• İstanbul 17 °C
  • Ankara 14 °C

Taraklı Şehri Üzerine Bekir Sıddık Soysal ile Söyleşi

Taraklı Şehri Üzerine Bekir Sıddık Soysal ile Söyleşi
Alaattin YILMAZ

Taraklı’ya ilk defa yıllar önce Mustafa İsen ve Muhsin Mete ile birlikte Nuri Şahin’i ziyarete gelmiştik. Doğrusu Taraklı’yı görmekti maksadım.  Çünkü ben Taraklı’yı bilmiyordum. Safranbolu’yu ve Eğin’i biliyordum. Mustafa İsen, Taraklı’nın da öyle bir yer, olduğunu söylemişti. Nuri Şahin şehri hakkında bilgilendirmede bulunmamıştı. Ben Taraklı’yı, bir nahiye, dahası bir köy gibi düşünmüştüm. Geldim –Mustafa Bey’in açıklamasına rağmen- fevkalade müthiş bir şekilde etkilendim. Buradaki tarihi ve tabii doku, şehir silueti hakikaten beni çarptı.  

Mesele büyük yani amorf bir şekilde büyümüş olmak değil.

 Şehir olma vasfı ayrı bir şey.

 Şu anda yüz binleri aşan, hatta büyükşehir statüsü de elde eden birçok yerleşim yerine nazaran  Taraklı, Göynük şehir. Ayaş, Beypazarı, Nallıhan, Mudurnu, Göynük, Taraklı geçmişin mesut ve mamur İpekyolu şehirleri idi. Geyve, dokusunu koruyamadığı için maalesef o şehirler silsilesinden kopmuş. Bu küçük şehirler, vaktinde İpek Yolu ticaretinin önemli damarlarıydı. Bunu, mevcut nüfus hacminin fevkindeki çarşı-pazar yerlerinden anlamak mümkün.  Buralarda ciddi bir ticari şekillenme olmuş, çarşı düzeni kurulmuş.

Şehri belirleyen şeyler: dini yapılar, ticari donanım, çarşı-pazar ve sivil mimari ile tarihi ve tabii doku…

Bir de insanlarındaki şehirlilik vasfı…

 Bunların hepsi bu dediğim şehirlerde var. Onun için buralar şehir.

Bir Mümkünlü hadisesi vardı ya, hepimizi etkileyen.  Bir reklam filmiydi ama hakikaten ustaca yapılmış bir işti o.

Yapılan reklam filmleri, genellikle iğrenç şeyler. İnsanların aklını hesaba katmadan onları birer geri zekâlılık seviyesinde gören bir reklamcılık anlayışı var günümüzde. İşte Mümkünlü bunu kıran uygulamalardan biriydi. Bir de tabi seçtikleri vasat. Yani Taraklı o işe olağanüstü bir zemin, bir arkaplan fırsatı sağlamıştı. Bana göre bu reklam filmindeki baş aktör Taraklı idi.

Şehrin tanıtımına katkı sağladıkları için yapımcı ve yönetmenine ödül verilecekti. Taraklı Belediyesi ödülü bana sipariş etti. Belediye başkanı Sayın Tacettin Özkaraman Bey’in delaletiyle. Yaptığım ödülleri -vakit darlığı sebebiyle- elden teslim için Taraklıya getirdim. Bir ramazan akşamıydı. Ödül merasimi ile bir de sohbet toplantısı yapıldı.  Toplantıyı Fahri Tuna dostumuz idare ediyor. Herkese mikrofon uzatıyor. Baktım her konuşan, Başkan da dahil ilçemiz diyor. Bana battı bu.  Ne diyorsunuz dedim; bugün şehirlik vasfı ülke genelinde büyük ölçüde kaybolurken, şehirlik vasfını koruyan yerlerden biri Taraklı. Safranbolu, Eğin vesaire.  İpek Yolu güzergâhındaki şehirler… Bunlar idari tanımlama itibariyle ilçe, nahiye şu bu olabilir. Ama bir yerleşim yerini şehir yapan o resmi idari unvanı değildir.  Şehri belirleyen kıstaslar vardır. Tarihilik, tabii çevre ile uyum, gelenek ve kültürel müktesebat… Yani coğrafya ile tarihin imtizacı öncelikle bu şehirlerin hepsinde vardır.  Bir şehrin silueti olmalıdır. Çünkü şehirler siluetinde kimlik kazanırlar. Evet, şehirlerin kimliği siluetinde belirlenir. Bir başka kıstas, insanının kültürel müktesebatıdır. 

 Bir de Görgü dediğimiz rafine davranış, duruş ve eda var. Yani şehirlilik vasfı var insanlarında.  Mesela bugün İstanbul’da bu kadim şehre can ve kan katan şehirli insanı, kadim İstanbullu tipini o büyük kalabalıklar arasında bulmanız çok zor. O eski İstanbullu Beyefendi, hanım efendi tipolojisi neredeyse kayboldu. Çünkü Anadolu’dan öyle bir hızlı bir göç dalgası sardı ki o canım şehri, gelenler, geldiği yerin kültürünü dahi taşıyamadılar. Geneli itibariyle böyle arada arafta bir insan tipi ve demografik yapı ortaya çıktı ortaya. İstanbulluluk vasfı kaybolup gitti.

İstanbul artık köy gettolarından oluşan bük bir köy oldu.

Ama Taraklı gibi gardı düşmemiş küçük şehirlerde herkes birbirini tanıyor. Gelenek yaşanıyor.  Bir şehri, şehir yapan şeyin özellikle geleneği olması, hikâyesi olmasıdır. Mesela kır şartlarında bu o kadar mümkün değildir, yani o yerler daha dar alandadır. Köyleri kastediyorum bu söylediklerimle.

 

Taraklı’da bir mizah kültürü var. Bu çok önemli. Ben Erzurumluyum. Bizim bölgemizde meddahlık geleneği vardır. Meddahlık bizim geleneksel temaşamızın yol başıdır. Müthiş de bir şeydir bu.  Bir kişi oturur tek başına oyun kurar. O insanın elinde bir asa bir de mendil vardır. O iki enstrüman ile jest ve mimiklerini kullanarak, irticali hikâyelerle; hitap ettiği insanların hayal zembereğini kurar boşaltır, kurar boşaltır. Meddahlık kültürü esas itibariyle budur. Bu çok büyük bir sanat vasfıdır. Tek kişilik bir tiyatrodur. Türk temaşasının ana türlerinden biridir.  Bu şehirde, Taraklı’da daha önce bilmediğim bir meddahlık tarzı ile karşılaştım.Yalaza geleneği, yalaza kültürü ile... Gerçekten fevkalade müthiş bir mizah bu. Yani meddahlık geleneğinin bir başka örneğidir diyebilirim. Ve çok orijinal bir tarz bu. Demek ki bir şehri var eden, ortaya koyan, şehirlik iddiasını belirleyen unsurlardan biri de oraya ait bir kültürel dokunun olması. Yalaza kültürü bu dokunun belirgin örneklerinden biri. Ancak “yalaza” adıyla yapılan TV dizisi bu kavramın içini boşaltır mahiyette idi. Sizler için “reklamın kötüsü olmaz” kanaati sağlamış olabilir ama kültürel değerlerin dejenere edilmesine fırsat verilmemelidir diye düşünüyorum.   

Burası nahiyeyken de şehirdi. İlçeyken de şehir. Ama inşallah bu doku bozulmaz, burada çok katlı apartmanlara fırsat verilmez.

Bu silueti bozacak yapılanmalara fırsat verilmemesi, bu şehrin korunması lazım.

Zaten yavaş şehirler kategorisine alınması öyle tesadüfen belirlenmiş değil. Kittaslow; bu gün 30 ülkede, dünya genelinde 252 şehre, 72 kriter üzerinden bu ünvanı tanıdı.

Taraklı da bu 72 kriter çerçevesinde,  bu vasfa hakkıyla uygun görülmüş. Haklı ve yerinde bir karar. Kittaslow Kriterlerine uygunluk gösteren şehirlerarasında[B1]  yer alan, Türkiye’de birkaç tane şehir var. Gün-güne bu şehirlerin sayısı artıyor. Yavaş şehirler nitelemesi yanında, rahat şehir nitelemesi de var. Yavaş şehir nitelemesi daha doğru ifade zannedersem. Buradaki bu yavaş şehir özelliği bozulmaz inşallah. Yani elbette zenginlik olsun. Olsun tabii ki. İnsanların hayat standardı yüksek olsun. Ama huzur olsun. İnsanlar burada rahatlığı ve huzuru bulabilsinler. Güzel olan şeylerle buluşsunlar. Nedir onlar. İşte o geçmişten kalan mimari unsurlar. Bir de şehrin kültürel mirası ve geleneksel hayat tarzı… İnşallah yeni nesiller de köklü birikimi temessül ile tevarüs ederler. Yani o mirası, içselleştirerek taşırlar. Dolayısıyla ancak şehirlilik vasfını da böyle koruyabilir burası.

 Bodrum’a gittim. Bu insanlar burada ne buluyorlar da geliyorlar diye taaccüp ettim doğrusu. Ve fevkalade rahatsız oldum. Çünkü öylesine bir kopukluk var ki,,, Adeta insanlar kendi kimliklerinden sıyrılıyorlar. Yani benliklerindeki ahlakîlik vasfını ve aidiyet hissini kastediyorum burada. Çünkü orada artık her şey serbest. Her türlü kontrol, otokontrol ve çevre kontrolü yok hükmünde.   Yani bu gibi yerler, bir başıboşluğun, bir kendinden kopuşun vasatı haline gelmiş. Bir de bize ait olmayan mimari bir doku oluşmuş orada. Yunan adalarına gidiyorsunuz aynı onların benzeri bir doku... Bir taklit mimari oluşmuş. Geçmişe ait hiçbir iz yok orada. Dolayısıyla insanlara milli kimliğini hatırlatacak unsurlardan mahrum bırakılmış.

Ama geçmişe ait bir istisna olarak orada beni etkileyen liman kalesi var… Hakikaten müthiş bir eser. Mesela Karadağ’da, Bar şehrinde de bir liman kalesi gördüm. Ama Bodrumdaki kale daha muhteşem, benzersiz bir kale. İçinde dünyaca meşhur müzeler var. Sualtı Müzesi gibi. Bu çok değerli varidat dışında da bir tarih dokusu göremedim. Vardır belki köşede bucakta. Ama kaybolmuş.

Buna zemin oluşturacak kültürel gayretlerde yok değil. Fahri Tuna, Tacettin Özkaraman ve Alaattin Yılmaz bir arka plan oluşturma gayreti içerisinde gibi görünüyorlar. Alaattin Bey sosyal medya paylaşımları ile ziyarete gelen herkesi belgeliyor. Taraklı ile ilgili kanaatlerini tesbit ediyor. Bu bence hayırlı bir iş, ciddi bir çalışma, emek ve gönüllü bir gayret. O itibarla bu şehirde bir hayat emaresi var aslında. Ama bundan vazgeçmemek, Bunu devam ettirmek lazım. Bu çok önemli bir şey.

Sevgili Fahri Tuna gençler için, sürdürdüğü; Mardin’den Edirne’ye, Manisa’dan İstanbul’a,  ve tabii Adapazarı’na kadar uzanan geniş şümullü bir kültür ve kimlik edindirme eğitim çerçevesine Taraklı’yı da katarak bu şehrin değerler silsilesine anlamlı katkılarda bulundu.

Çok değer verdiğim en eski dostlarımdan biri olan Nuri Şahin,  doğup büyüdüğü şehrine karşı mesuliyet taşıyan insanlardan. Onun da arayışları, ciddi sancısı var Taraklı ile ilgili. Nuri Şahin Çok güzel bir Taraklı Belgeseli yaptı. Ankara’dan geniş nüfuz alanını kullanarak Taraklı’ya önemli hizmetler taşıdı. Dededen tevarüs ettiği Taraklı Evini aslına uygun olarak yenilemek için maddi sınırını zorlamaktadır. Bu şehrine ve ailesine yönelik önemli bir vefadır. Taraklı bu sayede yok olma merhalesindeki bir evini daha kazanmış olacak.

Özellikle üç dönem belediye başkanlığı yapan Tacettin Özkaraman Bey’in şehrini ayaklandıran, köpürten hizmetleri ise fevkalade mühimdir.  Bu vasfıyla zamanımızda adı yönettiği şehirle özdeşleşen belediye başkanlarından biri oldu. O, şehrinde herkesin saygı duyduğu bir öğretmen, Hasan Hoca ve Alaattin Yılmaz gibi yalaza ustası…

 Son senelerde bu şehrin adı ile ünü ülke sınırlarını aşan bir termal tesis kuruldu.  Şehrin mimari dokusu esas alınarak, insan boyutunda yapılarla kurulan ve şehirle organik ilişki oluşturan tesis, Taraklı’ya ticari ve sosyal hareketlilik sağladı. Taraklı Termal tatil köyünü kuran Süleyman Tunç, büyük ölçekli ve müstesna tesisinin nihai zeminine ulaşması için can siperane çalışmaktadır.

Şehir aidiyeti, sadece ben buralıyım demekle ilgili iddia değildir. O yeri yaşayarak yaşatıcı olmak bir mesuliyet şiarıdır, vasfıdır. O itibarla sadece birkaç kişinin gayreti yetmez bu işe.    Bu şehrin insanlarını, çeşitli mevkilerde çeşitli yerlerde görev alan vazifesi olan müktesebatı olan insanları mesul kılmak, harekete geçirmek lazım.

Zaten dünya tanıyor. Uluslararası bir organizasyon tarafından tescil edildiğine ve bu şehre şehirlik vasfı ile yaklaşıldığına göre… Düşünebiliyor musunuz? Yani Yavaş kasaba demiyor. Yavaş ilçe demiyor. Yavaş şehir diyor. Yani o yüzden bu şehre daha yoğun bir katkı sağlayabilecek bu manada işte dediğim gibi kültürel katkı, mimari yenileme ve koruma katkısı, ticari ve ekonomik katkı gibi. Bir de mimari yenileme faaliyetlerine ihtiyaç var. Bu mimari yenileme, şehir yenilemeleri için uzun ve istikrarlı süreci işletecek iradeye ihtiyaç var.  

Allah korusun bu şehirleri. Bu saydığım şehirlerin tamamını Allah korusun.  Ben sözü şöyle bağlamak istiyorum. Örçüm Barış’ta diye sanat tarihçisi bir profesör hanımefendi vardı. Merhum oldu. Allah rahmet eylesin. Eyüp sempozyumlarında çok önemli tebliğleri ile de yer aldı. Sürekli her sempozyuma katıldı. En az on onbir sempozyumda tebliğleri ile yer aldı. Bu sempozyum tebliğleri yayınlandı. Bu vesile ile önemli bir şehircilik çerçevesi elde edildi.

Eyüp Belediyesinde 1994 yılından itibaren kültür müdürlüğü yapan, Eyüp şehrine kültür alanında müstesna hizmetler veren ve Eyüp Sempozyumlarını tertip edip, sürdüren İrfan Çalışan -ki benim değerli dostumdur- anlatmıştı:

1999 depreminden sonra Merhum Örçün Barışta Hanımefendi bir gün boğazdan geçerken dönmüş İstanbul siluetine bakmış ve ağlamaya başlamış. Ellerini açmış ve Allah’a yalvarmış. Demiş ki “Yarabbi bu şehri koru. Bu şehri, tarihimizin emsalsiz şehrini ebed-müddet milletimize bağışla.”

Ali Müfit Gürtuna İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanıydı. Bir arkadaşım rica etti.  O kitabın ön sözlerini mezkûr şahsın ve döneminde İSKİ Genel Müdürü olan Veysel Eroğlu imzalarıyla yazdım. Ebru ile ilgili bir kitaptı. Orda bu dua aklıma geldi. Onu da tespit edeyim diye, kalıcılık kazansın diye, Örçün Hanım’ın da hatırasını taziz için bu duasına yer verdim. Yani demek ki hakikaten bir yeri sevmek böyle bir şey işte.

O Hanım, öyle dönüp İstanbul’a ağlayarak bakması ellerini açıp Allah’a yalvarması fevkalade ciddi bir asabiyet hissidir. Üstün bir bağlılıktır yani. Bu şehre de böyle sevgiyle coşkuyla ve iyi niyetle bağlı insanlara ihtiyaç var.  İnşallah bunların soyu tükenmez.

İtalo Kalvino diye bir İtalyan romancı var. Çok müthiş bir adam. Görünmez Kentler diye bir kitabı var. Orada Kubilay Han ile Marko Polo arasındaki muhavereleri işler. Müthiş bir şeydir. Gerçekten şehir meseleleri ile ilgili bir felsefe arka planı çıkar orada. Şehir olgusunu derinden hissettirir. Roman, ismi ile de bize önemli mesajlar veriyor. Bu “Yavaş Şehirler” süreci görünmez şehirlerin görünmesine vesile oluyor.

Bu mânâda bir roman çıkarmak lazım oralardan. Kalıcılık bahşetmek için. İşin içine edebiyatı sokmak lazım. Kadim hikâyesine yeni hikâyeler eklemek lâzım. Vesselam.

Sevgili Alaattin Bey; bilmem ayaküstü bir söyleşiden, sizce uygun bir maksat hâsıl[B2]  olmuş mudur? Teveccühünüz için teşekkür ederim efendim.

 
Bu haber toplam 124 defa okunmuştur
  • Yorumlar 0
    UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
    Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
    Bu habere henüz yorum eklenmemiştir.
Diğer Haberler
Tüm Hakları Saklıdır © 2012 Türkiye Yazarlar Birliği | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz. Sitede yayınlanan yazıların sorumluluğu yazarlarına aittir.
Tel : 0312 232 05 71 - 72 | Faks : 0312 232 05 71-72 | Haber Scripti: CM Bilişim