Sibel Eraslan yazdı : “Evladı Fatihan”...

Sibel Eraslan yazdı : “Evladı Fatihan”...
Ali Bulaç ve M.Y.Yılmaz arasında “Evladı Fatihan” bağlamında geçen polemik, beni de yakaladı.

sibeleraslanAli Bulaç ve M.Y.Yılmaz arasında “Evladı Fatihan” bağlamında geçen polemik, beni de yakaladı. Posta kutuma gelen bir dolu mektup, üyesi olduğum Rumeli, Balkan Muhacirleri, Mübadiller gibi birkaç yazışma grubunda da sert tartışmalara, duygusal yazışmalara sebep olunca, ciddi bir iletişim kazasına kurban gittiğimizi fark ettim...

Herkes bulunduğu pencereden bakıp, benim gördüğüm tek gerçektir deyince kopuyor aslında söz kıyameti. Demokratik açılım sürecinde devam eden kimlikler tartışması, adeta bir tür arkeolojik kazıya, Mendel botaniğine dönüşürse, herkes birlikte kaybeder. Azınlık hakları ve Kürt kimliği üzerinden başlayan gecikmiş, bastırılmış, yasaklanmış nice konuşmalar; sanki sorunsuz, şimdiye kadar ayrıcalıklı ve merkezi bir Türk kimliği varmış da, tüm diğer kimlikleri ezip bastırıyormuş gibi negatif bir sinerji çıkarttı ortaya...

Bu ülkede ekonomik ve bürokratik anlamda merkezileşmiş ve ayrıcalıklı, elit zümre hep olagelmiştir. Önceleri Saray ve çevresi, daha sonraları Cumhuriyetin kurucuları ve ilk bürokratlarla devam eden bu elit/dar çevre, ardından yine oligarşik basınç yapılanması şeklinde Batı’da aydınlar, sanatçılar, diplomatlar gibi seçkinler eliyle... Doğu’da ise feodal ve geleneksel seçkinciliğe yaslanmış yapısıyla hep olageldi... Her etnik kökenin kendince, özel şartları içinden çıkan ve genellikle ekonomik varsıllıkla kendini gösteren seçkinleri oldu... Seçkinlik konusunun bir ırka, etnik kimliğe hasredilerek eleştirilmesi, duygusal bir yaklaşım olur... İletişim kazası dediğim şey budur. Seçkinlik; dün, Saray tarafından onaylanan bir kabüldü, ardından Kemalizmin onayladığı tür seçkinciliği yaşadık, şimdilerdeyse seçkinciliği onaylayan, belirten, gündeme taşıyan şey sermaye gücüdür... Irkla, etnik kimlikle işaret edilecek mümeyyiz bir seçkinler tablosu yoktur elimizde...

Yılmaz, Ali Bulaç’tan alıntıladı: “...Bugüne kadar çeşitli avantajlar ve kamusal ayrıcalıklar sayesinde sahip oldukları ‘resmi Türk kimliği’nin sarsıntı geçireceğinden kaygı duyan kesimlerin tepkisine yol açıyor. ‘Ne mutlu Türk’üm diyene’ formülünü kabul edip kolayca ‘resmi Türk kimliği’ni resmi anayasal Atatürk milliyetçiliğini benimseyenlerin önemli bir bölümünün etnik köken olarak Türk olmayıp Balkan göçmeni, mübadili veya Kafkas muhaciri olması anlamlıdır.” Deyince Ali Bey, çıktı tartışma... Bulaç, tabii olarak kendi penceresinden seyrettiği sosyolojiyi kaleme almış, ne ki, Balkan Göçmeni, Mübadil ve Çerkesler bir hayli kırılmışlar mektuplardan anladığıma göre... Bir Rumelili olarak ben de parmakla işaret edilip, “göçmen, muhacir, mübadil” gibi ifadelendirmelerden hep incinmişimdir.

“Türk” ifadesi, sadece resmi yazışmalarda, eğitim müfredatlarında kullanılan bir üst kimlik midir? Bir etnik kökenin, bir ırkın adı mıdır? Yoksa sağdan soldan toparlanıp da hasbelkader Türkiye’ye intikal etmiş, ettirilmiş melezlerin adı mıdır Türk? Kırılma noktası işte bu ırk testinden geçiyor...

Doğu’da anadili başta olmak üzere devletle karşılaştığı hemen her anında sorun yaşayan kişilerce, “Türk” kelimesi bir tür baskının, sert entegrasyon ve yaygın kültürel asimilasyon siyasetlerinin izdüşümü olarak algılanırken... Batı’da Bosna’dan Makedonya’ya, Kosava, Arnavutluk’tan Batı Trakya’ya kadar, sınır ötesinde kalmış Rumelilere “gavurlarca” dayatılan asimilasyon ve çoğu kez cenosid örnekleriyle de düşünüldüğünde bir varoluş işaretidir “Türk” kelimesi... Türk; Rumeli için, İslamdır... Osmanlıdır, ninnidir, masaldır, düğündür, yastır, yeni doğmuş bebeklerin kulaklarına okunan ezanı, kederle defnedilen gurbet ehlinin dualarla sarılı kefenidir “Türk” kelimesi...

Herkes kendi penceresinden bakar ve görür... Batman’da kulağı çekilerek Andımız okutulan Kürt çocuğu veya Türkçe bilmediği için elleri itilerek huzurdan kovulan neneler için “Türk” ne kadar korkutucu ve ezici bir işaretse... Jivkov döneminde Belene’de işkencelerle imha edilen Mehmet’ler, Yusuf’lar için, bir o kadar var olma onuru, Sırp katliamında beli bükülen Boşnak Begoviç içinse bir o kadar ev ve vatan, umut ve yarın demektir aynı “Türk” kelimesi... Ratko Miladiç, Srebrenitza’daki katliamdan sonra, öldürdüğü 15 bin Boşnak için; “Türklerden intikamımızı aldık” demişti. Oysa öldürdüğü Boşnaklar, köken olarak Türk değil kendisiyle aynı ırktandı... Ama Sırp milliyetçisinin nazarında Müslüman olan herkes Türk’tü ve nifaktı ve yok edilmesi gerekiyordu...

“Ateşe verilmemiş bir cami minaresi görünceye kadar ardına hiç bakmadan yürüyeceksin” demiş Haminnem Pembe Hanıma, kendi nenesi... Cami, ezan, namaz; bayrak demekti, Türk kelimesi benim nenelerim için. Onların bir kısmı, bir gece vakti ateşe verilen evlerinden sırtlarındaki bir tek gömlekle çıktı muhacir yollarına... Bir kısmını gemilere doldurarak zorunlu nüfus değişimine tabi tuttular.

Hangi ayrıcalık, hangi seçkinlik, hangi kolaycılıktır yaşadıkları bilmiyorum ama, Evlad-ı Fatihan için “Türk” kelimesi; İslam serhaddinin, ruhunun, inanç dünyasının vücut bulduğu kıyafeti, işareti ve ismidir... Öte yandan kısmi itirazlarla katıldığımız polemikte Ali Bulaç’a, Begoviç/Kustrica yol ayrımı üzerinden iştirak ettiğimi de söylemeliyim... Rumeli Türk’ünün en bariz özelliği, alamet-i farikası; İslam’dır. Etnik kimliği ne olursa olsun hiçbir Müslüman, soykırıma ve toplu tecavüzler gibi insanlık suçlarına evet diyemez, sessiz de kalamaz...

14.10.2010 Habervaktim

Bu haber toplam 1907 defa okunmuştur
  • Yorumlar 0
    UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
    Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
    Bu habere henüz yorum eklenmemiştir.
Diğer Haberler
Tüm Hakları Saklıdır © 2012 Türkiye Yazarlar Birliği | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Tel : 0312 232 05 71 - 72 | Faks : 0312 232 05 71-72 | Haber Scripti: CM Bilişim