Taassup, önyargılar ve dışlayıcı zihinlerle bir arada yaşanabilir mi?

Musa Kazım ARICAN

Bir arada yaşamak, her çağda ve her mekânda arzu edilen, bireysel ve toplumsal huzurun ve barışın en temel hedefidir. Çoğulcu toplum ile murad edilen de farklılıkların bir arada yaşaması olsa gerektir.

Çoğulculuğun zıddı dışlayıcılıktır. Ön yargılardır. Demek oluyor ki bir arada yaşamanın önündeki en büyük engel dışlayıcılık ve önyargılardır. O halde dışlayıcılık ve önyargı nedir? Ne şekilde ve niçin oluşur? Dışlayıcılık ve önyargılarla nasıl baş edilebilir?

 Dışlayıcılık, esasen, taassubu, tahammülsüzlüğü ve bağnazlık ve fanatizmi içermektedir.

Taassup derken kastedilen nedir? Nasıl doğmaktadır taassuplar?

Taassup, bir fikre, inanca, öğretiye ya da ideolojiye körü körüne bağlı olma ve başkasına hak tanımama halidir. Bir fikre, inanca, öğretiye ya da ideolojiye sıkı sıkıya bağlanmak her zaman taassup olarak adlandırılamaz. Bir fikre, inanca, öğretiye veya ideolojiye sıkıdan sıkıya bağlı olma yanında bir de saldırganlık söz konusu olduğunda taassup ortaya çıkar.

Taassup yalnız inançta değil, başka alanlarda da söz konusudur: Fikir, düşünce, ideoloji, öğreti, spor, siyaset taassubu gibi. Taassubun her şekli, ferdin insanca yaşamasını, toplumların gelişmesini engellemektedir.

Dolayısıyla, taassup, insanı ve onun üretimini, tam anlamıyla tanımama ve onun var olanlar arasındaki yerini bilmemekten doğmaktadır. Bu anlayışa sahip kişi de mutaassıptır.

 Mutaassıp kişi, adeta at gözlüklüdür. Olayları dar açıdan görür. Kendi görüş açısının dışında olup bitenden habersizdir. Hipnotize edilmiş gibidir ve başkasına kolayca alet edilebilir.

Müsamahanın ve toleransın bulunmadığı yerde taassup bulunur. Mutaassıp, kendisinin iştirak etmediği fikri ve kanaatleri hoş görmez; onları şiddet yoluyla yok etmeye hazır bir ruh hali taşır.

Bu bağlamda, bir arada yaşama mecburiyetinde olan insanların hayatlarını cehenneme çeviren her alandaki taassubun panzehiri, ‘eleştirel düşünce’, ‘kritik ve analitik bakış’ ve ‘felsefe ya da felsefi düşünüş’tür.

Tekrar dışlayıcılık ve önyargılara dönecek olursak; dışlayıcılık, genel olarak bakıldığında psikolojik, sosyolojik, felsefî ve teolojik imaları olan bir tutudur.

Öteki ile ilişkide dışlayıcı olan temel psikolojik ya da psiko-sosyal etkenlerin, genellikle stereotip ve önyargı gibi tutumlar olduğu bilinmektedir.

Stereotip ve önyargı bazı noktalarda birbirinden ayrılmakla birlikte çoğu zaman birbirini tamamlayan olgulardır. Birbiriyle çok yakın ilişkiye sahip olan bu iki kavram yoğun olarak birbiri ile karıştırılabilmekte ve biri diğerinin yerine kullanılabilmektedir.

İnce nüansın farkıyla,  stereotip, ‘bir sosyal grubun ismi duyulduğu zaman zihinlerde çağrışım yapan nitelikleri’ ifade ederken; önyargı, ‘bir kişiye sırf bir gruba ait olmasından dolayı olumsuz bir tavır takınma’ halini dile getirmektedir.

Görünen o ki, her grup kendi üyelerine sosyal bir algı kalıbı vermektedir. Algılama süreci sadece beklenti, arzu ve ihtiyaçlara göre şekillenmemekte, aynı zamanda öğrenme, sosyal norm, değer, toplumsal ve kültürel atmosfer gibi faktörlere göre de belirlenmektedir.

Dolayısıyla bir gruba mensup olmak, sadece basit bir aidiyet duygusundan ibaret değildir. Bu konuda, çok daha farklı süreçler devreye girmekte ve kişi, kendi kültürünün ürünü olarak, belli bir dünya görüşü ile yakın veya uzak sosyal çevresi başta olmak üzere dış dünyayı kendisine tanıtabilecek algı ve ipuçlarıyla kognitif ya da epistemik kapasitesini zorlamadan, kendisine yabancı olanları, bilinmeyenleri kendince bilinir hale getirmektedir.

Öyle anlaşılmaktadır ki, kişiyi en çok etkileyen husus, kişinin mensup olduğu gruptan edindiği sosyal kimliktir. Zira her grubun kendisini ötekinden ayıran bir takım iddiaları ya da kabulleri söz konusudur. Grubun devamlılığı da büyük oranda ötekinden farklılaşarak kendine özgü bir anlam kazanmasıyla mümkün olmaktadır.

Böylece her grubun üyesi veya mensubu, kendisini, diğer grup üyeleriyle benzeşen yönleriyle değil, daha ziyade ayrılan ve farklılaşan yönleriyle tanımlamaktadır.

Bir gruba mensup olmak beraberinde o grubun inançlarını, ideallerini, dünya görüşünü, felsefesini, norm ve değerlerini kabul etmek şeklinde de tezahür etmektedir.

Bir gruba mensubiyette bazen söz konusu kimliklerden bazıları daha baskın olabilmektedir. Söz gelişi bazı kimselerde etnik, bazılarında dinî, bazılarında da cinsel kimlik baskındır. Bireyin aidiyet duygusunun ya da şuurunun kuvvetli veya zayıf olması ya da ona prestijli bir benlik algısı sağlayıp sağlamaması, hangi sosyal kimliklerin vazgeçilemez hangilerinin de vazgeçilebilir olduğuna ilişkin kişiye bir anlayış vermektedir. Ancak dinî, mezhebî, ırkî ve siyasî kimlikler başat kategoriler olarak gözükmektedir.

Bilhassa geleneksellikten modernizme doğru sıkıntılı geçiş yaşayan toplumlarda dinî kimlik daha fazla ön plana çıkmaktadır. Ne var ki çoğu zaman böylesi durumlarda başat kategorinin kazandırdığı olumlu bir sosyal kimlik, ötekine yönelik aşağılayıcı, tahkir edici, küçümseyici, yaralayıcı, ayrımcı, dışlayıcı, tekelci söz ve fiillerle tezahür etmektedir.

Bu nedenle dinî gruplar arası ilişkilerin mahiyeti ve bu süreçte söz konusu olan stereotip, önyargı ve ayrımcılık gibi tekelci ya da dışlayıcı faktörlerin daha fazla dikkate alınması söz konusu olmaktadır. Dolayısıyla böyle bir tutuma sahip olan kimseler de, maalesef ‘dışlayıcı bir ön itikatla, yaşadığı kültürel gerçekliği tek hakikat olarak kabul’ etmektedir.    

Demek oluyor ki öteki ile ilişkiler çoğu kez a priori olarak önceden var olan imajlara, imgelere, stereotiplere ve önyargılara dayalı bir biçimde şekillenmektedir. Bilhassa çok farklı kültürlerin yer aldığı bölgelerde gruplar arasında şiddetli çatışmaların, son derece olumsuz önyargıların ve aşağılayıcı stereotiplerin daima var olduğu gözlenmektedir.

Her ne kadar bazı insanlar reddetseler de, yaşamın bir parçası olan stereotipler ve önyargılar, farkında olarak ya da olmayarak, insanların günlük hayat içerisindeki sosyal ilişkilerinde, söylemlerinde ve değerlendirmelerinde onları sık sık kalıp yargılı ifadeler kullanmaya sevk etmektedir.

Bir arada, barış ve huzur içerisinde yaşamanın kaçınılmaz ön şartı sahip olunan ön yargılardan, taassuplardan ve dışlayıcı zihin kategorilerinden kurtulabilmektir. Bunu hem kültürel olarak hem de formel ve informel eğitim süreçleriyle aşabilmek mümkündür.

Farklılıkların, birer zenginlik ve varoluşsallığın gereği olduğu anlayışı ile kritik ve analitik bakabilmeyi hem kültürel olarak hem de eğitim süreçleriyle kazandırılması en öncelikli politikamız olmadığı sürece, bir arada yaşama felsefemiz sürekli kesintiye ve krizlere uğrayacaktır.

                

Bu yazı toplam 238 defa okunmuştur.
  • Yorumlar 0
    UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
    Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
    Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
Yazarın Diğer Yazıları
Tüm Hakları Saklıdır © 2012 Türkiye Yazarlar Birliği | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Tel : 0312 232 05 71 - 72 | Faks : 0312 232 05 71-72 | Haber Scripti: CM Bilişim