• İstanbul 21 °C
  • Ankara 21 °C

Şehir Araştırmalarında Musıkî Ve Kördüğüm Meseleler

M. Ali ABAKAY

Bazen şehirlerle ilgili araştırmalarda şimdikilerin müzik, bizim “musıkî” dediğimiz alan üzerine eserlere sık sık rastlamamız, Şehir Araştırmaları Merkezi’nde Müzik Kitaplığı’nı oluşturmamızı zorunlu kıldı.

                Musıkî araştırmalarında her şehre ve yöreye özgü eserler mevcuttur. Bu eserlerin seslendirilmesinde yerel söyleyişler oldukça ağır basar. Bir şehrin aidiyeti olduğu bölge, kullanılan musıkî aletleriyle belirgindir.

                Karadeniz Bölgesi’nde icrâ edilen musıkî aletleri içinde kemençe olmaz ise olmazlardandır, tulumu unutmamak lazımdır.

                Elazığ’da klarnet, son yüzyılın İtalya’dan mirası mıdır, “Gırnata” denilen? Enver Paşa, Harbiye Nazırı iken Mehter Takımı için Klarnet’i resmîleştirdiğini belirtelim mi?

                Saz, İç Anadolu’da Yörük, Türkmen, Tahtacı geleneğinde yaygınlığını yitirmemiştir.

                Kalkıp zilli maşayı, udu, cümbüşü, davulu, zurnayı, rebâbı, curayı bölge ya da şehir olarak anlatmaya gerek var mı?

                Elbette bu saz çeşitleri, musıkî aletleri farklılık gösterir.  Musıkîmizde olan santur’u şimdilerde hatırlayan oldukça azdır.

                Keman’ı, Piyano’yu Şehir Araştırmalarımızda ele alacak değiliz. Musıkîmizde köklü olan aletler varken, sonradan icrâda yer alanları ön plâna çıkarmak, ahde vefasızlık, alanla ilgilenenlere saygısızlıktır.

                Akerdeon-Akerdiyon’un en son Fransızlarca şekle bürünüldüğünü, bizde Ruslarca adeta millî çalgı bilindiğini belirtelim mi?

                Mevlevî gelenekte ney olmazsa semanın nasıl olacağı konusunda tartışmaya gerek var mıdır? Tahmin edemiyoruz, böyle tartışmayı.       

                Musıkîde yer alan aletlerden kudumdan bahsetme değil amacımız, sadece hatırlatmadır, ismen olarak.

                Birkaç kitaba bakarak, onlarca alet adını sıralamamız mümkündür. Biz, musıkîde Hamamîzade’den başlayarak son yüzyılın birçok ismini de sıralayabiliriz, bir çırpıda.

Okunmadığı için unutulan o kadar beste vardır ki makam vardır ki listesi uzadıkça uzayan.

Sanat Musıkîsinin elit kesime, halk musıkîsinin vatandaşa bölüşüldüğü, pay edildiği toplumda hafif batı müziği yoktu, önceden. Rock, nasıl işledi, içimize? Arabesk, kendisine nasıl yer buldu, acaba?

Bugünün genç kuşağı, bu ülkenin radyolarında müziğin yasaklandığını, televizyonlarda ketm edildiğini bilmez.

Sinemayı elinde bulunduranlar ve destekleyenler, bize ait olmayan hayatlar çevresinde kendi arzuladıkları müzik etrafında neleri yaptığını bilmez, genç kuşak?

Hip Hop’tan bahsetmeye gerek yoktur, sanırım.

Seküler Müziğin çıkış noktalarını anlatmamız gerekir mi?

Batı musıkîsinin kilise merkezli olduğunu bilmeyecek derecede donanımlı olanlara, ezanın kaç makamda okunduğunu söylemeye gerek yoktur, aslında. Her vakit ezanının farklı okunduğunun farkında olmayana, kalkıp dinî musıkî hakkında bilgi vermenin ne denli gereksiz olduğunu bilmekteyiz.

Orotoryoların serbest olduğu dönemlerde, sopranolar yetiştirmenin gereklilik sayıldığı devirlerde halk oyunlarının yasaklarla yüz yüze olan demlerde bale dansının adeta kutsandığını bilmeyen mi var, literatörde?

Diğer musıkîdeki sapmaları ele almanın, sözü uzatacağını bilmekteyiz.

Vakt-i zamanda alfabe değişikliğiyle işsiz kalan hattatların açlıkla karşı karşıya kaldığı ülkede, halkın musıkîsi yasaklandığında birçok sanatkârın geçim endişesi, ezanın Arapça’dan Türkçe’ye dönüşümünde hafızlar için de yaşanmamış mıydı?

Allah kelâmını aslından okuyamayanların, zamanla gazinolarda sahne almasının izahını yapacak kaç kalem kaldı, demde?

Şehir araştırmalarımızda vardığımız sonuç, musıkî aletlerinin asıllarının birkaçının bir araya toplanmasının artık mecburiyet haline geldiğidir. Bu musıkî aletlerin nasıl yapıldığına dair bilgilerin dağınıklıktan kurtarılarak, işin ehli tarafından gelecekte lazım olacağı için toparlanması gereğidir.    

Şehir Araştırmalarımızda halk çalgılarının yaylı, tezeneli, vurmalı ve üflemeli olarak dörde  ayrıldığı tespitine vardık.

Yaylılarda Karadeniz Kemençesi, Kabak Kemane başta gelirken, tezeneli çalgılardan daha çok hatırlanan cümbüş, ud, tar, kara düzen, ırızva, cura, tanbura, çöğür, bağlama, bozuk, iki telli saz, bulgarı, divan sazı, meydan sazı, aşık sazıdır.

Vurmalılarda davul, nağara, def, kaşık, zilli maşa, darbuka-dümbelek,kaşık, zil belirtilmesi gereken çalgılar iken, üflemelilerde akla gelen çalgılar şunlardır: Çığırtma, tulum, mey, sipsi, kaval, zurna,..

Bu aletlerle-sazlarla eserlere mana kazandıran, anlam zenginliğine kapı arayan sanatkârlar bilinmelidir.

Eserleri icrâ edenlerin ses kayıtları, plâkları, kasetleri, onlarla yapılan görüşmeler, katıldıkları radyo programları, televizyon çekimleri, haklarında kaleme alınan gazete, dergi yazıları, vücuda getirilen kitaplar, notalanan eserleri bir arada olmalı ki, musıkî eserleriyle haklı bir arşiv-koleksiyon oluşturulsun ve şehir araştırmalarını yapacak olanların nazar-ı dikkâtini celp etsin.

Biz, musıkî eserlerini icrâ eden birçok sanatkârın eserlerinin artık nisyana terk edildiğini bilmekteyiz. Bu eser kayıtlarının gereği gibi korunamadığını biliyoruz. Her şehirden çıkmış sanatkârların unutulmaması adına bu isimlerin Şehir Araştırmaları Merkezi’nde “Musıkî Kitaplığı” adı altında çalışmalarını bir araya getirme çalışmamızda karşılaştığımız zorluklar sebebiyle bu işin kurumsal olması gerektiğini ifade etmek lazımdır.

Neş’et Ertaş, Mahzunî Şerif, Âşık Veysel, Kazancı Bedih, Cem Karaca, Bekçi Bakır, Enver Demirbağ, Celâl Güzelses olmak üzere son dönemde yüzlerce okuyucunun, sanatkârın dünya değiştirdiğini bilmiyor muyuz? Bu isimlerin geride bıraktığı eserleri ve kendileri hakkında bilgileri, zaman içinde kaybolmamalı.

Eserleri gerek icrâ edenlerin gerek çalanların-söyleyenlerin unutulması, bizde adettendir. Hayatta iken rahat yüzü göstermediklerimize ömrünün son bir-iki senesinde etkinliklere davet etme, şenliklerde isimlerinden menfaat sağlamanın bizde gelenek haline geldiğini bilmekteyiz.

Sık sık dinlediğim, plâklarından ayrı düşmediğim isimlerden Âşık Veysel Usta’nın “Uzun İnce Bir Yoldayım”, “Kara Toprak” olmak üzere birçok eseri başkalarınca icrâ edilirken ne kadar tatsız-tuzsuz hale getirildiğini belirtelim mi?

Bozkırın Tezenesi Neş’et Ertaş’ın kendi söyleyişindeki güzelliği ile kimi kelimeler, başkalarınca değiştirilmekte iken, aynı lezzetle dinlenebilir mi metalik müzik?

Mahzunî Şerif’in dilinden ve sazından dinlenince musıkînin kendince insanı saran dünyasında ileri sürülen fikirler ne olursa olsun, sanata verilmesi gereken değerin farkında olmadığımız ortadadır.

Cem Karaca’nın eserlerindeki özgünlük, Kazancı Bedih’in kasideleri-gazelleri unutulacak gibi değildir.

Celâl Güzelses (Mehmed Celaleddin)’in “Ben Şehid-î Bâdeyim” eserini ve diğer eserlerini dinlerken insan ruhunun duyduğu ürpertiyi hangi okuyucu bu gün hakkını vererek, bize yaşatmaya muktedir? Enver Demirbağ ile Zülküf Aktan, belki bu tadı, yaşatan isimlerdi, eserlerinde.

Dahası çok isim vardır, dile getirilmesi gereken. Onların eserlerini, hayat hikâyelerini, çalışmalarını bir araya getirmek gerekir. Bu görev, birkaç kişinin, bütçesi olmayan kuruluşların ve kurumların meşgalesi olmamalı.

Karslı Murat Çobanoğlu’nun Kizir Oğlu Mustafası, ne zamandır söylenmiyor?

Malatyalı Fahri’yi hakkıyla bu güne tanıtmış mıyız?

Sami Kasab’ı bilen kaç kişi var?

Mükerrem Kemertaş’ı dinlerken Kemanî Haydar’ı hatırlayanımız var mıdır?

Şehir Araştırmaları Merkezi düşüncemizde musıkînin önemli yeri vardır.

Bakın İslâmcı Musıkî’den bahsetmedik. Arabesk’ten söz açmadık. Alevî-Bektaşî Musıkîsi’ne değinmedik. Sanat Musıkîsi’ne emek verenleri dile getirmedik.

Musıkîyi bir ülkenin toparlayıcı öğelerinden biri olarak görmekteyiz, hangi rengi taşırsa taşısın… “İkimiz bir fidanın güller açan dalıyız,” diyen ses güzeldir, “Bir dikili taştan gayrı nem kaldı?” ifadesi bir kitabın özetidir, “Uzun ince bir yoldayım gidiyorum gündüz gece” diyenin hayatı iki kapılı bir hana benzemesi ne müthiştir!.. “Datlı dillim güler yüzlüm neredesin sen?” diyerek annesinin kaybından duyduğu hüznü dillendiren sanatkâr, dinlenmez mi, gizli gizli?                                                       

Pikaba her bıraktığımız plâğın çıkardığı cızırtı, dikkâti üzerine toplarken söylenenlerin çok mana taşıdığını bilmez mi, dinleyen?

Günümüzde geçmişe saygıdan uzak olan musıkîde eski tatları-ahengi, dengeyi sağlayan isimleri bulmak söz konusu değildir.

Yarına ne miras bırakmamız mümkündür, bu gidişle?

Dünü bilmeyen bu günü nasıl yaşamakta ve yarına bir şeyleri miras olarak bırakacak kudrette midir?

Tüm mesele budur, aslında…                                                                                                                             

Derya içinde olanın deryayı bilmemesi, ne denli ruha acı verir?

Ol mâhiler, işte bunu bilmekten uzaktır.

Bu yazı toplam 356 defa okunmuştur.
  • Yorumlar 1
    UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
    Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
    Yazarın Diğer Yazıları
    Tüm Hakları Saklıdır © 2012 Türkiye Yazarlar Birliği | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
    Tel : 0312 232 05 71 - 72 | Faks : 0312 232 05 71-72 | Haber Scripti: CM Bilişim