• İstanbul 29 °C
  • Ankara 26 °C

Senai Demirci: Allah rahatsızlık versin!

Senai Demirci: Allah rahatsızlık versin!
“İyi ama ya İslam doğru din değilse!” diye inliyor genç kız. Anne mahcup ve telaşlı, baba çaresiz ve öfkeli. “Ben diğerlerini araştırıp öyle Müslüman olmak istiyorum.
” “Haklısın,” diyorum kızımıza. “Sevinmelisiniz!” diyorum ebeveyne. “Bedelini ödeyerek iman etmek istiyor kızımız. Düzü yokuşlarda terleyerek zevk etmek istiyor. Hakikatin test edilmesinden niye korkuyoruz ki? Ne hakikat kaybedecek ne de test eden! Aksine hakikati susamışın suyu araması gibi dudağında tadacak arayan. İftar sevincinden hatırlayın. Her şeyi yenileyen o damıtılmış bekleyişi takdir edin.”
 
Bedeli ödenmemiş sözleri söylemekten korusun Allah hepimizi. Hazır bulunmuş sözlerin seslendireni olmaya razı olmak korkunç bir nasipsizliktir. Ucuza alınmış lafların volümünü giderek yükselttikçe, biricik seçeneğinden yoksun kalır insan. Sırf kendisi söylüyor diye, söylediği hakikate yabancılaşır, ona tabi olmak yerine onu tabi kılar kendine. Dudakları uzaklaşır gerçeğin pınarından. Bir de üstüne, söz kalitesinden olur; koflaşır, boşalır içi. Vicdanını sözün seslendireni.
 
Koflaşan söz ise, alabildiğine hükümranlaşır; buyurgan bir tona bürünür. İçinde azıcık bir merhamet çiziği görünmez; bir tutam da olsa yanılabilirlik edası taşımaz. Tumturaklıdır; tavizsizdir. İddialıdır. Vurur kırar. Yakar yıkar. Böyle böyle makam sahibi de olur kof sözlerin sahibi; asıp kestikçe ayağını yüksekçe bir yere koyar. Ya reyting üzerinden, görünme üzerinden otoriteleşir ya akademik kurallara harfiyen uymanın obsesyonu ile uzmanlaşır, profesörleşir, yardoçlaşır. Hani şu lostra dükkânlarındaki büyük koltuklara yayılır gibi gövdece yayılır, boyacısını aşağılarcasına burnu hizasında tutar ayaklarını.
 
Henüz sınanmadıkları günahların masumu sanırlar kendilerini. Bir sınamanın türbülansından bihaberdirler. Sınanmanın rüzgârında hiç üşümemiştir göğüsleri. Ahkâm kesen din otoriteleri olarak çıkar sesleri. Günaha bağışıklık kazanmış ve ölümün dokunamadığı bir yerden konuşurlar… Bir süre sonra, kendileri murat etmese bile, dinleyenlerin gözünde “Allah’ın sesi” haline gelirler, “Allah’ın sözcüsü” diye dinlenirler. Şaşkınların yüreğindeki acı tınıyı duyamazlar. Düşe kalka yürüyenlerin tereddütlerini avuçlamaktan kaçınırlar. “Ya hep ya hiç!” insafsızlığına terk ederler muhtaçları.
 
“…Bir erguvan ağacının altında biraz durdum. Sen sor tanrıya, dedim ona; ‘iyiliğin, şefkatin, merhametin, alışmanın, sevmenin, vicdanın, mutluluğun ne olduğunu birbirine hiç benzemeyen milyonlarca andan oluşan puslu bir ‘rüyayla’ gösterdikten sonra istediği vakit acımasızca bizi uyandırması adil mi?”
 
Varoluşun bunca özenli serpilmesine, bunca cömertçe açılımına rağmen, birden ölüvermesi çelişkisini hiç görmezler. Boyunlarına bu tür varoluşsal çelişkilerin ucu değmez. Rahattırlar. Oysa koskoca bir sorunun ortasında nefeslenmektedirler: “Birbirine hiç benzemeyen milyonlarca an”dan oluşan coşkulu bir varoluşun hemen yanında beklenmedik, alışılmadık, kabul edilemez, “insafsız” ve sinsi bir ölümün bekleyişi bin çelişkidir.
Bu haber toplam 100 defa okunmuştur
  • Yorumlar 0
    UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
    Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
    Bu habere henüz yorum eklenmemiştir.
Diğer Haberler
Tüm Hakları Saklıdır © 2012 Türkiye Yazarlar Birliği | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Tel : 0312 232 05 71 - 72 | Faks : 0312 232 05 71-72 | Haber Scripti: CM Bilişim