuliyeti yerine getirecek şekilde hareket etmezsem bunun hesabı bizden sorulur, düşüncesiyle bir oluşum yapalım dedik. Hukukçu arkadaşlarımız var. Vakıf mı olalım, dernek mi olalım diye düşündük. Dediler ki hizmet alıp hizmet satacağız. Dolayısıyla şirket olursa daha iyi olur. Şirket olalım dedik. Savunma danışmanlık şirketi, buna bir kısaltma bulalım dedik. Ne olsun derken birisi SADAT deyince, öbürü bu seyitler anlamına gelir dedi. Öyle ise kalsın dedik. SADAT isim böyle çıktı. Arkadaşları toparladık. 28 Şubat süreci içerisinde inançlarından dolayı silahlı kuvvetlerden ihraç edilen arkadaşlardı. Onlara bu bir misyondur, biz şirketi para kazanmak için kurmuyoruz. Bir amacımız var. İslâm dünyası acaba ortak bir savunma sistemi içine girebilir mi? Misyonumuz bu olsun. Arkadaşlar, kaybettikleri zaman üzülmeyecekleri kadar hisse ile buraya ortak olabilirler. Sermayemiz olsun, şirketi kuralım dedik ve o şekilde yola çıktık.

SADAT’a saldırıların arkasında ABD var

Neden bu kadar saldırıya maruz kalıyor?

Küresel güçler İslâm ülkelerini kontrol etmek için bu imkânı azami ölçüde kullanıyorlar. SADAT İslâm dünyasında özellikle ABD’nin şirketlerinin karşısında, o ülkeleri sömürmek için değil de kendi ayakları üzerinde durmaları için faaliyet alanlarında rakip olarak gördüler. Bize ilk saldırılar Amerika’dan yani okyanus ötesinden geldi. 2012’de haber yaptılar. Tabi kendisini millici sanan, bir takım muhalif düşüncede olan insanlar diyelim. Tabi bizim Web sitemiz var. Web sitemizin içinde özel eğitim konuları var. En özel eğitim konularını da koyduk. Onları koyunca onlardan hareket ederek cımbızlayarak, böyle bir şeye muhalif olarak bizim muhalefet saldırmaya başladı. Ama esas harekete geçiren okyanus ötesi merkez.

PKK, PYD, DEAŞ ABD’nin özel askerî şirketleridir…

Amerika bölgede hangi plânların peşinde?

En yakın Türkiye’den düşünürsek, Türkiye’nin güneyindeki bir terör devleti kurma düşüncesi, oradaki insanların egemen olacağı bir devlet kurmak değil tabi ki amacı. Sonuç itibariyle Akdeniz ile Basra’yı bağlamak. Enerji nakil hatlarının geçeceği veyahut o bölgede kuracağı üslerle bölgeyi kontrol edebileceği bir konuma sokmak için. Sonuç itibariyle biz bugün söyleyebiliriz ki PKK, PYD, DEAŞ bunlar Amerika Birleşik Devletleri’nin özel askerî şirketleridir. Bölge halkının, terör örgütlerini hiçbir şekilde kendi menfaatleri için çalışan bir silahlı oluşum diye görmemesi lazım. Aynı şekilde Afrin’dekiler de öyle. PYD o bölge halkının menfaatlerini koruyacak bir yapıya değil küresel güçlere hizmet edecek bir yapıya sahiptir.

ASDER kurulduğu günden bugüne hangi misyonu yürüttü?

ASDER bildiğiniz gibi özellikle 28 Şubat süreci içerisinde Yüksek Askerî Şûra kararları ile yani yargıya kapalı idari işlemlerle inançları nedeniyle, irtica safsatası ile Silahlı Kuvvetlerden çıkartılmış subay ve astsubayların oluşturduğu bir dernek. Ben 96 yılında emekli oldum. 95’den itibaren Silahlı Kuvvetler bünyesindeki ideolojisine uygun olmayan veyahut yapacağı bir darbede, darbenin arkasında olmayacak düşüncedeki insanların tasfiyesine başladı. 1995 yılının Şubat ayıydı. Kolordu komutanı tugay komutanlarını topladı, ben o zaman ikinci zırhlı tugay komutanıydım. 95 Aralık Şura’sında görüşülüp de karara bağlanmış bir emri bize tebliğ etti. Bir dosya kâğıdı üzerinde başlığı yok, sonunda imza bloğu yok. Üzerinde şöyle yazıyor. “Aşağıda ismi bulunan subay ve astsubaylar irticai faaliyette bulunmaktadır. Bunlar ikaz edilecek. İkaza uymayanlar Silahlı Kuvvetlerden ihraç edilecek. Bu emri yapmayan amirler hakkında da işlem yapılacak.”

Kâğıt toplayan TSK mensubu var

Ondan sonra bu terör örgütü FETÖ’nün başındaki dedi ki “başörtüsü teferruattır.” Silahlı Kuvvetlerde FETÖ’cüler bu ikaza uydular. Namazını, ibadetlerini terk ettiler. Eşlerinin başlarını açtılar. Samimi Müslümanlar da yaşantısını devam ettirdiler. Sonuçta onlar Silahlı Kuvvetlerden atıldı. Atılınca evvelâ gerçekten büyük bir mağduriyet içerisine düştüler. Mağduriyet içine düşünce bir geçim derdi vesaire oldu. Ama belirli bir süre sonra toparlandılar. Herkes sivil hayatta kendisine uygun bir iş buldu. Mesela dışarıda Ekrem Bey var kâğıt toplayarak hayatını geçindirdi, jandarma üsteğmeni idi. 95 yılından beri atılanlar 2000 yılında dernekleşebildiler. Dernek kurmak da zordu. Ben o derneğin 2004 yılında genel başkanı oldum. Ondan sonra o zamana kadar, 2004’e kadar ferdî mağduriyetler nasıl giderilebilir diye insan hakları, hak, adalet hususunda mücadele verdiler. O zamana geldiklerinde bana dernek genel başkanı olan arkadaşımız dedi ki, “ya bu derneğin başına geçersiniz ya da derneği kapatacağız. Bunun üzerine biz derneğe yeni bir misyon ekledik. Ferdî mağduriyetlerin giderilmesi için önce devletin ve milletin ana sorunlarının çözülmesi gerekir. Bu milletin derdine evvelâ sahip çıkalım. Sorun milletin iradesinin devletin bütün kurumlarına hâkim olamamasından kaynaklanıyor. Biz bu istikamette mücadele verelim. Ondan sonra milletin derdi biterse bizim de bunun içerisinde sorunlarımız çözülür. Çok sorunu olanlar var, her gün işini kaybeden insanlar var. Bu bakımdan ferdî meseleler çok kişiye bir sorun olarak görülmeyebilir. Bundan sonra dernek paneller yapmaya başladı. Milli İradeye Saygı panelleri yapmaya başladı. Anayasada yargıya başvurma hakkı alınarak ihraç edilmeyi sağlayan 125’inci maddenin değiştirilmesi konusunda büyük gayret sarf ettik. Çıkartılan insanların haklarının geri iade edilmesi konusunda büyük gayretler sarf ettik. Aynı zamanda İDSB, TGTV gibi çatı kuruluşların içerisinde bulunduk. Orada askerî disiplinin vermiş olduğu bir farklılıkla o sivil toplumda kendisini hissettirdi. Mesela biz 2008’de TEHÖP diye bir platform kurduk. 17 tane insan haklarını savunan sivil toplum kuruluşu bir araya geldi. 27 Nisan Muhtırası öncesi ve sonrasında haftada bir seri toplantılar yaparak kararlar aldık. Platformlar olarak “Bir ihtilal olursa ve darbeciler sokağa çıkmayın derlerse biz sokağa çıkacağız. Çıkın derlerse çıkmayacağız ve kışlaları işgal edeceğiz” diye deklare ettik. Bunun arkasından Kara Harp Okulu, halk kışlayı işgal ederse nasıl koruruz diye tatbikat yapmışlar.

Dolayısıyla biz, sivil toplumda milli iradenin hâkim olması gerektiği konusundaki çabalarımızı hep sürdürdük. Misyon olarak adaletin tesisi ve insan haklarının korunması devletin bekası ve milletin iradesinin devletin bütün kurumlarına hâkim olması gerektiği hususunda çok fikrî çalışmalar yapmıştır.

Emperyalist işgale karşı Birlik kurmalıyız…

İslam dünyasının emperyalist işgale karşı nasıl bir politika izlemesi gerekiyor?

Birlik... SADAT, ASSAM’ın tabanına dayanarak kurulmuş bir şirket. ASSAM’ın misyonu İslam ülkelerinin bir irade altında toplanması için hangi müesseseler gerekir ve bu müesseselerin mevzuatı ne olsun? Bu derece teknik bir yol haritası çıkarmaya yönelik bir çalışma.

ASSAM’da her konu inceleniyor mu? Sadece askerî kanat mı inceleniyor?

Devletin merkezden yönetilmesi gereken faaliyet alanını biz 4 olarak kabul ediyoruz. Bugünkü siyaset bilimi de bunu böyle kabul ediyor. Peygamber Efendimiz de bunu böyle söylemiş. Peygamber Efendimiz Medine’ye hicret ettikten sonra ilk iş, iki kişi arasındaki ihtilafı nasıl çözeceğiz diye bir adalet sistemi oluşturmuş. Devletlerin varoluş sebebi adaletin tesisidir. Bizim misyonumuz ve söylemimiz budur. Adalet güç ister. Peygamber Efendimiz onun arkasından, Medine’deki kendinin ayrılmasından sonraki asayiş için bir “İçişleri Teşkilatı” kurmuş. Üçüncüsü dışa karşı, aşiretlerden gelecek herhangi bir tecavüze karşı önleyecek şekilde, bugün anlayacağımız şekilde keşif kolları, silahlı kuvvetleri oluşturmuş. Dördüncüsü de İslâm’ı komşu ülkelere anlatacak şekilde tebliğciler göndermiş, buna da “Dışişleri” diyoruz. Yani ASSAM’ın çalışma alanı, adaletin tesisi, ortak olacak merkezden yürütülecek. İç güvenlik merkezden yönetilecek. Dışa karşı ortak bir savunma sistemi, merkezden yönetilecek. Dış İşleri de elçilerin atanması ve dış politika da merkezden olacak. Yani düşününce İslâm ülkelerinin ortak adalet sistemi, İslâm ülkelerinin ortak savunma sistemi, İslâm ülkelerinin ortak iç güvenliği, İslâm ülkelerinin ortak dış politikası, İslâm ülkelerinin ekonomi işbirliği, İslâm ülkelerinin bu iradesinin oluşması için anayasasını sağlayacak şekilde ASSAM’ın 8 araştırma kurulumuz var. Bu araştırma kurulumuzun her birinde masalar var, 96 masası var. 96 masa da 960 akademisyenin araştırma yapabileceği konulara bölünmüş vaziyette. Bunun sonucunda İslâm Ülkelerinin anayasası ne olsun? İçinden çıkacak icra organı nasıl olsun? İslâm ülkelerini yönetmek için iç işleri, dış işleri, mevzuatı nasıl olsun? Bu tür konuları konuşuyoruz…Araştırıyoruz…

İslâm Birliği Bakanlığı kurulsun…

Bunları teknik olarak araştırıp aynı zamanda 60 İslâm ülkesinin milli güç unsurları nedir, bunları da açık kaynaklardan tespit ederek İslâm ülkelerinin gücünü ortaya koymak... Onun arkasından da bir irade altında nasıl toplanabilir, bunun bir hal tarzını çıkarmak için tamamen bu istikamette ihtisaslaşmış insanların incelemelerinden sonuç çıkaracak bir araştırma kurulu... Dolayısıyla bizim birinci sloganımız, diyoruz ki ASSAM olarak İslâm ülkelerinin bir parlamentosu olsun, bu parlamento İslâm birliği nasıl olur, bunun üzerinde çalışsın. Parlamentonun olması için de birinci şart her İslâm ülkesinde bir İslâm Birliği Bakanlığı olsun. O bakanlık sadece şunu düşünsün: “Benim ülkem İslâm birliğine nasıl katılır?” Sonra bu bakanlar belirli periyotlarda toplansınlar. İstişare etsinler. Bir yönetim şekli ortaya çıkarsınlar. Sonra da bu olabilir, bizim tasavvurumuz, etnik ve coğrafi yapı düşünüldüğü zaman 8 ayrı grupta İslam ülkeleri gruplandırılabilir. Bunlar federal bir yapı içerisinde olabilir. Bölgesel İslâm Ülkesi Federasyonu diyoruz. Bunlar konfederal bir İslâm Birliği devleti ortaya çıkarabilir. Bu çıkarsa emperyalist tecavüzler ortadan kalkar. “Yabancı işler İslâm ülkelerinden çıksın” sloganı da bizim sloganlarımızın arasındadır.

Terörün kökü dışarıda, kökünün kurutulması lazım…

Türkiye teröre karşı hangi stratejiyi yürütmeli?

Terör içeriden çok az olur. Terörün kaynağı dışarıdadır. Benim 2015 yılında yazılmış bir makalem var, “PKK dış tehdittir” diye. Dışarıda bir eğitim merkezleri oluşturacaklar. Bunda insanları içeriden veya dışarıdan toparlayıp eğitecekler, donatacaklar, yetiştirecekler, teşkilatlandıracaklar. Asimetrik yollardan ülkeye sokacaklar ve bunlar Türkiye’de terör yapacaklar. Bu neye benzer, diyelim ki o komşu ülke kendi topraklarında düzenli ordusunu yetiştiriyor. Sonra Türkiye’ye düzenli ordusuyla taarruz ediyor. Bu normal düzenli askerî harekât. Öbürü de bunun asimetriği. Gayri nizami olan, düzensiz olan. Bizim eski savunma konseptimiz şöyleydi: “Düşman sınırlardan geçsin, sonra biz topyekûn savunma sistemimizi oluşturalım ve ülkemizi savunalım”. Bu yanlış bir konsepttir. Tehdidi dışarıda tespit edip yerinde bertaraf ettiğimiz zaman, PKK’yı da biz kendi ülkemizdeki terör yapısını da öyle bertaraf edebiliriz. Dış merkezlerine yönelirsek, dış merkezlerini ortadan kaldırırsak, Silahlı Kuvvetlerimizi sadece sınırın dışından gelecek tehdide karşı organize eder ve gücünü öyle geliştirirsek ve terörle de böyle mücadele edersek terörü daha etkili bir şekilde ortadan kaldırma imkânına sahip oluruz. O bakımdan Türkiye’nin şimdi uyguladığı gibi Zeytin Dalı Harekâtı ve bundan önce Fırat Kalkanı Harekâtında olduğu gibi tehdidi sınırın dışında tespit edip sınırın dışında bertaraf etmek. Bekleyelim de sınıra girsin ondan sonra bertaraf edelim düşüncesi konsepti değişti. Bugün Irak’ta da Kandil’de de veya başka bir yerde, bunu Türkiye sıraya koyabilir veya aynı anda da yapabilir. Dolayısıyla bundan sonraki baş etme yöntemi tabi ki evvelâ dış kaynaklarını bertaraf etmek, içeridekileri de durarak bekleyerek değil, mutlaka planlı bir şekilde taarruzi olarak tespit edip bertaraf etme yöntemini kullanıyor.

ABD 15 Temmuz’da sahte yüzünü ortaya döktü…

FETÖ ordumuzda nasıl bir hasar bıraktı?

Elhamdülillah o hasarı bu sınır dışı harekâtlar düzetti. 15 Temmuz’dan önce tamamen güvensiz, ordumuzu okyanus ötesi iradenin istediği istikametlerde, ordunun gücünü gösteremeyecek durumda bırakmıştı. Öyle bir gizli örgütlenme olmuş ki 15 Temmuz’da da devleti ortadan kaldıracak bir harekâta dönüştü. Darbe girişimi sonrasında tabi ki kadrolardan boşalmalar oldu. Silahlı Kuvvetlere halkın güveni konusunda büyük bir darbe oldu. Devletin kendi içerisinde büyük zarara sebep oldu. Fakat o safraların temizlenmesine de bir vesile olduğu için sonuçta ordumuzun daha güçlenmesini sağladı diyebiliriz. Siyasi istikrarın olduğu bir dönemde darbenin başarılı olması mümkün değildi. O dönemde bunu yaptılar.

15 Temmuz benzeri kalkışmalara karşı nasıl bir önlem alabiliriz?

Biz hep Darbelerin üç ayağı var dedik. Birinci ayağı darbeye müsaade eden mevzuatın olması, anayasa ve kanunlarda. İkinci ayağı Silahlı Kuvvetlerin içerisinde milletin değerlerine ters ideolojik kadrolaşmaların olması, üçüncüsü de siyasi istikrarsızlık. Bu üçü bir araya geldiği zaman darbe olmuş veya müdahale olmuş. Siyasi istikrar varsa darbeleri önleyen başlı başına bir etkendir. Başkanlık sistemi o bakımdan Türkiye’de darbeler tarihini kapatacak bir dönemin başlangıcı olacaktır. Demek ki siyasi istikrarımızın mutlaka olması lazım. Bunun arkasından da milletin iradesinin devletin bütün kurumlarına hâkim olmasını sağlayacak mevzuat ve otoritenin kurulmuş olması lazım. Böyle olduğu sürece ideolojik kadrolaşma da önlenir. Yani milletin resmi Silahlı Kuvvetlere de yansır.

Milli ve manevi değerlerle mücehhez bir orduyu yenebilecek bir güç yoktur…

Yerli ve milli bir ordunun size göre hususiyetleri nelerdir?

İnsan kaynağı çok önemli. Biraz önce söylediğim gibi inanmış insandan daha güçlü silah yoktur. O bakımdan bizim kültürümüz, medeniyetimiz hem manevi hem milli değerlerimiz, gerçekten dünya üzerinde ender milletlerde olan değerlere sahibiz. Bu değerlerimizi geliştirici bir şekilde ordumuzun eğitilmesi lazım. Eğer bir meslek dindar olması gerekiyorsa, dindar olması gereken meslek askerliktir. Çünkü ölümden ötesine inanması lazım. Hayatı pahasına da olsa vazifeyi yerine getirmesi gerekir. Ölüm pahasına vazifeyi yerine getirmesi gereken insanların da inançlı olması gerekir. Milli, manevi değerlerimizi özümsemiş personelden oluşan orduyu dünyada yenecek başka ordu yoktur.

Zeytin Dalı Operasyonu milli bir meseledir

Milletimizin Zeytin Dalı Operasyonuna desteği tam. Fakat bir takım aykırı seslerin ihanete yakın açıklamaları hakkında ne söylersiniz?

Biz bunlara ideolojik diyebiliriz. Sonuç itibariyle milli manevi değerler bakımından veya siyasi iktidara karşı muhalefet olsun diye şuursuz bir şekilde muhalefet edenler var. Ama Elhamdülillah milletimizin tamamına yakını bu harekâtı milli bir dava olarak görüyor. Ben şahsen bunda medyamızı çok etkili buluyorum. Bu yine Cumhurbaşkanımızın iradesi ile ilgili olan bir şey. Günü gününe sahadan haber vermek orada olayları takip ederek bilinçlendirmek, hem milletin bu mesele ile daha yakından ilgilenerek harekâtı milli bir mesele haline getirmiştir

Şimdi mesela medyamız oraya gidip meseleleri milletimizle paylaşmamış olsa kara propaganda, orada çok değişik farklı meseleleri dünya gündemine taşıyabilirdi. Onun lekesini çıkarmak için çok uğraşmamız gerekirdi. Ama oradan haberleri anında veren medya vasıtasıyla kara propaganda yapsalar da etkisini göstermiyor.

Değerli bilgiler aktardığınız için teşekkür ederiz…

FATMA GÜLŞEN KOÇAK

Bu haber toplam 1068 defa okunmuştur
  • Yorumlar 0
    UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
    Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
    Bu habere henüz yorum eklenmemiştir.
Diğer Haberler
Tüm Hakları Saklıdır © 2012 Türkiye Yazarlar Birliği | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Tel : 0312 232 05 71 - 72 | Faks : 0312 232 05 71-72 | Haber Scripti: CM Bilişim