• İstanbul 28 °C
  • Ankara 30 °C

Sinan Yaman: Orhan Okay’ı Okurken Dinlemek: Poetika Dersleri

Sinan Yaman: Orhan Okay’ı Okurken Dinlemek: Poetika Dersleri
TYB Akademi 22 / Orhan Okay / Ocak 2018

 “Denizde, avuçlarınızda yakalayacağınızı zannettiğiniz zaman çoktan parmaklarınızın arasından sıyrılıp kurtulmuş bir balık gibidir şiir. Oynak ve kaypak”

M. Orhan Okay

 

Orhan Okay’ın kişiliğini oluşturan unsurlar arasında onun “hoca” vasfının yanında “sanatkâr” tarafı da bulunmaktadır. Yazdıklarını salt öğreticilikten ziyade sanatkârane üslupla birleştirip okuyucunun karşısına çıkması bu yargıyı destekler mahiyettedir. Okay’ın kitaplarını okuyunca hocası Tanpınar’dan geçme bir özellik olan sanatkârane üslubu “akademisyenliğin estetiği öldürmediğini” gösteren ender örneklerden biridir.

Poetika Dersleri; onun 36 yıl süren Erzurum Atatürk Üniversitesi öğretim üyeliği esnasında “Cumhuriyet Dönemi Türk Şiiri Poetik Anlayışı”nın anlatıldığı lisans ve yüksek lisans derslerinde öğrencilerinin tuttuğu ders notlarının çoğaltıldığı, genişletilmiş hâlinin Erzurum’da basıldığı, 1987-1993 yılları arasında Poetika Denemeleri adı altında Yedi İklim dergisinde yayımlandığı, daha sonraki süreçte esaslı bir gözden geçirmeyle Poetika Dersleri adında son hâlini alan bir kitaptır. (s.7-8) Okay’ın bu kitabının sergüzeşti aslında onun mesleki gelişiminin, düşüncelerinin, ifade kabiliyetinin bir özeti mahiyetindedir. Yıllar içinde sanatkâr tavırlı bir hocanın farklı şairlerin poetik anlayışlarını ortaya koyarken düşüncelerinin olgunlaşması sanatın özünde olan ilerlemenin edebiyatçının payına düşen kısmı olarak değerlendirilebilir. Poetika Dersleri’ni okurken kendinizi -Orhan Okay’ın bir kürsüye oturduğunu varsayıp- onlarca ders sürecek poetika dersinin içinde bulursunuz. Onun sanatkârane üslubu ve yargılarını temellendirirken farklı dillerle ve tarihî kaynaklarla karşılaştırma yapması kitabın kayda değer özelliğidir. Bu kitap aracılığıyla Okay’ın öğrencilerine salt bilgiden ziyade, bilgiyi nirengi noktası olarak belirleyip onları düşünmeye yönelttiği bir hocalık anlayışının olduğu görülür. Bu hâliyle eser “şiirin ne olduğu üzerinde düşünmek” (s.14) için bir giriş olarak karşımıza çıkar. Hoca, bu düşünce serüveninde şiire dair temel kavramları tanımladıktan sonra şairlerin şiir anlayışlarını değerlendirmeye başlar.

Orhan Okay, Cumhuriyet Dönemi Türk Şiiri Poetikası’nı Orhan Veli, Ahmet Haşim ve Necip Fazıl üzerine inşa eder. Bu üç şairin ortak özelliği şüphesiz şiir sanatı, şair üzerine düşünmeleri ve bunları bir poetik anlayış olarak ifade etmeleridir. Okay, Garip Poetikası’nı  “İlim bir bakıma tasnif demektir.” (s.21) sözü uyarınca Garip Mukaddime’sine göre dokuz başlık altında inceler. Bu bölümlere giriş yapmadan “Pozitivist, Fakat Negatif Bir Poetika” başlığı altında Garip hareketini olumlarken onların şiir hakkındaki görüşlerine karşı olumsuz  bir bakış açısı ortaya koyar. Garip’i genelde şiirin mevcut saltanatına karşı hücuma geçtiği için pozitivist ama “(...) şiirin ne olduğu değil, ne olmadığını söyleme[si]” (s.35) açısından negatif bulur. Şiirde vezin, kafiye, edebî sanat, musiki, resim, tasvir gibi şiirin kendine ait bir dilinin ve cümle yapısının olmadığı düşüncesi Garip Poetikası’ndaki negatiflik olarak değerlendirilir. Beşir Fuad’ın edebiyatsız bir edebiyat istemesi gibi Orhan Veli’nin de şiirsiz bir şiir istemesi şairin büyük bir paradoks içerisinde olduğunu göstermektedir. Diğer taraftan Orhan Veli’nin yeni şiir anlayışını ortaya koyarken karşı çıktığı vezin ve kafiyeyi geçmişte yazdığı bazı şiirlerde kullanması şiir anlayışının zaman içerisinde değiştiğinin ve olgunlaştığının göstergesidir. Orhan Veli’nin şiiri bir pozitif ilimmişçesine laboratuvara sokması şiir hakkında şüpheci tavırla “yeniden” düşünülmesini sağlarken, Haşim’in şiir anlayışının geçerliliğini koruduğu, Hececilerin etkin olduğu, diğer bir tabirle mevcut şiir anlayışındaki sarsılmaz kutsallığın hüküm sürdüğü bir dönemde Okay’ın ifadesi ile Orhan Veli “zemzem suyunu” bu şüpheci tavrıyla kirletmenin yolunu aramıştır. Okay, Garip Mukaddimesi’nin her ne kadar Orhan Veli tarafından belirtilmese de Haşim’in ifade ettiği şiir anlayışına bir reddiye olduğunu, Haşim’i bir hasım olarak algıladığını belirtir. Bu hâliyle Garip bir “tepki poetikası”dır. (s.86)

Şiire dair Haşim ve öncesinin anlayışı hüküm sürerken Orhan Veli’nin o güne kadar görülmemiş şekilde şiiri “pozitivist düşünceyle” ele alması Türk şiirine farklı bir bakış açısı kazandırmış ve şiirin yeniden ele alınma ihtiyacı ortaya çıkmıştır. Okay, bu anlamda Orhan Veli’nin Garip Poetikası’yla şiirde kafiye, teşbih vb. sanatları bir kenara bırakarak yüzyılların alışılagelmişliğini derinden sarstığını ifade eder. Orhan Veli’nin şiiri tanımlamasında şiirin ne olmadığı üzerinden bir tarifi benimsemesi bir noktada şiiri ve şairi inkâr etmesi olarak algılar. Orhan Veli, poetikasında her ne kadar şiirin ne olmadığının altını çizse de yazısına “Şiir, yani söz söyleme sanatı.” sözüyle başlaması Garip kitabının yayımlandığı 1941 yılı göz önünde bulundurulacak olursa dönemin iltifat gören şiir anlayışı olan Haşim Poetikası’ndaki şiirin “musiki ile söz arasında, sözden ziyade musikiye yakın bir ara dil” olduğu düşüncesinin kabul edilmediğini göstermektedir. Garip, bu hâliyle şiirin o güne kadarki tanımlarını reddederken mevcudu sarsmakta ve kendine böylelikle yer açmaktadır. Veznin, edebî sanatların şiire verdiği müzikal özellik Garip için yok hükmündedir. Şiirin konuşma diline yakın olması anlaşılırlık düzeyini yükseltecek ve şiirin halka karışması olarak ele alınacaktır.

Aslında Orhan Veli önderliğinde oluşan bu akımın ortaya çıkış tarihi (1939-1941), inkılaplarıyla kurumsallaşan yeni bir devletin somut adımlarının düşünce, sanat ve edebiyat dünyasına tesir etmeye başladığını göstermesi bakımından önemlidir. Yeni Türk devletinin saltanatı kaldırarak parlamenter sisteme geçmesi ve bu doğrultuda devlet düzeninin yeniden teşekkülü, başkentin Ankara yapılması dil, tarih çalışmalarında Osmanlı öncesi dönemlerin ele alınması genç nesli etkiler.

Maksut Yiğitbaş’ın tespitiyle Orhan Veli ve arkadaşları siyasi, toplumsal durumdan bir edebî vazife çıkararak sanat endeksli eski ve mevcut şiire bir reddiye düşüncesiyle hareket ederler.[1] Böylelikle aruzun saltanat tahtından tamamen indirileceği düşüncesi doğar. Bu bağlamda Garip yeni şiirin esaslarını ortaya koyan devrimci bir manifesto olarak ele alınabilir. Yeni bir devletin kurumlarının yavaş yavaş işlerlik kazandığı 1. Dünya Savaşı’nın imparatorluk nesli üzerinde bir yıkım yaptığı, imparatorluktan millî devlete geçiş sürecinin içinde olunması, yeni bir dünya savaşının öncesindeki sosyal ve psikolojik sıkıntılar elbette bu dönemin sanatçılarının bir çelişki kişiliğine sahip olmalarına neden olacaktır. Bu beyanda Okay’ın Orhan Veli’yi “(...) bir paradoksun insanı gibi (...)” (s.87) görmesi gayet doğaldır. Orhan Veli’nin mizacı bu atmosferde şekillenir. Diğer taraftan Okay’ın “(...) onun bütünüyle eni boyu belirli bir şiir anlayışı getirmiş olduğunu da düşünemiyorum.” (s.86) cümlesi Garip’in sadece zamanıyla değerlendirilen bir poetika olduğu izlenimini oluşturmaktadır. Orhan Veli’nin şiirde meydana getirdiği “kımıldanma”nın kendinden sonrakilere kendilerine has bir şiir anlayışının yolunu açtığı gözden kaçırılmamalıdır. Poetikanın şiirde yeni bir anlayışı getirmesi beklenirken, Garip Poetikası’nda bu durum hazırlayıcı bir görev olarak karşımıza çıkar.

Okay, kitabında Garip Mukaddimesi’nden sonra Haşim Poetikası’na yer verir. Burada dikkat çeken nokta kronolojik olarak bu poetik anlayışın Garip’ten önce gelmesine rağmen hocanın bunu Garip’ten sonra ele almasıdır. Kitabında buna dair bir açıklama yoktur. Cumhuriyet Devri Türk Şiiri’nin poetik anlayışlar çerçevesinde ilk aşamada daha rahat anlaşılmasını sağlayacağı düşüncesiyle daha derli toplu, yenilikçi, geleneği sarsan bir poetika olan Garip’e öncelik tanındığı veya eski şiirin temsilcisi olan Haşim’in poetik anlayışının, yani kadim şiir geleneğimizin yabana atılamayacak şekilde bütün poetik anlayışları etkileyebileceği düşüncesinden hareketle böyle bir tercih yapılmış olabileceğini akla getiriyor.

Ahmet Haşim, 1921 yılında yayın hayatına başlayan Dergâh dergisinde yayımladığı “Bir Günün Sonunda Arzu” adlı şiiri hakkında bazı dergi ve gazetelerde çıkan yazılara karşı aynı yıl aynı dergide kaleme aldığı “Şiirde Mana” yazısında kendisine yöneltilen eleştirilere yanıt verir. “Cumhuriyet devrinin ilk yirmi yılı”nın şiir anlayışını ortaya koyan bu yazı, Haşim’in Piyale adlı şiir kitabında “Şiir Hakkında Bazı Mülâhazalar” adında ön söz olarak basılmıştır (1925-1926). Haşim’in şiirine dair yapılan tenkitlerin şiirde ifade karmaşasası (vuzuh) ve anlamsızlık başlıkları altında toplandığı görülür. (s.95) Okay, Haşim’in eleştirilere; “Fikir dedikleri bayağı mütalaalar yığını mı?” (s.95) cümlesinden hareketle aslında onu eleştirenleri küçümseyerek kendi şiir anlayışını ortaya koyduğunu belirtir. “Ve vuzuh bunların adi idrake göre anlaşılması mı demektir?” (s.101) cümlesinde olduğu gibi Okay, Haşim’in şiir hakkındaki düşüncelerini satır aralarında hatta kelimeye yüklediği farklı anlamlarda aramaya başlar. Bu durum Garip Mukaddimesi’nin bölüm bölüm değerlendirilmesi olarak karşımıza çıkarken Piyale’de daha çok cümlelerden yola çıkarak poetik anlayışın ortaya konulması olarak ele alınabilir.

Haşim, şiiri sembolizmden de gelen bir anlayışla musikiye yakın bir yerlerde görür. Şiirde manayı tamamen reddetmese de musikinin önünde bir mana arayışını doğru bulmaz. Şiirdeki mana herkesin anlayabileceği ölçüde açık değil, gizemlidir. Bu hâliyle Okay’ın Haşim’in şiirini “aristokrat” (s.120) olarak nitelendirmesi doğrudur. Onun şiir dili sıradanlıktan oldukça uzaktır.

            O. Okay, Necip Fazıl Poetikası’nı Haşim ve Orhan Veli’ninkinden ayrı bir noktada değerlendirir. Ayırt edici özelliklerden ilki bu poetikanın diğerleri gibi “tepki poetikası” olmaması, ikincisi ise Necip Fazıl’ın şiiri farklı bir bakış açısıyla ele almasıdır. Diğer poetikalarda Haşim ve Orhan Veli kendinden önceki şiir anlayışlarına bakarak bir karşılaştırma içerisine girip tenkitlere verdikleri yanıtlarla şiir anlayışlarını oluştururken Necip Fazıl, daha zengin bir birikim, dünya algısı ve idealler penceresinden şiiri ele alır. “Necip Fazıl’ın Poetikası” bahsinde “İdeolocya Örgüsü” adı altında “İslami ve millî bir temele dayandırmak istediği ideal Türk cemiyetinin yapısını ve nizamını ayrıntılı bir şekilde çok defa da kategorik olarak anlattığı yazılar”da (s.135) şiire dair düşüncelere yer verilmesini bir fantezi olarak değerlendirir ve eleştirir. Necip Fazıl’ın poetik anlayışını ortaya koyarken farklı başlıklarda (14 bölüm) şiir ve şair hakkındaki düşüncelerini ifade etmesi onun şiire bakış açısının genişliğini ve derinliğini ortaya koyar. Okay, onun da diğer poetika sahipleri gibi nihai bir çözüm getirmediğini söyler. Necip Fazıl, poetik anlayışıyla şiir ve kendi şiiri üzerine eğildiğini gösterir. Okay’a göre Necip Fazıl, şiiri; “içinden çıktığı toplumla ilişkisi, estetiği ve ferdi oluşu” (s.143) başlıkları altında değerlendirerek şiir anlayışının zeminini oluşturur.

Büyük Doğu dergisinde “Tanrıkulundan Dinlediklerim” adı altında şiir hakkındaki düşüncelerini ifade eden Necip Fazıl; Mehmet Âkif, Ahmet Haşim ve Yahya Kemal’e ayrı bir önem vererek onların şiirlerini değerlendirir. Âkif’in hayatla beraber giden samimi şiiri ve ideolojisindeki tavizsizliği, Haşim’in dilindeki muhafazakârlık ve sembolizm anlayışı, Yahya Kemal’in batı plastik formlarını doğuda kullanması ve şiiri estetik boyutta ele alması ayırt edici özellikleri arasındadır. Necip Fazıl’ın kendi İdeolocya Örgüsü’nü belirlerken paylaştığı ayırt edici özelliklerin şiirin genelinde olmasını ister. Olumlanan şairlerin özellikleri onun şiir anlayışının temelindedir. Ahmet Kudsi, Tanpınar, Nazım Hikmet gibi şairler hakkında olumsuz düşüncelerini ifade eder. Bu hâliyle Necip Fazıl mizacının da gereği olarak kolay beğenmeyen bir kendini beğenmişlikle şiire bakar. Onun, Garip şiiri olarak adlandırılan dizelerin yan yana (yatay) getirildiğinde nesir dahi olamayacağı yerde dikey tertiplerinin nasıl şiir olabileceği düşüncesi keskin eleştirileri arasındadır. Garipçileri serbest nazmı kullanan Fransız şiiri taklitçileri olarak ele alır.

Okay, Büyük Doğu’da “Edebiyat Mahkemesi” ve “Büyük Doğu Akademyası” (1945-1946) adı altında çıkan şairlerin edebî anlayışlarının, şiirlerinin eleştirildiği kurmaca mahkemelere de değinir. Böylelikle diğer şairlere bir mahkeme huzurunda yöneltilen eleştiriler aracılığıyla Necip Fazıl’ın poetik anlayışını daha iyi ortaya koymaya çalışır. Bu mahkemelerde Necip Fazıl’a göre haksız şöhrete sahip şairler yargılanır. Bu şairler arasında Tevfik Fikret, Yahya Kemal ve Mehmet Âkif de bulunmaktadır. Yargılama sonucunda Tevfik Fikret “şiir dilini nesir diline sokmak, böylelikle şiir dilini bozmak, batı sanatını taklit etmek, sadeleşen dilde lügat cambazlıkları yapmak” suçlardan dolayı Türk edebiyatı tarihinde işgal ettiği yerden indirilmiştir. Yahya Kemal ise Tevfik Fikret’e göre; “(...) Şiirde birinci unsur olan ruh ve fikirde değil, ikinci unsur olan zevkte olgunluk gösterdiğini, fakat buna mukabil ne bir fikir, ne bir sentez, ne de bir sistemi bulunduğunu ileri sürer.” (s.153) biçiminde daha insaflı şekilde değerlendirilir. Necip Fazıl, Yahya Kemal’i “(...) Sanat çevresi dışında hâkim olmuş bir idealizm bulamıyoruz.” (s.155) diyerek eleştiride poetikasının ana hatlarını ortaya koyar. Mehmet Âkif’in ise “(...) şahsiyetiyle hakiki, asli ve halis bir Müslüman olduğunu, fakat İslamiyet’in ruhuna nüfuz edemediğini, şiirde de alelade bir nazım yazıcısı karakteri (...)” (s.155) olduğunu ifade eder. Âkif kişilik yönünden olumlanırken İslamiyet’i tam anlayamaması ve şiirinin yetersizliği açısından olumsuzlanır.

            Okay, Necip Fazıl Poetikası ile diğer poetikalar arasındaki farkı belirtirken onunkinin; “Orhan Veli’ninki gibi pozitivist ve şüpheci bir temele oturmuş” (s.161); “Ahmet Haşim’inki gibi müphem, karanlık, agnostik ve rölatif” (s.161) olmadığını belirtir. Düşüncelerinin devamında Necip Fazıl Poetikası’nı olumlayarak şöyle devam eder: “Pozitivist değildir, çünkü güzele ve estetik duygularla ilgili konulara, akılla beraber belki daha çok sezgiyle, zevk hissiyle yaklaşmak gereğini benimsemiştir. Şüpheci değildir, çünkü kendisinden önceki estetik ve poetik değer yargılarını, hiç değilse estetik formun varlığını reddetmemiş, yeniliği bunlar üzerine kurmuştur. Meseleleri müphemiyette bırakmamış, şiirle ilgili konuları tahlilci zekasıyla parçalara ayırmış, ayıklamış, tasnif etmiş, sistematik ve vazıh bir poetika ortaya koymuştur. Bu poetika temelde mistik bir kaynağa bağlanmakla birlikte Haşim’de olduğu şekilde âdeta mutlak bir bilinmezliğe terk edilmiş de değildir. Şiirin tesirlerinin esrarengiz tesadüflere bırakılmaması ile akla (manaya) emanet edilmesi arasında, mutedil ve dengeli bir yol araması bakımından Haşim’le, Orhan Veli arasındadır. Belki bu karakteriyle de okuyucunun zevkine, keyfine, ruh hâline bırakılmış herkesin kendi seviyesine göre farklı yorumlayacağı (subjektif/rölatif) bir anlayış da Necip Fazıl’a göre değildir.” (s.161)

Orhan Okay’ın sanata, şiire dair düşüncelerini ifade ederken kişilere nesnel bakabilmesi, edebiyat tarihini özelde şiiri bir süreklilik olarak ele alması, onları sanatçı yönlerinin somut hâli olan yazdıklarıyla değerlendirmesi Poetika Dersleri’ni sıradan bir şiir anlayışını ortaya koyan kitapların dışına çıkararak; şiirin uzun soluklu bir mecrada değişip gelişebileceği düşüncesiyle, kendisinden öncesi ve sonrasıyla bağlantı kurup şairlerin birbirlerinin şiir anlayışlarını eleştirerek yeniliği meydana getirdiklerini vurgulayan bir poetika kitabı hâline getirmektedir.

KAYNAK

OKAY, M. Orhan (2016). Poetika Dersleri. İstanbul: Dergâh Yay.


[1] Maksut Yiğitbaş’ın Yüksek Lisans derslerinde tuttuğum notlardan.

Bu haber toplam 686 defa okunmuştur
  • Yorumlar 0
    UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
    Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
    Bu habere henüz yorum eklenmemiştir.
Diğer Haberler
Tüm Hakları Saklıdır © 2012 Türkiye Yazarlar Birliği | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Tel : 0312 232 05 71 - 72 | Faks : 0312 232 05 71-72 | Haber Scripti: CM Bilişim