• İstanbul 21 °C
  • Ankara 24 °C

Şair Faik Baysal’dan Edebiyat Anıları-I

Fahri TUNA

‘Tanımam, Bir Kez Bile Görmedim Yüzünü’ Dizesinin Hazin Öyküsü

Kışın doğan kışın ölen şair ve yazarlarımızdan Faik Baysal.  Dünyaya gözlerini 1 Aralıkta (1922, Adapazarı) açan, 9 Aralıkta (2002, İstanbul) yumanlardan.

Şair, öykücü, romancı, senarist, çevirmen.

İlk eseri bir roman: Sarduvan. 1944’te Semih Lütfi Kitabevi’nden yayımlanmış. ‘50 liralık telif ücretimi alacağım günü hâlâ bekliyorum’ derdi rahmetli.

Tek Parti Cuntasına muhalif bir kalem olarak DP’nin kuruluşunda yer almış duyarlı bir yürek Baysal. İsmet Paşa muhalifi. Rezil Dünya romanının yayınından kısa süre sonra İstanbul - Ankara Treninde karşılaştığı İsmet İnönü’nün, kulak memesini hafiften sıkıyor gibi yaparak ‘Sen son romanında neden bana saldırıyorsun bakalım?’ takılması üzerine, eski cumhurbaşkanının kendisini okumuşluğu ve hoşgörüsü karşısında hem şaşkın hem de hayran olduğunu anlatırdı.

Sancı Meydanı öykü kitabıyla 1969 Sait Faik Hikâye Ödülü’ne lâyık görülmüş bir öykücü Baysal.

Yaşı ellilerin üzerindeki herkesin iyi hatırlayacağı TRT’de Mesut Uçakan’ın yönetmenliğindeki, Türk televizyonculuk tarihinin ilk beyin nakli temalı dizisi/yayını (1987) olan Kavanozdaki Adam’ın da senaristi bir zarif kalemdi o.

Seksen Yıl Gül Sancılı Bir Ömür Süren Yazar

Gül Sancısı son şiir kitabıydı, editörlüğünü büyük bir zevkle üstlendiğim. Zaten vefatının ardından Gül Sancılı Adam adlı biyografi kitabıma giden yolun da başlangıcıydı söz konusu bu kitap.

Gerçekten zarif naif rakik, gül sancılı bir adamdı Faik Baysal. Gün sancılı bir ömür sürmüştü, şahidiz.

Kırk dördü çeviri, altısı şiir olmak üzere, kırk üçü telif yetmiş yedi kitaba imzasını atmış bir edebiyat emekçisidir Faik Ağbi. Namı diğer Faik Hoca.

‘Tanımam, Bir Kez Bile Görmedim Yüzünü’ Dizeleriyle Başlayan Annem Şiirinin Şairi

Trajik bir kaderin de sahibiydi Faik Baysal; annesini doğarken yitirmişti. ‘Tanımam, bir kez bile görmedim yüzünü’ dizesiyle başlayan meşhur Annem şiiri için Türk Şiirinde Ana antolojisini hazırlayan Yavuz Bülent Bakiler’den ‘Faik Baysal’ın Annem şiiri tartışmasız Türk edebiyatının en güzel ana şiiridir. Bu şiiri yazmış olabilmek için altı şiir kitabımı gözümü kırpmadan feda edebilirim’ sözlerini kendi kulaklarımla bizzat duymuş biriyim ben.

Babasını da hiç görememişti Baysal: O iki üç yaşlarındayken büyüklerinin hilafına bir hanımla evlenen babası Adapazarı’nı terk edecek, onu ‘hayatımda en çok sevdiğim insandır. İlk şiirimi on üç yaşımdayken onun ölümü üzerinde yazdım’ dediği haminnesi ve dedesi büyütecekti. Altı yaşına gelince de dedesi haminnesine ‘bu çocuk haylaz olmasın. İstanbul’a yatılı mektebe gönderelim’ diyecek; Faik Baysal’ın on iki yıl sürecek İstanbul Sen Josefli yılları böyle başlayacaktı.

Annesinden bir Annem şiiri yadigârdı ona, babasından da mezarına serptiği üç beş kürek toprak.

Adaşım Sait’i (Faik’i) hep kıskanmışımdır. O annesinin sırtında, annesinin desteğiyle yaşadı bir ömür, bense yüzünü bile göremedim anneciğimin, kokusunu bile bilemedim’ derdi annesinden ne zaman söz açılsa. 

Eşi: ‘Ne Zaman Konuşacağız Faik? Elli Yıldır Konuşamadık Hiç, Çalışmandan’

Fatih’teydi. Fatihliydi. Sur içi İstanbul’undaydı bir ömür.

Mubahat Hanım’la evlenmiş, biri tıp doktoru Emre (1950), diğeri seslendirme sanatçısı – televizyon dizileri oyuncusu Elif (1957) adında iki çocuk bağışlamıştı onlara yüce Yaradan. Çeviri uğraşıyla, yazma eylemiyle geçen yoğun bir ömrü vardı.

Vefatından altı ay kadar önce bir gün evinin çalışma odasına - kütüphanesine mi desek – giren eşi Mubahat Hanım:

“- Faik, ne zaman konuşacağız?” diye soracak, o da:

“- Elimdeki sayfanın bitimine az kaldı, yarım saate tamamlanır, ondan sonra’ diyecek,

Eşi ise bir ömrü özetleyen şu cümle ile mukabele edecekti:

“- Onu demiyorum. Hep çalışıyorsun. Elli bir yıllık evliliğimizde bir kez bile oturup şöyle ağız tadıyla konuşamadık!’

Evet, tam da buydu Faik Baysal’ın hayatı. Çalışmaktan ağız tadıyla eşiyle bile oturup konuşulamayan bir hayat. Çilekeş bir edebiyat savaşçısıydı zira o.

 

Gün Yüzüne Çıkması Gereken Yahya Kemâlli, Nazım Hikmetli, Sait Faikli Anılar

Şairler yazarlarla örülü bir hayatı olmuştu onun. Bin bir anılarla yüklü. Gâhı acı gâhı tatlı anılarla.

Kâh Yahya Kemâlli kâh Nâzım Hikmetli, kâh Sait Faikli kâh Orhan Velili anılar.

Birbirinden ilginç birbirinden güzel birbirinden zengin anılar.

Yazdığını söylemişti onları. Göstermişti de bana bir keresinde. Bir tarafı çeviri karalamaları diğer yüzünde anıları. Baysal’ın o zarif incelikli duyarlıklı kaleminden dökülen, Türk edebiyatına mutlaka kazandırılması gereken anılar anekdotlar yaşanmışlıklar.

İnşallah çocukları Emre Ağbi ile Elif Kardeşim o dosyayı bir yayıneviyle anlaşıp gün ışığına çıkartırlar.

Ne kadar da iyi olur.

Türkçe Sevdalısı, Ömrünü Türkçeye Adamış Bir Şairdi O

Son on iki yılında yakın dostlarından biri olmakla iftihar ettiğim Faik Ağbi’den çok anılar dinledim ben.

Çok güzel çok latif çok içtenlikli konuşan biriydi Faik Baysal. Hafif boğuk sesi, kuyunun içinden bakıyormuş izlenimi veren gözlerinden daha çok elleriyle konuşan biriydi o. Çok saygılı çok kibar ve çok yerinde konuşurdu. Saatlerce bıkmadan yorulmadan doymadan dinleyebilirdiniz. Sigarası ve çayı eşliğinde elbette.

Türk edebiyatının yaşayan çınarı, sesi gibi bakışları gibi derin, ta 1940’lardan itibaren büyük bir titizlikle biriktirdiği yaşanmışlıklarını özel süzgecinden geçirip de sunuyordu dost sofrasına. İmbiğinden akıtırcasına hem de.

On iki yıl Fransız kolejinde (ilk orta lise) okuduğu, hayatını Fransızca çevirilerden kazandığı hâlde iliklerine kadar Türkçeciydi o. Türk’tü. Türkçe sevdalısıydı.

Fransızcadan nefret ederdi hatta. Bu nefretinde daha lise öğrenciliğinde, Fransızca bir cümleyi çevirirken bir kelimeyi ‘öküz’ diye nitelemesi üzerine sınıfın kahkahalarla gülmesi ve öğretmeninin sözlüden sıfır vermesinin de etkisi olabilir mi, bilinmez.

Türkçesi namusuydu onun. Onuruydu. Hayatıydı. ‘Dünyanın en güzel en incelikli dili Türkçedir’ diyordu sık sık. 

Evet; çok güzel konuşan, çok güzel anlatan, çok güzel dinleten bir şairdi o. Şair öykücü romancı.

Vefatının üzerinden on altı koca yıl geçse de anlattıklarının birçoğu hâlâ hafızamdadır.

Bunların bir kısmını Mahalle Mektebi okurlarıyla paylaşmak istiyorum. Umarım beğenirsiniz ey benim mektep arkadaşlarım.  

Fizikçi Hayri’den Öğrenilen İlk Hayat Dersi

1943 yılı. İkinci Dünya Savaşı. O günlerin Türkçesiyle İkinci Cihan Harbi. Hitler bütün Avrupa’yı işgal etmiş, Balkanları da. Edirne’ye ha girdi ha girecek. Türkiye savaşa ha girdi ha girecek. Herkeste bir bedbinlik bir mutsuzluk bir korku. Yoksulluk da diz boyu. Bir endişe bir ümitsizlik bir telaş. O zor günlerdeyiz.

1922 doğumlu Faik Baysal da Ankara Etimesgut Topçu Okulu’nda yedek subaylık eğitimindedir. Altı ay sürecektir bu eğitim. O dönemde topçu okulu çok önemlidir. Zira II. Dünya Savaşı’nda en önemli savaş silahı toptur. Bu nedenle Türkiye’de uzun yıllar genelkurmay başkanları hep topçu sınıfından seçilecektir. Kenan Evren de dâhil. Topu olan ve iyi kullanan, ülkeleri birer birer düşürmekte, işgal ede ede yoluna devam etmektedir. Hitler de böyle yapmaktadır işte.

Yedek subay okulunda eğitim görmekte olan Şair Faik Baysal’a kulak verelim:

“- Sıcak. Mutsuzluk. Yorgunluk. Topçu binbaşı her akşamki gibi ders anlatıyor kara tahta önünde. Gündüz açık alanda eğitim, akşamları da ders; uykusuz bitkin yorgun durumda hepimiz onu dinliyoruz.

Binbaşı koca tahtayı dolduran bir problemi çözdü. İşte ‘şu karşıdaki tepenin altı kilometre ardındaki düşman bölüğüne topu kaç derecelik açı ile hedef alacaksın da ateşleyeceksin?’ Sinüs kosinüs eşittir şu. Koca tahta doldu ama. Ben duvar dibinde en arkadaki sırada oturuyorum hep. Yanımda da biri oturuyor. Üstü başı dökülüyor. Aslında hepimiz dökülüyoruz da kendimizi gördüğümüz yok. Parmak kaldırdı:

“- Komutanım bu cevap yanlış” dedi. Binbaşı sesin geldiği yöne ona doğru döndü, öfkeli bir ses tonuyla kükredi:

“- Ne demek yanlış! Ben onu Fizikçi Hayri’nin kitabından aldım. Otur oturduğun yere, saygısız adam!..”

“- Fizikçi Hayri benim efendim” diye cevapladı bizimkisi.

Binbaşı daha da köpürdü. Sonuç mu? Komutana hakaretten kırk beş gün katıksız hapis cezası aldı benim sıra arkadaşım Fizikçi Hayri.*”

*: Fizik öğretim üyesi Şair Yılmaz Güney, ‘Fizikçi Hayri’nin kuvvetle muhtemel Ankara Üniversitesi Fen Fakültesi Fizik Bölümü öğretim üyelerinden Prof. Dr. Hayri Bener olduğunu söylemektedir.

Bu yazı toplam 206 defa okunmuştur.
  • Yorumlar 0
    UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
    Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
    Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
Yazarın Diğer Yazıları
Tüm Hakları Saklıdır © 2012 Türkiye Yazarlar Birliği | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz. Sitede yayınlanan yazıların sorumluluğu yazarlarına aittir.
Tel : 0312 232 05 71 - 72 | Faks : 0312 232 05 71-72 | Haber Scripti: CM Bilişim