Sivil Toplum Örgültleri, Bürokrasi ve Üniversite İlişkileri

Sivil Toplum Örgültleri, Bürokrasi ve Üniversite İlişkileri
TYB İzmir Şubesi Başkanı Mahir Adıbeş'in Erzurum'da yapılan Şubeler Toplantısında yaptığı sunum.

Aslında bu alanlar çok iyi bildiğimiz, çok da yabancısı olduğumuz alanlar. Ülkemizde kurumlar/kuruluşlar/sivil toplum örgütleri henüz gelişme aşamalarını tamamlayamadıklarından birbirlerine sırt dönüp uzak durmaktadırlar. Yaklaşmak için birbirlerini görmeleri, tanımaları gerekir. Bu sebepten dolayı ortak yanlarını keşfedip bir araya gelemiyorlar, sürekli bir çekişme içerisindeler. Biri diğerinin ya kapısından girmekten korkuyor ya da kapısından girerken şapka çıkarıp ayaklarının ucuna bakıyor. 

Daha birbirlerinin gözlerinin içine bakarak konuşacak cesareti bulamadılar… Bürokratlar kendilerini fildişi kulelerde sanıyorlar. Fildişi kulelerde oturarak insanlara faydalı olamazlar, onların elindeki nasırı hissetmeliler. 

Bürokrasi devletin üst yöneticileri demektir. Yani yönetici kademe! Eğer bu seviyede iyi iseniz idare etmede, milletler arası ilişkilerde, diplomaside, sporda, edebiyatta, basında, ekonomide, sanayide, tarımda vs. iyisiniz demektir. “Yukarıdaki kelimelerin birbiriyle ilişkisi yok gibi görünüyor,” diyebilirsiniz. “Diplomasiyi” anladık da “tarım” pek uymadı, hele “spor” çok alakasız gibi duruyor. Yalnız bilin ki bunların hepsi “bürokrasinin” başının altından çıkıyor. Buraya aslında tek uymayan “edebiyat” gibi görünüyor ama biraz düşünürsek gelişmiş bir ülkenin yazarının düşüncelerinin nasıl değişeceğini, kendine güvenin nasıl olacağını anlamak zor değil. Edebiyatçısı, düşünürü gelişen milletlerin de kendine özgüveni gelir ve yükselir. Edebiyat insan ilmidir. Ülke yönetiminde, planlamada, fikir hayatında önemli rol oynar. 

Eğitim her safhada var ve olmak zorunda. 

Planlamanın, yönetimin görülmeyen sessiz ayağı ise üniversitelerdir. Medeni bir ülkenin olmazsa olmazıdır üniversiteler yani yüksek eğitim. Burası gelişim alanının mutfağıdır. Malzemenin derlenip, toplanıp, işlenip şekillendiği; bilginin yoğrulup, harmanlandığı ve arşivlendiği sonra da servis yapıldığı yer olmalı üniversiteler.  

Üniversitelere önerimiz; Sonuna kadar kapılarınızı açın insanlar girsin içeri. Etrafınıza örülen duvarları yıkın. Aydın insanlar ile iç içe hayatınızı devam ettirin. 

Üniversitelerin o kapalı köşklerden çıkmaları gerekir. Bizim onlara onların da bize ihtiyacı var. Aydın insanımız çok uyuşuk. Mektep ülkenin her yeri, ihtiyaç nerdeyse ilim ona ulaştırılmalı. Vitrine koymak için ilim yapılmaz. İlim anlatmanın mekânı da olmaz. Bu bazen bir çay ocağı olur, bazen de spor sahası, ilim gerçek kişiyi bulursa işe yarar. 

Üniversiteler vücuttaki kalp ya da böbrek değil ama karaciğerdir. Evet, vücudun hayati organı olarak çalışırlar. Karaciğer zararlı maddeleri/zehirleri tutar, faydalı mineralleri, vitaminleri de tutar. Tuttuğu zararlı maddeleri zaman zaman azdan vücuda zarar vermeyecek şekilde salgılayıp vücuttan atılmasını sağlar. Mineral veya vitaminleri de ihtiyaca göre vücuda faydalı olması için salgılar. Çok önemli bir görevi de vücudun kan yapan organlarından biridir. Yalnız bu organ diğer organlar ile koordineli çalışmak zorundadır. Kendi haline kalırsa tuttuğu zararlı maddeler kendine zarar verir ve siroz olur. 

Eğer söz konusu insan /insanlığa hizmet /insanlığın geleceği ise hep beraber kafa yorup uğraşacağız. 

Yönetimde yer alan, klasik devlet memurluğu anlayışından uzak, devleti tanıyan, çağı iyi analiz eden yöneticilerle görüşüp planlar yapılıp tabana ulaşıla bilinir. Bunu görenler de kayıtsız kalmayacaktır. Birçok kurum ve kuruluş da “çorbada bizim de tuzumuz bulunsun,” diyerek işin içine girecektir. 

Dünyada açılmayacak kapı yoktur...  

Her zaman başkalarının sizin kapınızı çalmasını beklemeyin. Bazen sizler çalarsınız o kapıları. Yeter ki siz o kapıyı çalmasını becerin. Unutmayın “Tatlı dil yılanı deliğinden çıkarır”. Yapılan işlerin herkese faydası varsa uzanan ele kimsenin kayıtsız kalması söz konusu olamaz. Yapılan işlerde süreklilik olması için mutlaka çıkar paylaşımlarının eşit olması gerekir. Sizi yüceltmek için, karşılıksız olarak başkasının çaba harcamasını beklemeyin. 

Bürokrasi, üniversite ve sivil toplum örgütlerinin durdukları yerleri çok iyi belirlemesi gerekir. Ortak çalışmalar yapabilecekleri gibi hiçbir zaman sınırlarını aşmamalılar. İşte o zaman hoşnutsuzluklar başlar. Bu konuda herkes birbirine güvenmeli, payına düşene rızalık göstermelidir.  

Her şeyin başı “hoşgörü” olmalı. 

Kurum ve kuruluşlar bağımsız olmak zorunda. Bunun diğer ayağı medyadır ki ülke meselelerinde çok önemli rol oynar. Burada o konuya girmeyeceğim. 

İdareciler her yaptıkları işin doğru, her kapılarını çalanın hizmetçi olduğu düşüncesinden vaz geçtikleri zaman aradaki engeller kalkmaya başlayacaktır. Yapılan her işte samimiyet beklenir. En azından şahsı çıkarlar için insanlar kullanılmaz. Devletin arabasıyla pazar işlerini gören, devletin lojmanında oturan, devletin memuruna faturalarını ödeten kişiler halkın içine girmekten ürker. Bizim işimiz bunların dışında kalanlar ile.  

Kargadan başka kuş tanımayan, insanlar ile hayvanlar âlemini araştırmaya çıkmak sonuçta fiyasko olur ve çok sağlıklı sonuçlara ulaşamazsınız. Onun için idareciler sosyal, kültürlü, aydın insanlardan seçilmeli. 

İnsanları çeşitli sebeplerle ayrıştıran, öteleyen idareciler topluma zarar verir. Şeyhülislam Mustafa Sabri Efendi’nin şu satırlarına bakın: “Meşrutiyet’te İslam ve Hıristiyan dünyevi hukuk bakımından eşit olacak demektir... Dünya işlerine ait olan bu gibi hususlarda eşitliği gözetmek gerekli olup dini ve itikadi konulara gelince elbette Müslim başka Gayrimüslim başkadır... Ancak bu yoldaki İslamlık ve Hıristiyanlık farkı yalnız camilerde, kiliselerde zâhir (görünür) olmak lazım gelir.” Sağ olsun şeyhülislam, düşüncelerimize ışık tuttu. 

Biz Türkiye’de kültür adına harç karıştıracaksak, Türk Milletini çok iyi tanımak bu coğrafyada yaşayan insanları her yönüyle (kültür, edebiyat, adet, anane, gelenek, görenek, töre, alışkanlıklar vs.) bilmek zorundayız. Çok iyi bildiğimiz konulara tekrar tekrar değişik açılardan bakmak gerekir. Eğer bu Milletle içli-dışlı olmak istiyorsak, gerektiğinde ayakkabılarımızı kendimiz boyayıp, yemek tezgâhından yemeğimizi kuyruğa girerek alacağız. Oduncuyla balta, çiftçiyle tırpan sallayacağız. Demirciyle örsteki demiri dövecek, gerektiğinde Mehmetçikle sipere yatıp hudutları kollayacağız. İşte o zaman insanlar sizlere güveniyor “sen bizden birisin” deyip yanınızda oluyor.  

Vücuttaki organlar koordineli çalışmak zorunda. Birindeki aksama bütün sistemi allak bullak eder. 

Sivil toplum kuruluşlarında bencilliğe asla yer yok. “Şapkamızı önümüze koyup düşünelim…” 

a-)Bürokrasi devletin devamlılığı ve milleti için hizmet vermeli. Beyin olduğunu unutmayıp “Devlet Baba” şefkatiyle bütün insanları kucaklamalı. 

b-)Üniversiteler bağımsız olmalı. Surların içine hapsedilmemeli. Bilgiyi ihtiyacı olanlar ile paylaşmalı. 

c-)Sivil toplum kuruluşları siyasetin arkasındaki güç değil milletin önünde yerini almalı. Sivil toplum örgütleri halkı temsil etmeli. Gücü temsil ettiği insanlardan almalı. 

İşte bu kurumlar sınırlarını doğru bilip rahat hareket edebilirseler ülkenin çok faydasına olacağı kanısındayız. Çok kere STK ile kurumlar arasında anlaşmazlığa düştüğünü gördük. Zihnimizdeki şablonlarla olaylara bakarsak önyargılı ya da duygusal bakmış oluruz. 

Herkes yerini bilirse bir şekilde birbirlerine yaklaşılır ve kapılar aralanır. Tam biz de bunu başardık. Eğilip bükülmeden, sabırla doğru bildiğimiz yolda ilerledik. Bürokrasiyi, üniversiteyi az da olsa tanıyorduk. Tabi ki bu konuda dostlarımızın yardımlarını inkâr edemeyiz. Gün geldi bu ulaşılmaz bilinen yerlerin kapıları tek tek açılmaya başladı. Oralarda bizim gibi düşünen insanlar da yer alıyor. İşe sözle başladık sonra çay sohbetleri ile devam ettik. Engeller yavaş yavaş kalktı. Birbirimizi önce dinlemeye sonra da anlamaya çalıştık. Şimdi teklif o kurumlardan/o makamlardan geliyor. 

Konuşmaktan, eleştirmekten, eleştirilmekten korkmayın. Seviyeli, samimi ve yapıcı olduktan sonra çoğunluk tahammül gösteriyor. Karşıt fikirleri dinlemek sizleri ürkütmesin mutlaka sonuna kadar sabrederseniz önünüze bir kapı açılacaktır. Unutmayın sizin ötekileştirdiğinizin ötekisi de sizsiniz. Zaman zaman iki ötekinin sohbet ederken yüzlerindeki gülücükleri şimdi fotoğraf karelerinde görebiliyoruz. 

Sivil toplum örgütleri, devletin en üstünden en dibine kadar bütün insanların olduğu yerdir. Bunu unutmamak gerekir. Onun için sivil toplum kuruluşları bir mektep hassasiyetiyle çalışmalıdır. Buradaki lider sadece bir yönetici olmalı mevcut düzenin gidişatına ters düşse bile.  

Görüldüğü gibi her kademede insan faktörü rol alıyor. O zaman yatırım insana, insanlık için yapılmalıdır. 

Yıllar önce bir vesileyle Başbakanlık Müsteşarı ile kısa bir ayaküstü sohbetimiz olmuştu. “İdareciler neye göre seçilir, var mı böyle bir kural?” diye sormuştum. Yadırgamadı. Şöyle söze başladı; “İnsani ilişkilerine bakılır, insanları seviyor mu, kültürlü mü, memleket meselelerine egemen mi, sosyal mi…” diye sayarken sekizinci sırada da “mesleği bilgisi” demişti. Benim dikkatimden kaçmadı. “Mesleği bilgisi başta olması gerekmez mi?” diye sorunca gülümsedi. “Yok, o artık yönetici, insanı çok iyi bilecek ve kültürlü olacak…” demişti. 

“Dilimiz çatal olacak ama sözümüz tek.”  

Konuşmadan toplumun doğrularını bulmamız mümkün değil. Halkın bütün katmanlarındaki insanları tek tek dinleyeceğiz. İlk amacımız, kendimizi eğitmek ve toplumda saygı gören insan olmak. Bunun için, gücümüz yettiğince, doğru bildiklerimizi yapmaya, yazmaya, söylemeye çalışacağız… 

Dostlar; 

Biz bu mektepte hâlâ talebeyiz… 

Bu haber toplam 259 defa okunmuştur
  • Yorumlar 0
    UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
    Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
    Bu habere henüz yorum eklenmemiştir.
Diğer Haberler
Tüm Hakları Saklıdır © 2012 Türkiye Yazarlar Birliği | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Tel : 0312 232 05 71 - 72 | Faks : 0312 232 05 71-72 | Haber Scripti: CM Bilişim