Terbiyenin Değişmeyen Telâkkîsi Terbiye, Tedbir ve Tâlimdir

Zehra YÜCEL

Terbiye, fertlerin önce kendileri ile sonra da içinde yaşadıkları sosyal hayatta sağlıklı, verimli ve iyi iletişim kurabilmeleri huzurlu ve mutlu bir yaşam sürebilmeleri için kazandıkları bilgi ve tâlim sürecidir.

Zira terbiye özelde kişinin fikrî, hissî ve bedenî gelişimine yönelik verilen emek olsa da esasında toplumun inşâsı meselesidir.

Örneğin Ziya Gökalp çocuk yetiştirme sürecini, “Bir toplumda yetişmiş neslin, henüz yeni yetişmeye başlayan nesle fikirlerini ve hislerini vermesidir.” şeklinde tanımlayarak ferdî ve içtimâî bir döngüden söz etmektedir.

Günümüzde çoğu insanın “eğitim” kelimesini kullanmayı tercih ettiği bu disiplin için biz “terbiye” kelimesini kullanmayı tercih ediyoruz. Zira kelimenin öz mânâsına da aykırı düşmeyen; evlâtlarımızı ezmeden, sindirmeden ilim ve tâlim sürecidir terbiye. Makbûl olan yetiştirme anlayışı da budur.

Terbiye, henüz anne karnında başlar ve bu dünyadaki maceramız sona erene kadar devam eder. Öte yandan kanâatimizce anne rahmine düşmeden bir evlâdın terbiye süreci başlamalıdır; çünkü çocuk, anne babasına sadece fiziksel özellikleri ile değil aynı zamanda mizacı itibâriyle de benzeyecektir. Dolayısıyla anneler babalar ya da anne baba adayı olanlar, bu hakîkati dikkate alarak bir yaşam sürmeye özen göstermelidir.

Çocukların yetiştirildiği iki yaşam alanı vardır.

1.            Ailevî yaşam alanı

2.            İçtimâî yaşam alanı

Terbiyenin en etkili ve süresiz verildiği yer şüphesiz aile ocağıdır. Çocuğun sosyal, duygusal, fiziksel ve zihinsel tüm gelişimi ailede başlar ve devam eder. Çocukların hal ve hareketlerine, konuşmalarına, fikirlerine ve hislerine, tepkilerine, kabullerine ve retlerine tanık olduğu, örnek alabileceği ilk insan aile fertleridir. Bu sebepten aile fertlerinin her hareketi çocuklar tarafından mercek altındadır. Hayatı yeni yeni öğrenmeye çalışan bir çocuk, tıpkı fotoğraf makinesi ya da kayıt cihazı gibi tanık olduğu her ayrıntıyı hafızasına alacak, ruhunda yoğuracak ve kimlik bilgilerine kodlayacaktır.

Dolayısıyla atalardan miras kalan “Çocuk belden olmaz, elden olur.” sözü anne ve babaların çocuk terbiye sürecinde daima yollarını aydınlatan bir fener vazîfesi görmelidir. Anne - babalar, “Çocuğumu acaba nasıl yetiştirebilirim?” sorusunu kendilerine sorduklarında yukarıdaki atasözü tutumlarının ne yönde olması gerektiğine dair aydınlatıcı olacaktır.

Çocuklarımız, insan varlığının devamlılığındaki yegâne hazinedir. Varlığımızı devam ettirebilmek için muhakeme gücümüzle pek çok varlık arasından seçim yapma imkânımız varken, kendi varlığımızın devamlılığı için böyle bir seçenek yoktur. Fi’l hakîka kâinatın en kıymetli hazînesi olan insanın da ‘yerine seçenekleri olan bir varlık’ gibi muâmele görmesi düşünülemez. Bu sebeptendir ki henüz anne karnında iken çocuklarımız istikrarlı, yapıcı, onarıcı, çok yönlü ve verimli bir terbiye disiplininden geçmelidir.

Unutulmamalıdır ki aile fertleri, her ne kadar kendi başına bir kimlik ve kişilik de olsa görünmez bağlar ile birbirlerine bağlı ve bu bağların/ vazifelerin gereği sorumluluk sahibidirler.

Aile fertlerinin her biri sorumluluklarını hakkı ile yerine getirmeli, üstlendiği rolün gerekleri ne ise onu en iyi şekilde hayata geçirmelidir.

Vazifeler hususunda günümüz anne babaların ve çocukların durumunun geçmişe göre büyük farklılıklar gösterdiği de dikkatlerden kaçmamalıdır.  

Evlâtlarımızın terbiyesinde takip edilecek yol ve yöntem bundan yüzlerce ve binlerce yıl önce ne ise bugün de aynıdır.

Ne var ki değişen dünya düzeni ve yaşam koşulları ile takip edilecek yol ve yöntemin hassasiyet derecesi değişmiştir.    

Yeni dünya düzeninin şartları gereği çocuklarımız henüz birkaç aylık iken elin ellerine teslim / emânet edilmektedir. ( Çocuklarımızın zaman zaman sütannelere emânet edilerek yetiştirilmesi kadim bir gelenektir. Bu vesîle ile aileler birbirini maddî ve mânevî yönden de desteklemektedir lâkin günümüz şartlarında bu hal annelerimizin kimi zaman hazır olmadan mecburen / mücbir sebeplere bağlı olarak zorlandığı bir yaşam biçimi olmuştur.)

Evinin dışında çalışan kadının annelik vazifesini de üstlenmesiyle beraber sorumlulukları katbekat artmış, hem evin içinde/ özel hayatında emek veren hem de dışarıda ekonomik döngünün çarkında emeği bulunan kadın birkaç parçaya bölünmenin verdiği ıstırapla ne kendine ne çocuğuna en de eşine yetemez hale gelmiştir. (Öte yandan kadınlarımızın ekonomik özgürlüğe sahipliği ve bu özgürlüğün güvence altında olması kadınlarımız için gerek kadın gerekse erkek tarafından korunması şart olan muazzam bir nimettir.)  

Kadınlarımızın içine düştüğü bu ağır yaşam koşulları çocuk terbiyesinin hassasiyetini ve anlayışını da ne yazık ki değiştirmiştir. Çalışan annelerin çocukları da ayrıca anne ve babalık vazîfesini yüklenmek zorunda bırakılmış, kendi çocukluklarını yaşayamadan varsa kardeşlerinin sorumluluğunu almak mecburiyetinde kalmıştır.

Günümüz ebeveyni ne kadar da istese de çocuğunun terbiyesine/ çocuğuna yeteri kadar zaman ayıramamaktadır. Sabah erken saatlerde evi terk etmek zorunda olan ebeveyn, akşam eve gerek bedenen gerekse ruhen bitkin bir halde gelip ancak ertesi gün için enerji depolamaya çalışmaktadır. Oysa fizik boşluk kabul etmez. Anne ve babanın doldurması gereken alanı televizyon, bilgisayar, sosyal medya gibi hemen çoğu zaman içeriği kontrol edilemeyen yalan yanlış, yararlı zararlı, iyi kötü bilgi ve görüntü alır. Televizyon, bilgisayar, sosyal medya gibi unsurlara bağlı olarak içtimâî hayatta olması beklenen terbiyenin de içeriği ve etkisi değişmiştir.

Hal böyle olunca küçük gibi görünen ayrıntıların önemi artmıştır.

Günümüzde kimilerince ‘mahalle baskısı’ diye tanımlanan bir zamanların vazgeçilmez terbiye biçimlerinden biri olan ‘mahalle terbiyesi’ne her zamankinden daha çok ihtiyaç vardır. Şartlar gereği çocuğunun terbiyesi ile birebir ilgilenemeyen, onun hatalarını görüp düzeltme fırsatı bulamayan ebeveynlerin imdâdına, evlâtlarımızın öğretmenleri, mahallenin esnafı, din görevlisi, teyzesi, amcası, dedesi, ninesi vesâir yetişmekte idi. Çocuklarımız, millî ve mânevî hazinelerimize ters düşen hareketleri karşısında uyarılmakta, kötü alışkanlıkların onu nasıl fenâ bir uçurumun eşiğine götürdüğü anlatılmakta idi.

Bu terbiye disiplini “mahalle terbiyesi/ sahiplenmesi/ aidiyet” verimli ve sürekliliği olan bir terbiye düzeni midir? Bu konu, tartışılır ve elbette kötü niyetli insanların suiistimaline açık bir alan her zaman vardır. Ayrıca kötü niyetli olmasa dahi mahalle terbiyesine / sahiplenmesine gönüllü kişiler terbiye hususunda yeterli, onarıcı, inşâ edici bilgi ve birikime sahip olamayabilir. İyilik yapmak isterken telâfisi güç yaralar açabilir. Bu tehlikeler muhtemeldir. Söz konusu muhtemel tehlikelerin önlenmesi ise devletin istikrarlı bir desteği ve politikasının yanı sıra gene, işin ehli gönüllü insanlarca hem önlenebilir hem de varsa problemler çözülebilir.

Terbiyede, son dakika golü değil, ancak son dakika dokunuşu vardır.

Terbiye, ana rahminden şehâdet döşeğine kadar süren bir yolculuktur. İhmal etmeye gelmez. “Nasıl olsa falanca zaman da ben şu güzel alışkanlığı kazandırırım, çocuğuma filanca bilgiyi veririm.” diye bir düşünce yalnızca zaman kaybettirmekle kalmaz avuçlarımızın içinden akıp gitmekte olan yavrularımızı yakalamamızı da güçleştirir.

İnsan, tek başına bir âlemdir. Her ne kadar ana hatları belli genel kurallar olsa da terbiye sürecinde her ferdin kendi şahsî ruh yapısı, eğilimleri, içinde yaşadığı ortam ve saire dikkate alınarak yol ve yöntemler zenginleştirilmelidir.

Ninelerin dedelerin dizinde, halaların teyzelerin gözetiminde, dayının amcanın kanatları altında yengelerin tatlı diliyle ‘geniş aile’ ortamında yetişme imkânı olan çocuklar çekirdek ailede yetişmek zorunda kalan çocuklara nazaran hayatın getirebileceği kötülüklerden korunaklı bir limanda olmanın huzurunu yaşamaktadır.

Yukarıda da sözünü ettiğimiz gibi mahalle terbiyesi/sahiplenmesi bilhassa devlet politikası haline getirilmek sûreti ile istikrarlı ve kontrollü bir şekilde yeniden canlandırılmalıdır. Bu alan, kötü emellere âlet edilmeye çok müsait olduğu için tıpkı ip üzerindeki cambazın adımlarını büyük bir titizlikle kontrol ettiği gibi söz konusu süreç de çok dikkatlice kontrol edilmeli örneğin böylesine mühim bir emeğin her hangi bir sebeple ‘baskı unsuru’na dönüşmesine meydan verilmemelidir.

Öte yandan okullar da terbiyenin vazgeçilmez adreslerindendir. Okullar, belki de örgütsel yapının tarihi en geç yüzyıllara dayananıdır. İnsan yetiştirmek, ihmâle gelmeyen bir vazîfe olduğu için bu alanda da devlete mühim bir görev düşmektedir. Sistemli, sürekli değişim şeklinde asla değil mevcut bir düzen içinde kendini yenileyebilen, millî ve mânevî hazinelerle zenginleştirilmiş, içinde yaşadığı topluma yabancı olmayan, vatanını ve milletini sahiplenmeyi bilen ve kalbi varlık sevgisi ile dolu nesiller yetiştirmek hususunda devlet üzerine düşeni yerine getirmelidir.

Ve sanat… Sanatın insan ruhundaki yapıcı, onarıcı ve devamlılığı olan gücünü hiç kimse inkâr edemez. Sanat eserlerinin teknik ve dil özelliklerini kullanarak inşâ edici terbiye süreci sistemli bir biçimde uygulanmalıdır. Gerek kendisiyle gerekse mensubu bulunduğu cemiyet hayatıyla çatışma yaşayan fertlerin uyum süreci , onarıcı ve sürekliliği olan bir dönüşümle kazanca çevrilmelidir.

Netice itibâri ile terbiye, insan yaşamındaki en ehemmiyetli disiplindir. Söz konusu disiplinin en hassas dönemi de çocukların ergenlik yaşına kadarki dönemdir. Bu dönem bütün bir hayatına sirâyet edecektir. Öyle ki ferdin ‘iyi ya da kötü’ nasıl bir yaşam süreceği aldığı terbiyeye göre şekillenecektir vesselâm…

                                                                                                                                                           Zehra YÜCEL

Bu yazı toplam 1059 defa okunmuştur.
  • Yorumlar 5
    UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
    Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
    Yazarın Diğer Yazıları
    Tüm Hakları Saklıdır © 2012 Türkiye Yazarlar Birliği | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
    Tel : 0312 232 05 71 - 72 | Faks : 0312 232 05 71-72 | Haber Scripti: CM Bilişim