Snellman'ın Bahsettiği Küflenmiş Aydınlar

Kerime YILDIZ

Finlandiya Eğitim Modeli meselesine devam edelim.

İki gün evvel Ak Parti Ankara Milletvekili Ertan Aydıın’la Kemalizm hakkında yaptığım söyleşiyi yayınladık. Ertan Aydın’a sorularımdan birisi, Kemalist aydınların köylüye aşağılayıcı bakışıydı. En bilinen örnek, Yakub Kadri’nin Yaban romanıdır.

Ertan Aydın, genç Cumhuriyet aydınlarının tasavvur ile gerçek arasındaki hayâl kırıklıklarını anlattı. Golf pantolonuyla köye giden aydınların, karşılaştıkları manzaradan iğrenip şehre kaçışlarını.

Aydın ile köylü arasındaki uçurum, sâdece Cumhuriyetin değil, Osmanlının da yarasıydı. Cumhuriyet kurulduğunda Anadolu’da içler acısı bir manzara vardı ama asıl içler acısı olan, aydınların bu manzaradan habersiz olmalarıydı. Bu yüzden hayâl kırıklığı yaşadılar.

Saraydan Sürgüne romanında geçen bir hâdiseyi anlayım. Kenize Murad’ın annesi Selma Hanım Sultan Hindistan’a gelin giden bir Osmanlı sultanıdır. Selma Hanım, annesi Hatice Sultan’a yazdığı mektupların birinde tezekten bahseder. İnanamadığını, Hint köylülerin hayvan dışkısını kurutup yaktığını yazar. Oysa tezek, burnunun dibindeki Anadolu’da asırlardır bir yakıt olarak kullanılmaktadır.  

Köy romanı diye övündüğümüz Çalıkuşu’nda, Feride’nin gittiği en uzak köy Bursa’daydı.

Zamanla Anadolu’yu karış karış gezen, seven, yazan aydınlarımız çıksa da yeterli olmadı.

Türkiye’de, 60’lı yıllarda muhâbirlik yapan İngiliz gazeteci David Hotham’ın şu ifâdeleri meseleyi çok iyi özetliyor:

“Köylüleri, şehirli üst tabakadan ayıran şey ‘uçurumdan’ öte bir şeydir; bir karşıtlıktır. Bulunduğum hiçbir ülkede eğitilmiş sınıflar, Türkiye’deki kadar çok kendi köylülerinin câhillik ve geri kalmışlıklarından söz etmezler. Türkiye’de aydınlar, köye geldiklerinde kendilerini sudan çıkmış bir balık gibi hissederler. Onlar için köy, sanki yabancı bir ülkedir; köylüler ise birer yabancı.”

İşte 60’lardaki durum buydu. Ellilerin sonunda edebiyat ve sinemada başlayan “toplumsal gerçekçilik”, köye ve köylüye uzandı ama maalesef, sol ideolojiye hapsedildi. Kemal Tâhir, Metin Erksan gibi aydınların yerli ve milliliği anlaşılamadı.

Bugün hâlâ köye, köylüye mesâfeli olan, tepeden bakan aydınlar var. Sâdece bu aydın tipi değil, bir başka sorunlu aydın tipimiz ise taşradan çıkıp sınıf atlayanlar, çıktığı köyü unutanlar. Cumhuriyet kurulduğunda köylüye mesâfesi olan aydınların geçerli bir mâzereti vardı. O da gerçekten köyü bilmemeleriydi. Şimdi ise onların “Öküz Anadolulu” diye aşağıladıkları iktidarda.

Peki sonuç?

Bir tarafta devletin ambülansındaki sedyeyi, otobüsündeki koltuğu kirletmemek için oturmayan mâden işçileri, Güneydoğu’ya gidip şehid olan askerler, öğretmenler, köy köy dolaşan doktorlar; diğer tarafta bilmem ne kadarlık saat takan bakanlar, beş vakit namaz kılarak devlet parasıyla ülke ülke gezen “bizim monşerler” ve bizim gazeteciler…. Geçenlerde İslâmcı bir danışman-yazarla karşılaştım. Bankamatik memuru olmanın faziletini anlattı. “Doksan yıllık reklam arası”nda işin raconunu bir hayli öğrendik.   

Sözü Germinal romanındaki anarşiste vereyim:

"Marsilya’da piyangodan 100.000 frank çıkan iki işçi, bir yer açıp, ömürlerinin sonuna kadar çalışmadan yaşayacakmış! Sizin sınıfınız bu işte! Onlar gibi olduğunuzda da geldiğiniz yeri unutuyorsunuz. Elinize mülkiyet geçince de onu paylaşmıyorsunuz. İşte sizin kokuşmuş sınıfınız, acınacak hâldesiniz…”       

Finlandiya deyince Beyaz Zambaklar Ülkesi akla gelir. Bu kitap, 1800'lerin son döneminde Finlandiya halkının içinde bulunduğu durumu, cehâletten kurtulmak için başta Johan Vilhelm Snellman olmak üzere bir avuç Fin aydının verdiği olağanüstü mücâdeleyi anlatıyor.

Snellman, ülkesinin okumuş insanlarına şöyle sesleniyor:

“Aydın olmak, modaya uygun elbise ve şapka giymek, kolalı gömlek giyinmek demek değildir. Aydın kesim, milletin beyni durumundadır. Millet, sizi, iyi bir eğitim aldıktan sonra yüksek bir gelir elde edesiniz ve geceleri kahvehânelerde iskambil ve domino masasının başına geçip eğlenesiniz diye okutmamıştır. Böyle olanlar, gerçek aydın olamazlar. Onlar, aydınların küflenmişidirler.”

“Unutmayınız ki milletin cehâleti, kabalığı, sarhoşluğu, hastalıkları, perişanlığı … bütün bunların hepsi sizin kendi utancınız ve suçunuzdur.“

Snellman’ın işâret ettiği küflenmiş aydın tipi üzerinde çok düşünmeliyiz. Çünkü küflendik. 

Bu yazı toplam 38 defa okunmuştur.
  • Yorumlar 0
    UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
    Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
    Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
Yazarın Diğer Yazıları
Tüm Hakları Saklıdır © 2012 Türkiye Yazarlar Birliği | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Tel : 0312 232 05 71 - 72 | Faks : 0312 232 05 71-72 | Haber Scripti: CM Bilişim