Şehir Araştırmaları Merkezi ve Tarihî Eserler Bilinci

M. Ali ABAKAY

Tarihî eserlere bakış açımız, yüzyıldır, sadece toprak altında kalanlarla, eski eserlerle sınırlı kalmıştır, arkeoloji ve sanat tarihi açısından. Yapılan çalışmalar, okullarda okutulan dersler göz önünde tutulduğunda toprak üzerindeki eserlerin gereken ilgiye, alakaya mazhar olmadığı görülür. Son dönemde yapılan çalışmalar, bu yeknesak gidişatı değiştirmeye çalışmışsa da sonuç, toprak altında kalanın daha değerli, toprak üstündekinin daha değersiz olduğu kanaatini kemikleştirmiştir.

Toprak altında kalan elbette tarihî eser kapsamındadır, araştırılması gereken eserlerdir. Zaman içinde gün ışığına çıkarılması gereken eserler, arkeoloji açısından önemlidir, sanat tarihi bakımından değerlidir. Bizim buna itirazımız söz konusu olamaz, ifademiz yanlış anlaşılmamalıdır. Kazılarda elde edilen eserlerin yeri müzelerdir, sergi salonlarıdır.

Toprak üstündeki eserlerin gittikçe harap olması, yıkılmayla yüz yüze gelmesine yönelik tedbirlerin alınması, eserlerin ömrünün uzatılması şarttır. Bu tarz eserlerin teknolojik gelişmelerle beraber her yönüyle kayıt altına alınması gereklidir.

“Defineci” şeklinde ifade edilen, kaçak kazılarla eserleri yurt içinden dışarıya kaçıran, satan, yurt içinde her yerde kendisini gösteren, resmiyette derdest edilmesi elzem olan tarih eser kaçakçılarının toprak altı yetmezmiş(?) gibi, toprak üstündeki eserleri de tahrip eden tavırları, tarihe saygısızlığın, kültüre yabancılaşmanın, değerlerine sırt çevirmenin adı olmuştur.

Ülkemizde kimi yapıların taşlarının numaralandırılarak, gece yarısı sökülüp yurt dışına çıkarıldığı, konuyla ilgili olanların bilgisi dâhilindedir. Kimi ibadethanelerin çinilerinin, mihraplarının ya da minberlerinin veya taç kapılarının aksamlarının sökülüp müzayede salonlarında açık artırma suretiyle satılması, müzelere aktarılması, yabancı olmadığımız hususlardandır.

Kimi holdinglerin ya da kişilerin, tarihî eser toplayıcısı olduğu bilinmektedir. Bu kimi şahısların özel müze kurmaları ya da “koleksiyoncu” adı altında eser toplayıcılığı yaptığı saklanacak bir husus değildir.

Yurtdışına kaçırılmak istenen heykel, sikke ve değerli madenlerden objelerin el değiştirdiği zamanlarda resmiyette haber alınanların yakalanması, zaman zaman basına-medyaya haber olduğunu görmekteyiz. Yakalanmayan, ülke değiştiren bu objelerle değerli eserlerin yeri ülkemiz olması gerekirken, başka topraklara seyr u seferleri iç acıtıcıdır.

Durum böyle iken toprak üzerinde mevcut olanları koruyamama, daha inciticidir. Birçok kitabesi yerinde olmayan tarihi eserlerin, yapıların çalınan çinileri, kabartmaları-rölyefleri başka pazarlarda el değiştirirken, ancak farkına varıldığında müdahalelerle ait oldukları topraklara uzun uğraşlar sonucu dönmesi söz konusudur.

Her şehirde kurulacak olan Şehir Araştırmaları Merkezi’nde vatandaşın elinde bulunan, gördüğü, sonradan değerini anladığı eserler, objeler müzelere teslim edildiği gibi, bu merkezlerin olduğu şehirlerde değerlendirilmesi söz konusudur. Aslı müzelerde kalması gereken, kopyası merkezlerde sergilenmesi esas olan tarihî değeri haiz olan malzeme, şehirlinin kendi şehrini bilmesi açısından oldukça önemlidir.

Tarihî değerlerin, malzemelerin sergilenmesi söz konusu ise, bu merkezlerin devletçe desteklenerek açılması şarttır. Şehir Araştırmaları Merkezi, her ne kadar tarafımızdan gündeme getiriliyor ve sürekli yazılarımıza konu ediliyorsa da konuya duyarlı olanlarca destek bulmaması, bizce daha üzücüdür.

Biz, bu merkezlerin ait oldukları her şehrin hakkıyla tanınmasının ve tanıtılmasının inanç, tarih, kültür ve diğer yönleriyle önemli iken, işe sadece turizm açısından yaklaşma bizce anlamsızlığını halen korumaktadır.

Gelir getirici, tarihî eserlerin ticarete kurban edilmesi olarak bir yönüyle baktığımız toprak üstü eserlerin amacının çok ötesinde ticarî kullanımı, tarihe, kültüre, inanca, değerlere yabancı kalmanın remzidir.

Medreselerin, hanların, köprülerin, konaklarla köşklerin bu tarz amaçlarla kullanımı, bazen kimi ibadethanelerin de bu kapsama alınması, turizm adı altında rant devşirmenin çirkin yüzünü açığa çıkarmaktadır. İşletmelerin uzun yıllara dayalı anlaşmaları, bu eserlerin ne kadar iyi korunursa da aslına uygun kullanımlarının söz konusu olmayışı, tarihî eserlerin olması gereken şekilde sahiplenilmesinin önünde engel durumundadır.

Birçok tarihî yapının içecek-yiyecek yeri olarak kullanımı, hamamların bile lokanta-restaurant kimliğine büründürülmesi, bizim “Şehir Araştırmacısı” olarak karşı çıktığımız öncelikli meselemizdir.

Elbette bu tarihî yapıların kullanımı gereklidir. Bu eserlerin onarımı, bakımı yüksek meblağlar gerektirir. Yarına miras bırakılması, korunması için elde edilecek gelirler için, kimi amaçlarla işletmelere verilmesi düşünülebilir. Lakin bu eserlerin kullanım alanı, eserin yapılış şekline uygun olmalıdır.

Ayakta duran bir medresenin (:Üniversitenin) ancak, günümüzdeki mevcut üniversitelerin ilgililerince değerlendirilmesi esas olmalıdır. Bu medreselerin böylelikle bakımı, onarımı yapıya sahip çıkan üniversitece gerçekleştirilir.

Bizdeki mevzuat hazretleri, bu yapıların ve tarihî eserlerin kolaylıkla üniversitelerce kullanımını kolay kılmaz. Bir yapı, Millî Emlâk Müdürlüğü’ne, biri Vakıflar Genel Müdürlüğü’ne, biri Kültür ve Turizm Bakanlığı’na, öbürü Belediye’ye, diğeri İç İşleri Bakanlığı’na ait olması gibi, mülkiyet sahipliği farklılık arz eder. Yetki karmaşası içinde bu tarihî yapıların sahibi ya da yetkilisi görünen kurumlarla kuruluşlar, yapıların yapılış amacına uygun kullanımının önünde engel olmaya devam etmektedir.

Yapıların ait olması gereken kurumlarla kuruluşlar yeniden gözden geçirilmelidir. Çoğunlukla yapılar iki-üç kurumla kuruluşla sınırlı olmalıdır. Kurumla kuruluşla alakalı olan yapılar belirlenmelidir. Bu yapıların, eserlerin kullanım şekli yeniden belirlenmelidir.

Bu kural, şehirlerin ve ilçelerin sınırları içinde olan kaleler için geçerlidir, köprüleri için geçerlidir.

Bir dönem mescit-camiî olduğu kayıtlı belgelerden anlaşılan, kitabesi yapının üzerinde duran, restorasyonu yapılmış yapının ticarî-turistik işletme olarak ihaleye verilmesi söz konusuydu. Bizim ısrarlı yazılarımız sonrası, kendisini “Molla Kasım” zanneden kişilerle muhattab bırakılmamız karşısında dik duruşumuz değişmedi.

Yapının mihrabı yerinde, kitabesi üstünde olmasına rağmen onlarca yıl kapalı olması, başka amaçlarla kullanılmış oluşu, şehir merkezinin ortasında bulunuşu, kaçınılmaz kâr payı, iştihaları kabartmış olmalı ki, taliplisi çoğalan, işletmeciliğini alacak olanın belli olduğu manzarada, yayınlarımız yapının Mescid-Camiî olduğunu belgelemesiyle istenilen gerçekleşmedi.

İbadete açık olan yapının açılışına davet edilmemiştik. Tabelası asılı duran yapıyı her ziyaret edişimizde garipçe bir ruh halimiz olur. Yetkililerden ilgili kurum, bu yapının mescid olduğuna dair vakfiye istemişti. Kendilerinin yetkili kurum olduğunu ifade etmiş, okuması olanın kitabeyi tercüme etmesi gerektiğini belirtmiştik. Bir kitabeyi, Arabî, Farisî, Türkî dilinden okuyanı olmayan, bulunduğu şehirdeki yapıların geçmişinden habersiz kurumun geleceğe-âtîye bırakacağı ne iz olabilir?

Topraküstü yapılara saygının esas, toprak altında kalanlara saygı duyulması gereken ortamda, her şeyi Roma’ya bağlama sevdası, mitolojiyle, destanlarla konuyu anlatma ve toplumun inançlarını yok sayma telaşı, Grek aşkı, arkeolojiyi sadece kendilerinin bilme iddiası, sanat tarihçiliğini bin beş yüz yıl sonrasına ait bilme ukalalığı söz konusudur.

Bilim adına sadece kendilerinin söz söyleme yetkisine sahip olduğu halinasyonuna kendilerini inandırma zorlamacılığı, başkasını bir şey bilmemekle suçlama alışkanlığı, üniversitelerde unvan almış kimilerinin “Bir ok attım kebap oldu.” Mantığı, tarihçi kesilirken yedi babasının nereden geldiğini bilmeyenlerin absürd açıklamaları, öğrendikleri elli-altmış literatörlük kelimelerle kavramları her konuşmalarında, yazılarında ifade ederek bilgili olduklarını sananların zavallılığı artık iç burkan düzeydedir.

Kimi mimarî yapıların aslı ortada iken temellerinin hangi dönemin özelliklerini taşıdığını bilmek için sondaj yapma gereğini ifade edenlerin tutarsızlığı olmak üzere tarihî yapılarla ilgili birçok alanda olumsuzluklara cevap vermek için, Şehir Araştırmaları Merkezi gereklidir.

Şehir Araştırmacısı sıfatıyla katıldığımız bir toplantıda, arkeolojik kazının yapıldığı alana kilise müştemilatı raporu veren kurulun başkanına, bu yapının yıkılmadan ve yıkım esnasında çekilmiş fotoğraflarını sunduk, yapıdan bahseden yayınları asılları ile belirttik.

Kurumun Müze Müdürü,  İl Kültür ve Turizm Müdürü ve diğer yetkilileri, ellerindeki üniversiteden gelen bilirkişi raporunu, kazı esnasında adım adım çekilen kareleri sunarken, bilimsellik peşinde çok yorgundu.

Bu yapının toprak üstündeki halini önemsemeyen, kazılardan çıkan sonuca göre, üç metre altına inenlere ne demeli?

İtirazımız üzerine Şehrin kalesinin en ihtişamlı kapısına olan burçta yer alan ibadethane, turistik tesis olmadı. Anadolu’da şehrin ilk Müslüman Valisinin defnedildiği, adına medrese ve camii yapılan yeri, elbette kayıtlara kilise müştemilatı olarak geçmedi.

Yapının aslı ortada iken, garip şekilde ortaya bir mescit yapıldı. Yapı, modern mimarîye sahip kılındı. İşin komedi yanı kazı alanı üzerine çelik donanımlı yükseltinin üzerine mukavemetli cam döşenmesiyle bitmedi. Camın üzerine halılar serildi. Yapının iç bölümünün kenarına altı boş mekânda adeta dolu görünen gösterişli sanduka yerleştirildi. Gelen gidenin bu yapının ne olduğunu bilmesi imkânsız.

Yapının şehre valilik yapan zata ait hiçbir bağı söz konusu değil. Vali, 639’da şehrin alınışı esnasında yaralandığı için kısa sürede vefat eder. Kabrinden naaşı 1924 sonrasında başka-bilinmeyen yere nakledilir. Medrese ve Mescit, minaresiyle yıktırılır. Göstermelik sebep, yol genişletme iddiasıdır. Lakin bu iddia, mesnetsizdir. Fotoğrafların aslı elimizdedir. Fotoğraflara bakarak, yapının yola katılan on santim payı dahi söz konusu değildir. Yapıdan kalan metruk alanın bir kısmı yanında yapılan iş merkezince gasp edilir. Gittikçe küçülen alan, çay bahçesi, pastahane, işporta merkezi olarak zamanla el değiştirir. Valinin kabrinin hatırasına oyuk bir havuzumsu yer, saygı amaçlı etrafı çevrelenmiştir. Mekânın vakfiyesi vardır, ilgili müdürlük burayı iş merkezine dönüştürmek ister. Kazı, bu amaçla yapılır. Mezara rastlanmaz, çünkü çok önceleri kaldırılmıştır. Mekânın önünde ve yanında diğer kabirler, 1924 sonunda hiçliğe karıştırılmıştır. On bini aşkın geçmişi olan şehir merkezinde nereyi kazarsanız, çok katmanlı yapılara rastlasınız. Binlerce senelik alanda kazma-kürekle ortaya çıkarılan her yapıya “Roma-Hristiyan Yapısı” demek alışkanlık haline gelmiştir. “Kilise Müştemilatı” denilen yapı kazısı raporu, yerel basına düşer, basın açıklamaları yapılır. Sonuçta iş yeri kondurulmasına müsaade edilmeyen yer “acayibü’l-garaîb” bir mescide dönüşür. Şehrin İlk Müslüman Valisi’ne ait alanda boş sanduka, üstü halılarla gizlenmiş, altı çelik konstriksiyonla destekli, dışarıdan Osmanlı Son Dönem Mimarîsi’ne yakın devlet dairesi görünümlü mescit çıkar.

Bizde çoğu tarihî yapıların kaderi, böylesi bozulmalarla son bulur. Medrese ve Mescid ve Valinin naaşı çıkarılan boş kabri. “Peygamberler, Sahabeler, Evliyalar Şehri” denilen Diyarbekir’de Sultan Sasâ’nın sahabe olduğunu belirtelim.

Kabri bilinen ilk sahabî olan Vali’den sonra daha acısı 27 Sahabe’nin medfûn olduğu bilinen, bodrum katında penceresiz, kapısı örülü alanın hikâyesi vardır, dile getirdiğimiz. Halen her gün binlerce ziyaretçisi olan mekâna gelenler, bu penceresiz, kapalı kabir alanına gelerek fatiha okur. Son dönemde bu alana harcanan meblağla etraf ziyaretgâh haline getirildi. Lakin ruhuna fatiha okuduğumuz sahabelerin naaşlarının olduğu yerin bir karesi bile yok, fotoğrafı çekilmedi.

“Şehir Araştırmaları Merkezi ve Tarihî Eserler” derken, İstanbul’dan bahsetmek mümkün, çarpıklıkları dile getirmek zor değil. Şanlıurfa, Mardin bize uzak düşmez, Van oldukça yakın. Muğla’ya, Burdur’a dair söylenecek olanlar var. Toprak üstünde mevcut birçok yapının arsaya dönüştürüldüğü ya da başka işler için kullanıldığını bilmeyenimiz var mı?

“Şehir Araştırmaları Merkezi” denince raflara kütüphanevarî kitap stokunun yapıldığı yerler düşünülmesin. “Şehir Araştırmaları Merkezi”, sıradan bir ideal değildir, bir yapının ortaya çıkarılarak, boş salonlara gazete-dergi-kitap bırakılarak, arada bir resmiyette kişilerin ziyaret ettiği yerler olarak düşünülmemesi gerekir. Bu merkez ideali, her şeyiyle kendimizi bulduğumuz, özün farkına varılan, değerlerin hepsine sahip çıkıldığı, tarihîn toprak altı ve üstü ile değer kazandığı mekânlardır.

 
 
Bu yazı toplam 234 defa okunmuştur.
  • Yorumlar 0
    UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
    Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
    Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
Yazarın Diğer Yazıları
Tüm Hakları Saklıdır © 2012 Türkiye Yazarlar Birliği | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Tel : 0312 232 05 71 - 72 | Faks : 0312 232 05 71-72 | Haber Scripti: CM Bilişim