Talip Işık ile ; Bilinmeyen Coğrafyalarda Yazdıkça Çoğalan Bir Seyyah Olmak

Talip Işık ile ; Bilinmeyen Coğrafyalarda Yazdıkça Çoğalan Bir Seyyah Olmak
E. Sarıçam: Birçok şaire yönelttiğimiz ve her şair tarafından çok farklı tanımlandığına şahit olduğumuz klasik bir soruyla başlamak istiyorum söyleşimize. Her şairi, farklı bir şiir kulvarında seyrediyoruz koşarken.

talipisikE. Sarıçam: Birçok şaire yönelttiğimiz ve her şair tarafından çok farklı tanımlandığına şahit olduğumuz klasik bir soruyla başlamak istiyorum söyleşimize. Her şairi, farklı bir şiir kulvarında seyrediyoruz koşarken. Acaba siz hangi kulvarda yetişmeye çalışıyorsunuz hayata? Hangi duygunun, hangi konunun şairisiniz siz? Talip Işık neyin şairidir acaba? Neyin şiirini yazıyor?

T. Işık: Şiiri tek bir kulvara hapsetmek elbette doğru olmaz ama her şairin duygu yoğunluğu yaşadığı alanlar vardır. Şiire başladığım dönemlerde şiirimi üç ana başlıkta yazmayı planlamıştım. Birincisi; aşka ve sevgiye dair şiirler ki, ilk dönem şiirlerim istisnalar hariç bu çerçevededir. İkincisi; tabiat konulu şiirler. Üçüncüsü ise toplumsal içerikli şiirler. Şu ana kadar yazdığım şiirleri değerlendirirsek aşk, ayrılık, sevda ve hüznün öne çıktığını görürüz. Şiirlerimde sevgiyi ve ayrılığı merkeze koyuyorum sanırım. Ancak sosyal olaylara hiçbir şair duyarsız kalamaz. Bosna’nın işgali sırasında "Sarayevo’da Akşamlar" isimli şiiri yazmış, Halepçe katliamının yıldönümünde "Dilan" isimli uzunca bir şiiri kaleme almıştım.

Hüzün ve acı şairin tüm coğrafyalarında gezinir, aşkın ve sonsuzluk ikliminin özlemiyle kelimeler mısralardaki yerini alır. Asya, insanın yüreğini dağlayan kor ateş olur. Şanzelize uzaktır, Hayt Park çok uzak, Bâbil’de başlar, Ninova’da hayat bulur, İstanbul tütsülenir buhurdanlıklarda, Semerkant ağlamaklı, Buhara coşkun ırmaklar gibidir, Taşkent damarlarımızda akan sevda ateşi. İçimdeki coşkunluğun, şiirlerimdeki lirizmin temelinde de bu var sanırım.

E. Sarıçam: Şiirde, ciddi bir duygu yoğunluğunun esas olduğunu biliyoruz. Ancak bunu ortaya koymak için başka sanat dalları da tercih edilebilirdi. Oysa siz, duyguları ortaya koymak için şiiri seçenlerdensiniz. Peki, şiiri seçmenizin özel bir sebebi var mı? Neden şiir? Bunu nasıl açıklarsınız?

T. Işık: Gençlik yıllarınızda gerçek anlamda idealizmle tanışıyorsanız eğer bu dönem, somut ve güçlü verilere sahip olma hissinizin en yoğun olduğu dönemlerdendir. Gelişi güzel aşk şiirleri yazdığınızı düşünürken bir gün biri çıkar ve size şiirin ne olmadığını öğretir. Şiiri tanımaya başladığımda kelimelerin ne denli güçlü olduğunu gördüm. Ve her alanda yaşadığım duygu yoğunluğunu kelimelerle ifade etmeye çalıştım. Şiir gerçekten zor bir uğraş. Duygulara kelimelerden elbiseler giydirmek, düşsel armoniler kurmak madde ile manayı bütünleştirme çabası içinde olmaktır şiir. Aragon, "Şiir sanatı, eksiklikleri güzelliklere çeviren bir simya bilimidir" der. Güçlü bir şiir yazmak için salt duygular yeterli olmaz. Şair, entelektüel bir duruş ortaya koymalı, kültürün tüm alanlarıyla yakından ilgili olmalıdır. Şiirin gizemli yanları, büyülü dünyası beni içine çeker. Bu müthiş bir haz uyandırır bende. Ve şiir büyük düşlerin, rüyaların gerçeğe dönüştürülme çabası olarak karşımda durur, yaşayarak, anlayarak, somutlaştırarak ona elbiseler giydirmeye çalışırız. Şiirde sürekli bir keşif hali vardır. Durağanlık yoktur. Bazen onunla paramparça olursunuz, bazen de onda yeniden toparlanır uzun yürüyüşlere koyulursunuz. O nedenle şiiri seviyorum. Yazı hayatına başlarken de şiiri seçmemdeki en önemli sebep bilinmeyen coğrafyalarda yazdıkça çoğalan bir seyyah olmaktı sanırım.

E. Sarıçam: Sizin şiirinizi ayakta tutan, ona yaşama enerjisi kazandıran, şiirinizi besleyen kaynaklardan bahseder misiniz biraz?

T. Işık: Sonsuzluk ve aşk. Evet iki kelime, her ikisi de büyülü ve gizemli yanlarıyla beni hep çekmiştir. Levlâke sırrının temelinde de aşk ve sonsuzluk vardır. İnsanın, fani olan her şeyin avuçlarından kayıp gittiğine şahitlik etmesi, maveraya baktığında aslında kayıp giden hiçbir şeyin yok olmadığını da biliyor olması, hiçle varlık arasında fark bulunmaması, doğumun bir ölüm, ölümün ise gerçek bir doğum olduğunu görmesi şiiri harlayan en önemli unsurdur. Şiir coğrafyasında yol alırken her adımda sonsuzluğu ve aşkı idrak etmek ne müthiş bir duygudur ki insana sürekli bir cezbe hali katar. Tüm evrende var olan ve canlıları da kapsayan bu enerji aşktır. Yani sürekli yaşama hissi, var olma çabasından başka bir şey değildir. Bu bazen Tanrıdır, bazen aşk, kadın, tabiat ya da ülke, özgürlük de olabilir. Temelde aşk ve sonsuzluk, şiir söz konusu olduğunda her şeye sirayet eder.

E. Sarıçam: Şiirinizi besleyen kaynaklar dâhilinde ve şiir tanımlamanız çerçevesinde ortaya çıkan şiirlerinizi okuyan okuyucularınızdan neler beklersiniz? Sizin şiirlerinizi okuyan insanlar, hayata ve hayata dair değerlere nasıl bakmalılar mesela?

T. Işık: Bu anlamda okuyucuyu yönlendirmek ne kadar doğru olur onu bilemem elbette ama şiir yazıldıktan sonra şairin olmaktan çıkar ve tamamen okuyucunun yorum ve anlayışına göre şekil alır. Aslında her şiirin bir hikâyesi vardır. Özneldir. Okuyucu ise şiirlerde kendi hikâyelerini yeniden yazarlar aslında. Doğru olan da budur. Şiir bir makale ya da deneme değildir. Doğrudan yönlendirmez ama duygu ve düşünceleri tüm derinlikleriyle ortaya koyar hem de öz bir biçimde. Bu özden soyut veya nesnel sonuçlar çıkarmaksa sıradan bir şey değildir. Tıpkı şiiri yazmak kadar, yazılan şiiri doğru okumak ve algılamak da çok önemlidir. Şairlerin en büyük endişesi de burada başlar. Belki de şiiri yazarken duymadıkları endişeyi, şiiri yazdıktan sonra okuyucu karşısında duymaya başlarlar. Aşk ve sevda konulu şiirlerinizi gençler farklı, belli yaş gurupları sosyal çevre de göz önüne alınırsa farklı algılayabilirler. Kısaca aşk, Leyla mıdır, yoksa Mevla mı? Cevap, her ikisi de.

E. Sarıçam: Peki, kitapla ve özellikle şiirle arasında ciddi mesafeler bulunan bir toplumda şair olmak nasıl bir şey? Bu gerçek sizi nasıl etkiliyor?

T. Işık: Kıymetsizlik hissi kimi zaman insanın motivasyonunu etkiliyor tabiî ki. Ama hiçbir şair takdir edilmek ya da övülmek için şiir yazmaz. Yazma hissi sizi zamana tutuklu kılar ve yazarsınız.   Bu bir sorumluluktur, karşılığı olmayan bir sorumluluk. İnsanlar popülizmin peşinde. Her zaman kıymetli olan azdır. Topluma da hayata da kıymetli olanlar yön verir, insanlar çoğu zaman bunun farkında olmazlar. Sezai Karakoç’un onca şiiri vardır ama "Mona Rosa" aşk şiiri olduğu için üstadın birçok şiirinin de anlaşılmasına mani olur, popülizmin kurbanıdır yine şiir. Kusuru şairde değil okuyucuda aramak gerekiyor.

E. Sarıçam: Bu gerçek ekseninde sormak istiyorum. Günümüzde çok sayıda edebiyat yayını var. Matbu, ve sanal yayınlar başta olmak üzere… Siz bu günümüz yayınlarının, üstlerine düşen görevi gerçek anlamda yerine getirdiklerine inanıyor musunuz? Yani, insanların kültürel yayınlarla aralarındaki mesafe, biraz da bizim yayınlarımızın becerisiyle ilgili değil mi?

T. Işık: Son yıllarda bu tür yayınların hayli arttığını görüyoruz. Özellikle Anadolu’da ciddi anlamda kaliteli yayınlar var. Geçmişten örnek verileceği zaman Büyük Doğu, Diriliş, Mavera eksenli değerlendirmeler yapılırdı ve halen de bu devam etmekte. Fakat günümüzde iller bazında okul görevi gören etrafında yüzlerce şair ve yazarın eserlerini neşrettiği edebiyat dergileri var. Ayrıca elektronik yayıncılığın revaçta olduğu bir yüzyılda, şiirin ve edebiyatın bu alanda yerini alması sevindiricidir. Her iki durumda da benim tek endişem kaliteden ödün verilmesidir. Sanat icra etmek ve bunu paylaşmak istiyorsanız nitelikten asla ödün vermemelisiniz. Son dönemlerde işte bu diyebileceğiniz şiire, yazıya pek rastlayamıyorsunuz. Evet, yayıncılık var, çokta yaygın ama birçoğu içerik bakımından hayli zayıf. Gelişi güzel şiirler dolduruyor edebiyat dergilerimizi, bu üzücü. Kıvama gelmeden yazı ve şiirler yayınlanmamalı. Beklemesini de bilmeliyiz. Yazmak uzun soluklu bir uğraş ve bir iddiadır. Önemli eksikliklerimizden biri de konulu, temalı şiirler üretilmiyor olmasıdır. Kendi adıma bu aralar üzerinde çalıştığım birkaç tematik şiirim var. Bunlardan bir tanesi ise ‘İstanbul’ şiiridir.

“Ah İstanbul / Hoyrat sevişmelerde / Dut karası gözlerine vurgun akşamlarda saklı kaldı adın”

E. Sarıçam: Bir yazar için en önemli unsur hiç şüphesiz dil’dir. Türkçeyi bir dil olarak, duygu ve düşüncelerinizi tam anlamıyla ifade etmek noktasında yeterli buluyor musunuz? Dilimizi geliştirmek ve zenginleştirmek adına neler yapılabileceğine dair düşüncelerinizi öğrenebilir miyim?

T. Işık: Dil yaşayan bir varlıktır. Yunus Emre’nin divanıyla Mevlana’nın mesnevisi arasındaki farka bakılırsa edebi eserlerde insanın köklerine, yaşadığı coğrafyanın zenginliklerine iyi bakmak gerekiyor. Mevlana farsça yazmayı tercih etmiştir. Bugün bunu hiçbirimiz sorgulamayız. Ama genel temayül şudur ki, şair yaşadığı dönemin, sosyal dokunun ve kültürün bir yansımadır. Türkçe elbette güçlü şiirler yazmak için yeterli bir dildir fakat hiçbir şair saf Türkçeyle Türkiye coğrafyasında ne şiir ne de yazı yazmaktadır. Ya farsça, ya Arapça ya da batı dillerinden toplumda karşılık bulan kelimelerden mutlaka faydalanır. Önemli olan günümüzde kabul görmüş ve Türkçeleşmiş kelimelerle bu işi yapmak doğru olanıdır. Değilse oturup, sözlük kullanarak anlamaya çalışacağımız gazeller yazabiliriz. Halen Mehmet Akif Ersoy’un şiirlerini lügat kullanmadan anlayamıyor insanlar. Yunus Emre, arı bir Türkçeyle şiirlerini yazdığı halde burada da öz Türkçeyi anlamak için lügat kullanmamız gerekiyor. Mevlana’nın Farsça tercihinde olduğu gibi Akif de toplumu değil kendi kültürel eksenini çizerek yazmıştır safahatı. Bugün biz hem Akif’i hem de Yunus’u anlamak için maalesef sözlük kullanmak zorundayız. Bu da bizim nasıl bir dil anlayışı içinde olduğumuzu görmemiz bakımından önemlidir. Şiirlerimde bunları da göz önünde bulundurarak yaşayan ve anlaşılan Türkçeyi kullanmaya gayret ediyor Türkçe imgeler ve kelimelerle şiirler yazıyorum. Toplumu dil bakımından Yunus Emre’ye yaklaştırırken Mevlana’dan da uzaklaştırmamalı. 2009 Ekim ayında Bakü’de Türkçenin 8. Uluslar arası Şiir Şöleni’ne katıldığımda orada birçok Türk ülkesinden şölene katılan şairleri dinleyip de anlamadığımda çok üzülmüştüm. Özbek’i anlamıyoruz, Kırgız’ı anlamıyoruz. Ülkeleri ayrı kılan sınırlar değil dildir aslında.

E. Sarıçam: Günümüz Türkiye’sinde her alanda olduğu gibi dil’de ve kültürde de ciddi bir yozlaşma ve yıpranma söz konusu. Bu yozlaşmanın önüne geçmek için, bir kültür işçisi olarak sizce ne gibi önlemler alınmalıdır?

T. Işık: Dilde ciddi bir geleneğimiz var. Cumhuriyet döneminde yaşanan dil devrimi değil harf devrimidir. Arap alfabesinden Latin alfabesine geçiştir. Dil her koşulda varlığını sürdürmeye devam etmiştir. Yaşanan önemli farklılıklardan biri de Osmanlıcayı oluşturan terkipler, Arapça ve farsça kelimelerin zamanla azalmasıdır. İlk bakışta bu dilde zayıflama gibi gözükse de Türkçeye daha fazla alan açmış ve Türkçeyi şiirde edebiyatta daha çok öne çıkartmıştır. Milli edebiyat bir bakıma topluma daha da yaklaşmış, şiirin ve edebiyatın anlaşılabilir ve yaygın hale gelmesine katkı sağlamıştır. Bu bir tespittir. Yozlaşma aslında halk tarafından kullanılan yabancı kelime ve terimlerin yazı hayatında yer almasıyla değil kuralsız uydurulan ve anlam bakımından havada kalan türedi kelimelerin çokça kullanılır hale gelmesidir. Neticede yabancı kelimeler anlaşılabilir ve zamanla Türkçeleşmiş kelimelerdir. Daha çok teknolojiyle ilgili kelime ve kavramlar. Elektriği, telefonu, televizyonu biz icat etmiş olsaydık sanırım isimleri de farklı olurdu. Dilin ve kültürün şekillenmesinde teknolojik gelişmeler, egemenlik anlayışımız doğrudan etkilidir. Önceden tedbir aldığımız kimi alanlarda yeni kelimeler türetebilmişiz. Kompitur (Computer) yerine bilgisayar kelimesinin kullanılması gibi. Bu konuda herkese ve her kesime önemli sorumluluklar düştüğüne inanıyorum. Duyarlı olmak hepimizin görevi olmalı.

E. Sarıçam: Düşünce özgürlüğü tartışmasının sürekli gündeme geldiği bir ülkede “düşünen bir beyin” olarak var olmak nasıl bir şey?

T. Işık: İnsanların düşüncelerine hiç kimse pranga vuramaz. Sorun düşüncede değil eylemlerde. Özgür düşüncenin eyleme dönüşmesiyle başlıyor her şey. Sanırım düşünceden de kastettiğiniz şey bu olsa gerek. Kültür ve irfan insanları özgür kılar. İlim ve medeniyet özgür ortamlarda gelişir ve büyür. Her türlü baskı ve kısıtlamalar insanı ve toplumu kısırlaştırır, ayrışmalara, farklılaşmaya zemin hazırlar. Bu tür toplumlarda düşün insanlarının, fikir adamlarının, şair ve yazarların sorumlulukları çok daha ağırdır. Çünkü yazmanın özgür düşüncenin bir bedeli vardır. Putperest Roma Hıristiyanlığa karşı üç yüz yıl dayanabilmiştir. Putperestler Mekke’de 20 yıldan daha fazla dayanamadı. Hitlerin, Bolşeviklerin durumu ortada. Kapitalistler, liberaller sınırsız sermaye ve güç anlayışıyla insanın sosyal, kültürel ve ekonomik hayatı üzerinde vesayet kurmuşlardır. Bir coğrafyada baskı ve zulüm ne kadar fazlaysa şiir ve düşünce o kadar güçlüdür. Bunu salt ideolojiye ya da dini temellere atfederek söylemiyorum, tüm yönetim modelleri açısından söylüyorum. İnsanı merkez alan, insanı özgürleştiren, yücelten saygın hale getiren sistemler bu sayede ömürlerini uzatmış olurlar. Elbette şair duyarlılığıyla yaklaşıyorum olaylara. Bizler iki doğu arasına sıkıştırılmış bir toplum haline dönüştürüldük. Ne yanınıza dönseniz acı ve ıstırap var. Üstat Necip Fazılın ifadesiyle ‘Bir kişiye dokuz pul, dokuz kişiye bir pul’ anlayışıyla insanın ve düşüncenin özgürleşmesi hayaldir. Düşünmek farkındalık yaratır. Her şeyin farkında olmak, her adımda yeni ve daha güçlü sorunların altına girmek, sessiz haykırışlarla çoğalmaya çalışmak, her türlü yozlaşmaya karşı klas bir duruş ortaya koymak, sahip olduğunuz kimlikle kendinizi tanımlama çabası içinde olmak, ‘bu ne ağır imtihandır Sakarya’ mısrasını hatırlatıyor insana.

Düşünen insanın hayatında teslimiyet yoktur. Yenilgi yoktur. Telaş yoktur. Sabırla büyüyen bir bahar vardır. Şairler, ‘Yenilgi yenilgi büyüyen bir zafer’i muştular insanlara. Yeryüzü bu muştuyla başlar yeni bir güne. Tüm bunları yaşarken şair, acıyı ve hüznü yüreğine hapseder, sevgiyi, mutluluğu paylaşır insanlarla. Düşünce ikliminin insana yüklediği sorumluluktur bu.

E.Sarıçam: Bir süre şair bir milletvekilimizle birlikte TBMM’de çalıştınız. Bu bakımdan sormak istiyorum: Geçmişte, idarecilerimiz maalesef kültürel anlamda ciddi çalışmalara imza atamadılar. (Bu benim kendi kanaatim) Son dönemde meclisimizde yazar ve şairlerimiz de görev aldı. Son dönemde Meclisimizden kültür dünyamıza ne gibi katkılar sunuldu acaba?

T. Işık: Bu anlamda öncelikli sorumluluğun Kültür ve Turizm Bakanlığında olduğunu düşünüyorum. T.B.M.M yürütme organı değil, yasama organıdır. Burada da elbette gerekli yasal düzenlemelerin yapılması elzemdir. Birçok belediyemiz, kısmen kamu kuruluşlarımız ve Meclisimiz çeşitli kültürel ve sosyal etkinlikler düzenlemektedirler. Yapılan etkinliklerin içeriği ve etkinlik sonrası geride bıraktığı kalıcı tesir ve süreklilik önemlidir. Ama maalesef genelde bahar aylarında yapılan bu etkinlikler şölen niteliğindedir. Kültürel anlamda kalıcı materyaller oluşturmak gerekiyor. Kültür ve Turizm Bakanlığı bu anlamda düşünce kuruluşlarıyla işbirliği yaparak, düşünce platformu oluşturmalı, sivil toplum kuruluşlarıyla kültür ve edebiyat alanında kurumsal niteliklere sahip faaliyetler ortaya koymalıdır. Bakanlık kültür, edebiyat şuralarına öncülük yapmalıdır. Uluslar arası nitelikte bir edebiyat müzemiz bile yok. Büyük şehirlerimizde ciddi anlamda kültür vadimiz yok, genç kuşaklar Hoca Ahmet Yesevi'yi, Ali Şir Nevai’yi, Genceli Nizami'yi ve birçok şairimizi yeterince tanımıyor. Kültür politikaları da hükümetin dış politikalarıyla paralel olmalı. Öncelikle Türk ve İslam coğrafyalarıyla yürütülen siyasi, ekonomik işbirlikleri kültür alanında da desteklenmeli, kurumsal nitelikte çalışmalar yaygınlaştırılmalıdır. Yunus Emre’yi, Mevlana’yı tanıdığımız kadar, Şehriyar’ı, Bahtiyar Vahabzade’yi de tanımalıyız.

Şair milletvekillerimizle ilgili soruyu aslında onlara sormak gerekiyor. Siyasi çalışmalar, hükümet programları, parti grupları yoğun bir tempoda onlarında hemen hemen tüm vakitlerini alıyor. Ülkenin birikmiş sorunları, düşünce fikir hayatının önündeki açmazlar kültürü de bu alanda olması gereken yasal çalışmaları da erteliyor. Özgürleşmeden, düşüncenin önündeki engelleri ortadan kaldırmadan yaratıcı fikirlerin de ortaya çıkması çok mümkün gözükmüyor.

E. Sarıçam: Türkiye Yazarlar Birliği bünyesinde bulunuyorsunuz. TYB’nin çalışmaları hakkında genel bir bilgi alabilir miyiz sizden?

T. Işık: Evet şuan Türkiye Yazarlar Birliği Ankara Şube Başkanlığı görevini yürütüyorum. TYB, 33 yıllık sivil bir kuruluştur. Bünyesinde TYB Vakfı, Mehmet Akif Araştırmaları Merkezi’ni de barındırmaktadır. TYB Kamu yararına çalışan bir dernektir. TYB yeni kültür merkezinde çalışmalarını etkin bir biçimde sürdürmektedir. Her yıl Türkiye Kültür ve Sanat Yıllığını neşretmektedir. Yılın Yazar ve Sanatçıları Değerlendirmesi, Türkçenin Uluslararası Şiir Şöleni, Yazar Okulu, Türkiye Kültür ve Sanat Bülteni, Uluslar arası Şehir Tarihi Kongresi, Yazı Atölyesi, Mehmet Akif Ersoy Bilgi Şöleni gibi daha birçok faaliyete imza atmıştır.

E. Sarıçam: Bu, sitemizin bir takipçisinin özel bir sorusudur: “Tuana” adlı şiirinizin bir hikâyesi var mı acaba?” diye soruyorlar? Cevap vermek ister misiniz?

T. Işık: Tabiî ki. Tuana şiirini 1988 yılında çocuk şiiri olarak yazmıştım. Üniversiteye hazırlık çalışması için bir gurup arkadaşımla Adana’nın Tekir yaylasına çıkmıştık. Burada tatlı dilli, çok zeki bir kız çocuğuyla karşılaştık. Adı Tuana’ydı. Bu kelime beni hayli etkilemiş, oldukça da şiirsel gelmişti ve o akşam Tuana şiirini yazmıştım, ancak bugünkü hali değildi elbette. Yarım sayfalık bir çocuk şiiriydi. İstanbul’da, Erol Erdoğan, Nimetullah Akın, Alim Yıldız, Nida Kültür Sanat ve Edebiyat Dergisi bünyesinde 1990 yılında bir şiir yarışması düzenlemişlerdi. Arkadaşlarım bu yarışmaya katılmam konusunda ısrar edince 1988 yılında yazdığım Tuana şiirini yeniden kaleme aldım. Üsküdar’da şiirin tamamlandığı gün sabahın dördüydü ve dışarıda yağmur yağıyordu. Tuana şiiri, ‘tuana toprak kahırlı bugün’ mısrasından ilham alınarak üç sayfalık bir şiire dönüşmüştü. İsmail Kıllıoğlu ve Ali Haydar Haksal’ın da jüri üyeliği yaptığı yarışmada "Tuana" şiiri birincilik ödülüne layık görüldü.

E. Sarıçam: Son olarak, Talip Işık şu sıralar neler yapıyor?” diye sormak istiyorum. Yeni çalışmalar, projeler var mı?

T. Işık: Türkiye Yazarlar Birliği ve eğitim çalışmaları zamanımın önemli bir bölümünü kapsıyor. TYB Ankara Şube Başkanlığı ve yazar okulu koordinatörlüğünü yürütüyorum. Yazı ve şiir çalışmalarım sürüyor. Geçmiş yıllarda tamamladığım ve ebru çalışmalarıyla birlikte 70 sayfa olarak tasarladığım ‘Yağmuru Beklemez Mısralarım’ isimli naat çalışmasını özel baskıyla kitaplaştırmayı düşünüyorum, ayrıca ‘Aklı Evvel Saatler’ isimli kendi yaşam öykümü anlattığım uzunca bir hikâye çalışmam var. Bu iki çalışmayı 2011 de kısmetse yayınlamayı düşünüyorum.

E. Sarıçam: Talip bey, sizinle söyleşmek çok keyifliydi. Eminim okurlarımız belli konularda aydınlanmışlardır. Bu fırsatı sağladığınızdan dolayı çok teşekkür ederim.

T. Işık: Bu söyleşi fırsatını sağladığınız için ben teşekkür ediyorum.

www.5hececiler.com

16.12.2010

Bu haber toplam 1460 defa okunmuştur
  • Yorumlar 0
    UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
    Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
    Bu habere henüz yorum eklenmemiştir.
Diğer Haberler
  • Okul kütüphaneleri nasıl olmalı?15 Kasım 2018 Perşembe 12:00
  • Üsküdar Söyleşilerinin Konuğu Nurettin Durman14 Kasım 2018 Çarşamba 13:18
  • Kasım 2018 dergilerine genel bir bakış-314 Kasım 2018 Çarşamba 13:12
  • Kürşat Bumin hayatını kaybetti14 Kasım 2018 Çarşamba 10:17
  • Nursema Şeyma Oflaz, Biraz Zaman13 Kasım 2018 Salı 14:44
  • 1. Dünya Savaşı’nı anlatan kitaplar13 Kasım 2018 Salı 14:39
  • 24 yılda 513 camiyle bin 70 mescit satıldı13 Kasım 2018 Salı 10:16
  • Dünyanın en kanlı savaşının 100. yılı12 Kasım 2018 Pazartesi 09:32
  • Alâeddin Yavaşça bizim için neden özel biri?10 Kasım 2018 Cumartesi 14:06
  • 8. Malatya Film Festivalinde Konuk Ülke Filistin10 Kasım 2018 Cumartesi 14:04
  • Tüm Hakları Saklıdır © 2012 Türkiye Yazarlar Birliği | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
    Tel : 0312 232 05 71 - 72 | Faks : 0312 232 05 71-72 | Haber Scripti: CM Bilişim