Türk Öykücülüğünde Yeni Bir Yönelim: Muhafazakârlık Eleştirisi

Türk Öykücülüğünde Yeni Bir Yönelim: Muhafazakârlık Eleştirisi
Abdullah Harmancı - Fatih Cihat Büyükmatür, TYB Akademi 26 / Yaşayan Edebiyat / Mayıs 2019

Muhafazakârlık, bağlama göre farklı çağrışımlar ihtiva edebilen bir sözcüktür. Günlük dildeki karşılığı ile anlayacak olursak (TDK sözlüğünde de görüleceği üzere) “tutuculuk” anlamına gelir. Kavramsal olarak değerlendirdiğimizde ise anlamının çok daha derin olduğunu, tutuculuğun muhafazakârlığı açıklamakta ne denli yetersiz kaldığını fark ederiz.

Kimileri tarafından bir “ideoloji” kimileri için bir “düşünme stili” ya da “düşünce geleneği” olarak kabul edilen kavram, tarihsel süreçte, üç büyük gelişmenin sebep olduğu değişime/dönüşüme karşı gösterilen dirençte anlamını bulmuştur. Bunlar, 18. yüzyıl aydınlanma hareketi ve onun evren/insan tasarımı; sanayi devriminin tahrip ettiği sosyal değerler; Fransız devriminin toplumu dönüştürmeyi hedefleyen projeleridir.[1] Tarihte, bu üç gelişmeyi eleştiren ya da bunların karşısında duran fikirler, muhafazakâr düşünceyi; siyasal hareketler ise muhafazakâr siyaseti doğurmuştur.

Kavram, siyasal bir terim olarak ilk kez 1818’de Chateaubriand tarafından kurulan bir gazetede kullanılmış, daha sonra İngiltere başta olmak üzere birçok Avrupa ülkesinde dolaşıma girerek ülkelerin kendi gündemleri içinde yan anlamlar kazanarak yaygınlaşmıştır.[2] Siyasi bir düşünce olarak muhafazakârlık “(…)bireyin kendini gerçekleştirmesinin amaçları olduğuna inandığı aile ve din gibi sosyal kurumların korunması duyarlılığından hareket eden, devlete ve siyasete bu doğrultuda sınırlı bir rol biçen bir düşünce geleneği, bir siyasi ideoloji ve felsefi ve edebî bir akım.”[3] şeklinde kısaca özetlenir.

Türkiye’de muhafazakârlık çoğu zaman dindarlıkla eşanlamlı olarak kullanılmıştır. Muhafazakârlığın din ile olan ilişkisi yadsınamaz ancak dindarlıkla aynı anlamda olamayacağı da ortadadır. Zira muhafazakârlık tedrici bir değişimi[4] kabul ederken dindarlık hiçbir zaman değişmeyecek esaslara bağlı kalmayı gerektirir. Dindarlık, dinin esaslarını her türlü şartta dinin emrettiği şekilde yaşamayı mecbur kılarken muhafazakârlık din gibi sosyal kurumların modernite karşısında yok olmaması adına çağın şartlarıyla uyum içinde sürdürülmesini amaç edinir.

Türk öykücülüğünde yeni bir yönelim olarak tespit edilen muhafazakârlık eleştirisi de bu perspektiften okunabilir. Ancak dilimizde bu iki kavramın eş veya yakın anlamlı olarak kullanıldıklarını dikkate alarak dindarlık ve muhafazakârlık kavramları aynı işlevde kullanılmaya çalışıldı.

Türk aydınları arasında bir düşünce geleneği ya da ideoloji olarak muhafazakârlığın tarihi çok daha eskilere dayansa da toplumda karşılığı olan bir muhafazakâr sosyolojisinin oluşması 2000’li yıllara rastlar. Tüm iktidarların kendi sosyolojisini inşa ettiği bir vakıadır. Bu bağlamda 2002 sonrasında iktidara gelerek “muhafazakâr demokrat” çizgiyi benimsediğini ilan eden Ak Parti hükümeti de muhafazakârlık eğilimi gösteren bireylerin toplumun tüm katmanlarında görünürlük kazanmasını sağlamıştır.

Bu yüzden incelemeye konu olan metinler, 2002 sonrası kaleme alınmış öykülerden oluşmakta ve muhafazakârların değişimini; muhafazakârlardaki din olgusunun aksayan yönlerini eleştirel bir dille yansıtmaktadır. İncelemede kullanılan öykü metinleri dışında Türk öykücülüğünde bu konuya yönelen çok sayıda metin bulmak mümkündür. Bu makale için seçilen öyküler bulgulara örneklik teşkil eden metinlerdir.   

Mustafa Kutlu Örneği:  Muhafazakârlık ve Tüketim Ekonomisi Eleştirisi

Kutlu’nun Huzursuz Bacak adlı uzun öyküsünde muhafazakârlığın yalnızca hayat pratikleri değil, kavramsal boyutu da irdelenir.

Öykünün anlatıcı kişisi Ömer Faruk, daha önce “Satılık Huzur”[5] öyküsünün kahramanı İlhan’dır. Her iki öyküde de anlatıcı kişi; uzun süre yurtdışında kalmış, doktorasını tamamladıktan sonra Türkiye’ye dönerek kendi muhiti özelinde Türkiye’deki muhafazakâr camianın mevcut durumunu müşahede etmiştir.

Türkiye’de Muhafazakârlık Algısı

Öyküde, muhafazakârlığın “kaypak bir tabir” olduğu[6], bir sıfat olarak kullanıldığında sarih bir anlam ifade etmediği belirtilir.  Muhafazakâr kimdir, kime, niçin muhafazakâr diyoruz? Sorularına cevap aranırken kavramın din ile olan ilişkisi üzerinde durulur.“(…)geleneksel muhafazakârlık esasen uydurma bir söz. (…) Gelenek denilen şeyi kazıyın, altından yüzde doksan din çıkar.”[7] ifadelerinden, muhafazakâr olarak adlandırılan kesimin tutum ve davranışlarına yön veren aslî unsurun din olduğu anlaşılır. Dolayısıyla muhafazakârlık (dine bağlılık derecesi kişiden kişiye değişse de) dindarlıkta içkindir.

Muhafazakârlık ve dindarlık ilişkisi için en ilginç örnek, anlatıcı Ömer Faruk’un babası Hulusi Bey’dir. Hulusi Bey tıp profesörüdür. Tıp balolarına katılan, yılbaşı kutlayan, alafranga bir kadınla evlilik yapmış kısacası modern yaşam tarzına uyum sağlamış bir akademisyendir. “Sofular ona ‘Cuma Müslümanı’ derken, alafranga muhit muhafazakâr olarak damgalamış”tır.[8] Alafranga çevrenin, Hulusi Bey’e yönelik muhafazakâr nitelemesi için (cumaya mahsus olsa da) namaz kılması ve ramazan ayında oruç tutması yeterli bir sebep olarak görülür.

Hulusi Bey örneği, Türkiye’deki muhafazakârlık algısına bir başka açıdan daha ışık tutar. Yukarıda alıntıladığımız cümlede yer alan “Damgalamak” fiili muhafazakâr sıfatına yüklenen pejoratif anlamları da çağrıştırmaktadır.

Türk Muhafazakârlığı

Öyküde, Türk insanı, medeniyet değişikliğinin uzun süredir devam eden etkisiyle bir savrulma halinde gösterilir. Bu savrulmanın hayat pratikleri ve düşünce dünyasında sebep olduğu tenakuzlar, muhafazakârlık eğilimi gösteren bireylerde had safhaya çıkar ve eleştiri konusu olur.

“Biz yılbaşı kutlaması yapıyoruz, bizi gavur âdeti uygulamakla suçlayan komşumuz ise ganyan bayisidir, bu ‘Türk muhafazakârlığı’ üzerinde çalışmak lazım.”[9] Ömer Faruk tarafından dile getirilen bu sözler, yazarın maksadı konusunda yeterince ipucu vermektedir. Muhafazakârlar ilkesizlikten kaynaklanan bir tutarsızlık içinde olmakla eleştirilir.

Bu tutarsızlıkların bir örneği; Batı menşeili, yabancı dilde eğitim veren “kolejleri vatanın bağrına saplanmış bir misyoner hançeri olarak gör[en]”[10] muhafazakârların, bir nesil sonra çocuklarını bu okullara göndermeleri, zaman içinde daha da ileri giderek İngilizce eğitim veren kolejler açmayı kendileri için ulaşılması gereken bir hedef haline getirmeleridir.

Öyküde, siyaset ve iş dünyasındaki muhafazakârlar anlatının merkezinde yer alır. Milletvekili Mehmet ve İş adamı Kemal, siyaset ve iş dünyasından tipik birer örnek olarak seçilmiş gibidir. Her iki kesim için de eleştiri konusu aynıdır. Özgün ve adil bir düzen teklif/tesis etmek yerine kurulu düzene uyum sağlamak: 

“Partinin politikası dediğin şey nedir? Sisteme nasıl entegre olabiliriz… Bundan ibaret. Oysa biliyoruz ki bu sistem dünya kaynaklarını nüfusun tuzu kuru olan yüzde birine veriyor.”[11]

Dindarlıkla, dolayısıyla da muhafazakârlıkla örtüşmesi mümkün olmayan tüketim ekonomisini ve onun kurulu düzenini benimsemeleri, muhafazakâr siyasetçiler ve iş adamlarına yöneltilen ortak eleştirilerdir.

Anlatıcının, gençlik yıllarındaki dernek faaliyetlerinden arkadaşı olan Kemal, işleri büyüterek bir holding sahibi olmuştur. Ancak tıpkı Mehmet’te olduğu gibi Kemal’de de düzene teslim olma, (bilinçsizce de olsa) küçük kazançları büyük ideallere tercih etme söz konusudur. Öyküde, Kemal örneğinden hareketle muhafazakâr iş adamlarının durumu şu cümlelerle karikatürize edilir:

Hele bir besmele çekelim. Kervan yolda düzülür. Bir koyundan birden fazla post çıkar. (İstihdam için) Bizde çalışanlar kanaat sahibidir, asgari ücret kâfidir. Arkadaşlar boşuna kendini yormasın. Ev danası öküz olmaz. Üst yönetimde ihtiyaca binaen ülkenin güç odaklarından bir emekli zât bulundurulması elzemdir. Ticaretle merhameti karıştırmayalım. Ar-ge mi diyorsun? Emin usta yeter. Makineyi o kurdu, verimine o bakar. Bu resmin istisnası vardır elbette.[12]

Bu cümleler gözden geçirildiğinde, Allah’ın adıyla başlayan işlerin Allah’ın istediği gibi yürütülmediğine yönelik bir eleştirinin varlığı kolayca anlaşılır. Muhafazakâr iş adamları adalet, ahlak, merhamet gibi temel ilkelerden taviz vermektedir.  “Ev danası öküz olmaz” deyimiyle, öyküdeki Halil karakterinin yaşadıklarının münferit bir olay olmadığı, muhafazakârların kendi camiaları içinden çıkan başarılı gençlere hak ettikleri maddi ve manevi karşılığı vermedikleri vurgulanmak istenmiştir.

Huzursuz Bacak öyküsünde eleştirilen hususlardan biri de fikir bağlamındaki çölleşmedir. “AB’ye doğru giden bir ana cadde açılmış. Herkes bu yolda.(…)Ortada uğrunda mücadele edilecek bir fikir yok. Herkes davasını terk etmiş. Huzurun adı bu işte.”[13]  sözleriyle bu durum eleştirilir.

Öykünün anlatıcısı olan Ömer Faruk, sonuç kısmında bir çözüm arayışına girer. Bütün sorunların temelinde para ile olan ilişkinin, ekonomik zihniyetin yer aldığını düşündürecek şekilde: “Onların vardığı netice ‘Tüketim Ekonomisi’ ise, benim teklifim ‘Kanaat Ekonomisi’dir”[14]  der ve bu teklifinin kitabını yazmaya karar verir.

Öyküde dikkat çeken bir husus da Ömer Faruk’un çilek üretmeye ve bu yolla geçimini sağlamaya karar vermiş oluşudur. Kahramanın uzun arayışlar sonunda ilke ve ideallerine uygun bulduğu bu iş, Kutlu’nun önemli Türk muhafazakârlarından sayılan Nurettin Topçu ile olan fikir birliğiyle açıklanabilir. Zira Topçu, “diğer muhafazakâr isimler gibi, Türkiye’nin batılılaşma modelini eleştirmekte ama kültür ve medeniyet sentezi çıkmazını fark ederek, böyle bir çıkmaza düşmektense, diğer muhafazakâr düşünürlerden ayrılarak tarım toplumunu savunmaya yönelmektedir”[15] Kutlu’nun kaleminden çıkan bu öyküde, Ömer Faruk’un tarıma yönelişi de bu anlayışın bir tezahürü olarak düşünülebilir.

Öykü şu sözlerle biter: “Az sonra Âdem Efendi’nin eşi dumanı tüten bir bardak süt ile çıkagelir.” Burada “süt”ün imgesel bir değer taşıdığı açıktır. Süt, temizliğin, saflığın bir işaretidir. Dünyadan aldığımız ilk tat, bizi hayata bağlayan en sağlıklı besindir. Böylece, anlatıcının zihninde doğan “Kanaat ekonomisi” fikri süt imgesiyle daha derin bir anlam kazanır.

Fatma Barbarosoğlu Örneği: Yüzeysellik ve Kapitalist Zihniyet Eleştirisi

Barbarosoğlu’nun öykülerinde muhafazakârlık eleştirisinin yoğun bir şekilde varlık gösterdiği bir kitap olarak Rüzgâr Avı’ndan söz edilebilir. 2013 yılında yayınlanan bu eser, son derece güncel meseleleri ele alırken söylem bakımından, Türk öykücülüğündeki muhafazakârlık eleştirisinin ileri boyuttaki örneklerini sunmaktadır. Zira kurguda hâkim olan yöntem, olumlu ve olumsuz tiplerin karşı karşıya getirilmesi ve doğrudan bir anlatım dilinin tercih edilmesi şeklindedir. Böylece, okuyucunun sezgilerine bırakılmasını beklediğimiz eleştiriye matuf tutum, davranış ve zihniyetin öykü anlatıcılarının dilinden yüksek bir sesle haykırıldığına şahit olunur.

On öyküden oluşan Rüzgâr Avı’nda; “Bir Köşem Olsaydı Şöyle Denize Nazır”, “Bu Kumaş Bu Kumaşı Sevmemiş”, “Yoğun Gündem Yoğun Bakım”, “Dengeli Beslenme”, “Haset” ve “Her Sabah Paris” öyküleri, ele aldığı konu ve yaratılan tipler bakımından muhafazakârlık eleştirisine örneklik eder. Öykülerin odak noktasında hep kadınlar vardır. Bu hususta yazarımızın kadın olmasının ve bizatihi şahitliklerinin etkili olduğu düşünülebilir.

Rüzgâr Avı’ndaki öykülerde eleştiri konusunu iki ana başlık altında toplamak mümkündür. Bunlar; yüzeysellik, kapitalist düzene teslim olmuş ekonomik zihniyet ve tüketim anlayışıdır. 

Yüzeysellik

Söz konusu eserde, öykülerin kurgusunda hâkim olan yöntemin olumlu ve olumsuz tiplerin çatışması şeklinde olduğunu söylemiştik. Bu çatışma unsurunun negatif yönünde yer alan ve dolayısıyla da eleştiri konusu olan muhafazakâr tiplerin hemen hepsinin düşünce bağlamında derinlikten uzak, sathi ve kimi zaman da çıkarcı kimseler olduğunu görürüz. “Bir Köşem Olsaydı Şöyle Denize Nazır” öyküsünde belediye başkanının eşi olarak karşımıza çıkan Hümeyra Hanım, dinin bir emri olarak takılan başörtüsüne 250 Avro verirken aynı dinin israfı men ettiğini aklına bile getirmemektedir. Bunu düşünmemek için gerekçesi de vardır: “Ah ben nasıl öyle herhangi bir şey giyebilirim. Koskoca Avni Bey’in eşi olarak.”[16] Hümeyra Hanım, iç dünyasında büyük bir yükü sırtlanmıştır. O, yalnızca bir belediye başkanının karısı değil, belediye başkanının “başörtülü” karısıdır. Bu durum, onu giyim kuşam konusunda daha dikkatli ve şık(!) olmaya mecbur kılar. Zira o, hem eşini hem de bütün başörtülüleri temsil ettiğini düşünmektedir. Temsil ettiğini düşündüğü kesim adına üstlendiği görev ise başörtülülerin şık, kibar ve modern kadınlar olduğu fikrini benimsetmekten öteye geçmez. Bu yüzden aynı davette iki başörtülüden biri olmaktan rahatsızlık duyar: “Tek başörtülü olarak benim davetli olduğum programları tercih ediyorum. Masadaki tek başörtülü ben olmalıyım. Ancak o zaman markayı layıkıyla taşıdığımı ispat edebilirim. Evet başörtülü olmak bir marka olmayı gerektiriyor. Markayı layıkıyla taşımayı.”[17] (2013: 15) sözleri bu kanaatimize tanıklık eder.

Rüzgâr Avı’ndaki öykülerde, muhafazakâr kadınlara yöneltilen yüzeysellik eleştirisinin ön plana çıkan unsuru, bağlamından koparılmış bir tesettür anlayışıdır. “Bu Kumaş Bu Kumaşı Sevmemiş” öyküsünde, çatışma unsuru içinde pozitif tarafta yer alan Füsun, muhafazakâr kesimler için tasarım elbiseler satan Naciye Hanım’ın butik kataloğunu görünce: “Hanımlar tesettürde sözüm ona vücut hatlarını gizliyorlar ama hatunun hazırladığı dosya tam da ruhum ayaklarınızın altında temasını barındırıyor.” [18](2013: 27) demekten kendini alıkoyamaz. Bu yüzeyselliğin arka planında, muhafazakârlara yönelik “moda” tasarımlar hazırlayan işletmelerin bilinçli bir tezgâhının olduğu da sezdirilir. Örneğin Naciye Hanım’ın butiğinde bölgelere göre kataloglar hazırlandığı gibi müşterilere de geldikleri muhitin dokusuna uygun kostümlere bürünmüş çalışanlar eşlik etmektedir.

Kimi muhafazakâr kadınların gösteriş ve lükse olan düşkünlüğü, içselleştirilememiş bir dindarlığın sonucu olarak eleştiriye tabi olur. “Her Sabah Paris” öyküsünde zengin kocalarının servetleri sayesinde gündemleri yalnızca giyim kuşam ve fit bir bedene sahip olup daima güzel görünmek olan Saniye, Avniye ve Hayriye Hanımlar bu duruma örneklik eder. Dini bir vecibe olan umre ibadetinin bile sosyal medyada paylaşılan fotoğraflarla gösterişin bir parçası haline getirilmesine dikkat çekilir[19] (2013: 96). Öykü kişilerine verilen isimler de yazarın eleştirdiği durumu karikatürize etme çabasının bir sonucu olarak düşünülebilir.

Bu gösteriş merakı, “Haset” öyküsünde (sebep sonuç ilişkisiyle) bir tür “görgüsüzlük” olarak da karşımıza çıkar. “Dışarıda metal grisi bir hava hâkim iken. Bu kadın ne demeye başörtüsünün üstüne gözlük takmış. Gece bile başörtülerinin üzerine güneş gözlüğü takıyorlar.”[20] (2013: 67) sözleri bu duruma tanıklık eder. Aynı öyküde, muhafazakâr camiaya hitap eden moda dergileri ve onların toplum üzerinde bıraktığı etki şu sözlerle ifade edilir: “Keçi kız elindeki moda dergisinin kapağını gösterdi. Gece kulübünden çıkmayan kuzeni, Ben de bunlardan istiyorum diyormuş. Türbanlı bir sevgili yapacağım kendime diyormuş.”[21] (2013: 68)

Öykülerde, biçimsel olarak inancın önemli bir emaresi olan başörtüsünü üzerinde taşıyan kimi muhafazakâr kadınların, davranışlarında dinin “ihsan” boyutuna ait herhangi bir iz taşımadıklarına şahit olunur. Söz gelimi, “Hastane Günlüğü”nde biri hasta diğeri hemşire olan iki başörtülü kadının karşılaşması şu sözlerle anlatılır:

“Sarı saçlı zümrüt gözlü hemşire ne kadar rikkatli ise, pembe başörtülü deniz gözlü hemşire o kadar uzak./  Dizinin dibinde oturan, film setinden armağan delikanlı ile muhabbet eylemekte./ Muhabbetin sınırsızlığında çay demlemekte./ Yanlarına gelen adam…/ Ki bu sırada onkolojiden gelen hastanın koluna şırıngayı hoyrat bir şekilde batırmıştır deniz gözlü pembe başörtülü hemşire./ Siz ikiniz bir yarışma programına katılın en iyisi diyor. Birbirinizi ne kadar iyi tanıyor ve tamamlıyorsunuz./ Pembe başörtülü kıkırdıyor./ Onkoloji servisinden gönderilen hasta ile göz teması kurmamaya dikkat ederek./ O kadar dikkatli ki. Hayatın neşesi sarmışken dört yanını, bir çift bakışın o neşeyi delmesine asla razı değil./ Tüp kan ile doluyor. Bir tane. Bir tane daha. Altı tüp kan dolana kadar başını kolun sahibinden yana hiç çevirmeden kadavrada acemilik gideren muzır öğrenci edalarında hahahahihihi./ Bitiyor nihayet. Lacivert başörtülü kadının kolu değil ama kalbi fena halde yaralanıyor./ Pembe başörtülü hemşire geçmiş olsun bile demiyor.[22]

Alıntılanan bu bölüm ve diğer öykülerde de fiziksel tasvirlerde renk vb. unsurların göstergebilim açısından da bir anlam ifade ettiğini söylemeliyiz. Örneğin bu öyküde, pembe başörtüsü, “lacivert başörtülü” karşısında dejenere olmuş bir zihniyeti imgelemektedir.

“Yoğun Gündem Yoğun Bakım” öyküsünde, muhafazakâr camiadaki yüzeyselliğe yönelik eleştirinin boyutları daha çarpıcı bir dille ifadesini bulur. Öykünün kahramanı başörtülü gazeteci Müberra Hanım’dır. Öykü, 8 Mart dünya kadınlar günü öncesinde yedi farklı davet alan Müberra Hanım’ın yaptığı telefon görüşmelerinin çözümünden ibarettir. Görüşmelerin içeriği karikatürize edilmiş bir durum tespiti niteliği taşır. İlk davet bir panel içindir. Yapılan telefon görüşmesinde panelin konusu mevzu bahis olunca davet eden kişi: “İstediğiniz konu olabilir.(…) Hatta sizin için şöyle bir şey yapmamız bile mümkün. Siz panele katılın, orada bulunun. Hiç konuşmayabilirsiniz. Kürsüde olacaksınız tabii. Sizden önceki konuşmacıların söylediklerine katılırsınız, itiraz edersiniz bir de fıkra anlattınız mı? Tamamdır.”[23] der. Bu ifadelerden açıkça anlaşılacağı üzere, Müberra Hanım’a gelen davet, başörtülü bir yazar olması münasebetiyle, onun “konu mankeni” olmasını istemekten daha fazla bir anlam ifade etmemektedir. Bir başka davet telefonunda, TV programcısının “Sizi muhakkak programımda kullanmak, ah pardon misafir etmek istiyorum” [24] sözleri dozu artırılmış bir ironi ile aynı duruma örneklik eder. İki gün boyunca, bakan, belediye başkanı ve kaymakamların özel kalem müdürleri aracılığıyla yaptığı davetler de öncekilerden farklı değildir.

Yukarıda yer verilen örneklerde görüleceği üzere öykülerde, muhafazakâr bireylerin tutum ve davranışlarındaki yüzeysellik, kimi zaman alaycı bir dille kimi zaman da ironiyle eleştiriye tabi tutulur.

Kapitalist Zihniyet

Kapitalizm, en kısa tarifiyle “kâr amacına yönelik üretime dayanan toplumsal düzen” olarak açıklanabilir. “Kapitalist toplumlar, bütün beşeri faaliyetlerin sermaye biriktirmeye uygun tarzda tasarlandığı toplumlardır. Bu toplumlarda eksen kurum iktisat ve temel değer sermayedir.”[25] Bu sistemde, tüm mal ve hizmetler yalnızca daha fazla kâr kaygısıyla üretilip piyasaya sunulurken tüketiciler ihtiyaçlarından fazlasına sahip olmaya teşvik edilir.

Barbarasoğlu’nun öykülerinde, muhafazakârların yalnızca israf ilkesinden hareketle bile bu sistemle arası açık olması beklenirken kapitalist düzenle olan iyi ilişkileri yadırganır. Para kazanma hırsıyla dolu iki kadın karakter belediye başkanının eşi Hümeyra ve butik sahibi Naciye Hanım bu duruma örneklik eden tiplerdir. Her ikisi de kendi değerlerini şahsi çıkarları için sermaye yapmaktan kaçınmazlar.

Butik sahibi ve aynı zamanda muhafazakâr bir partinin belediye meclis üyesi Naciye Hanım, şark kurnazlığıyla bezenmiş kapitalist tavırları ile okuyucuda nefret uyandıracak bir tablo halinde sunulur. Kendi işletmesinin çıkarları için on bin dolarlık bir bütçeye ihtiyaç duyan Naciye Hanım, belediye meclisi toplantısında, medyanın başarılı başörtülü kadın olmadığını ileri sürerek hükümeti yıpratmaya çalıştığını hatırlatır ve kendi projeleri için belediye başkanından destek ister. “Caminin halıları yenilenecek desem pamuk eller cepte. Dünya çapında tesettür markamızı yaratacağım desem kim dinler beni…”[26] sözleriyle muhafazakâr başkan Avni Bey’i ikna etmeyi başaran Naciye Hanım, istediği desteğin çok daha fazlasını “el altından” alabilmiştir.

Belediye başkanının eşi Hümeyra ise, tasarımcı olan kardeşi Füsun’u kapitalist zihniyeti temsil eden Naciye Hanım’a danışmanlık hizmeti vermek için ikna etmeye çalışmaktadır. Füsun: “Tüketimi hızlandıracak hiçbir giysi ve ürün pazarlamayacağım. Dünya’nın tek bir zerresinin boşa harcanmasını istemiyorum. Benim felsefem bu. (…) İsyan ettiğim sistemin cariyesi, kölesi olmayı kabul etseydim işimin patronuydum elbet.” [27] sözleriyle kapitalist zihniyete isyan etmektedir.

Bu isyan ve Füsun’un yurtdışında eğitim alması gibi kimi özellikleri bize Mustafa Kutlu’nun Huzursuz Bacak öyküsündeki Ömer Faruk karakterini anımsatır. O da tıpkı Füsun gibi, muhafazakârların tüketim ekonomisini benimsemelerine ve kapitalist düzene ayak uydurmalarına isyan etmektedir. Tüketim ekonomisinin benimsenmesi ve kapitalist zihniyetin yaygınlaşması muhafazakârlık eleştirisi olarak ele aldığımız metinlerin ortak eleştiri ögesi olarak karşımıza çıkar. Selvigül Şahin’in öykülerinde görülen lüks ve gösteriş merakı eleştirisi de bu durumun bir başka örneğidir.

Selvigül Şahin Örneği: Lüks Yaşam, Dünyevileşme Eleştirisi

Selvigül Şahin’in Allah Her Yüreğe Dokunur adlı kitabında yer alan “Kırık Beyaz Bir Gelinliğim” öyküsünde muhafazakârların yaşadığı hızlı dönüşüm bir nesnenin dilinden aktarılır. Anlatıcı bir gelinliktir.

Öykü, gelinliğin sahibi anne Gülnihal Hanım ve üç kızının evlilik hikâyesi üzerine kurgulanmıştır. Sen diliyle Gülnihal’e seslenen gelinlik, onun hayatındaki büyük değişikliği şu sözlerle dile getirir: “Beni koklarken aslında gençliğini kokluyordun, kaybettiklerini, sadeliğini, o arı duru yaşantını. Şimdi aldığın kilolarla, artan her gün çoğalan eşyalarla bir bir tükeniyor sadeliğin (…) Büyüdün ve her geçen gün artan tüm dünyalıklarla içindeki o saf ve duru akan ırmağın bulandığını anlayamadın.”[28]

Gençken idealist bir kadın olduğunu anlaşılan Gülnihal Hanım, iyileşen ekonomik şartların etkisiyle başkalaşmış, gösteriş ve lüksün hüküm sürdüğü bir ailenin bireyi oluvermiştir. Gülnihal Hanım’ın gençliğinde sahip olup zamanla kaybettiği hassasiyetler kendi gelinliğinin anlattıklarıyla gün yüzüne çıkar. Gülnihal’in sadeliğe olan düşkünlüğü, tesettüre özen göstermesi, düğün günü bile makyaj yapmaması, gelinliğinin dilinden takdir ve özlemle anılır. “Düğünün haremlik selamlık olmuştu. Şimdi böyle düğünler kalmadı ne yazık.”[29] cümlesiyle özlem bir tür hayıflanmaya dönüşür. Gülnihal Hanım’ın kızlarının düğünlerinin anlatıldığı bölümlerde, yüzleri tanınamayacak kadar makyajlı gelinler olduklarını, en lüks salonlarda en gösterişli merasimlerle evlendiklerini öğreniriz. Bütün bunlar bir tür yabancılaşma olarak anlatılır. Gülnihal Hanım ve ailesi bu yabancılaşmayı yaşayan muhafazakâr bireyler için bir örnektir. Aynı ailenin üçüncü kızı olan Nurfidan’ın evlilik kararı ve düğün için talep ettikleri ise unutulan değerleri, hassasiyetleri yeniden hatırlatmak için bir araç olarak kullanılır. Nurfidan, iki ablasının aksine hem evlenmek istediği kişiyi belirlerken hem de düğün merasimi için kurduğu hayallerle mütevazı, gösterişten uzak, şaşaanın olmadığı bir hayatı seçmiştir.

Öyküde dikkat çeken bir husus da gelenekçi olması beklenen muhafazakârların gelenekten habersiz oldukları eleştirisidir. Gülnihal’in ceviz sandıkta saklanan gelinliği, evin büyük kızı Sudenaz evlenirken hissettiklerini şöyle dile getirir: “Umutlandım, büyük kızının izdivaç kararıyla sana doğru açılmasında. O sevinç çığlıkları beni de heyecanlandırdı ne yalan söyleyeyim. İçim pır pır, burada bu kapalı naftalin ve lavanta kokularının arasında nasıl heyecanla bekledim. Ama ne yazık beni burada kimse hatırlamadı. Hani gelenektir, büyük ve köklü aileler kızlarına kendi gelinliğini giydirirler. Ne yazık sizin aklınızın köşesinden bile geçmedi.”[30]  Gelinliğin bu beklentisi ancak küçük kız Nurfidan’ın evlilik kararıyla gerçekleşecektir. Zira Nurfidan’ın annesinden tek isteği onun gelinliği giymek olmuştur. Nurfidan, Gülnihal Hanım’ın gençliğini hatırlatmak yanında ideal bir muhafazakâra da örneklik eder. Onun gelenekle kurduğu bağ, hat kursuna gitmesi, Arapça ve Farsça öğrenmiş olmasıyla pekiştirilir. Nitekim öyküden anlaşılan odur ki gelenekle kurulan bağ, onu, ailenin tüm fertleri içinde farklı kılmış, gösterişten ve dünyevileşmekten alıkoymuştur.

Şahin’in öykülerinde görülen, muhafazakâr camiadaki dünyevileşme ve gösteriş düşkünlüğü eleştirisinin bir başka örneği de “Kanadı Kırık Bir Kuş Gibiyim” öyküsündeki şu satırlardır:

“Kristal devasa avizelerden ışıltılar akıyor parlak saçlara, kaygan eşarplara, şekillenmiş sakallı çehrelere, sırım gibi koşturan garsonların üzerine… Simalara dökülen ışıltılarla ruhlar ifşa makamında; yüzlerdeki duruluğun, gözlerdeki ihtiras ve hırsın, yüzlere gizli maskeler gibi yerleşmiş utancın ve iffetin son çırpınışları mı gördüğüm…/ Ben neredeyim ve kimlerle kuşatılmışım, gittikçe artan bu kalabalığın içinde ne arıyorum ki… Bu yüzler, alev gibi kırmızı rujlu dudaklar, ok olup sanki yüreğime batan rimelli kirpikler… Parlak rugan ayakkabılar, saten, taftadan rengârenk elbiselerinin içinde ambalajlanmış hediye paketleri gibi alabildiğine baştan ayağı cilalanmış, eşarplarından, şallarından ışıltılar akan bu kalabalık bana doğru mu geliyor…”[31]

Öykü, bir aşk hikâyesidir ve burada da bir düğün söz konusudur. Başı açık bir kıza âşık olduğu için babası tarafından Amerika’ya gönderilen ve geri döndüğünde de babasının onayladığı bir kızla evlendirilen damat, düğün gününü ve davetlileri alıntıladığımız bu sözlerle anlatır.  

Görüldüğü gibi, Şahin’in öykülerinde muhafazakârların gösterişe olan düşkünlüğü, bilhassa düğün merasimlerinde görünürlük kazanan hassasiyetlerden uzaklaşma ve dünyevileşme eğilimi, eleştirel bir dille öyküleştirilir.

Gülçin Durman Örneği:  Dindarlara Yönelik Despotizm

Daha önce, muhafazakârların tedricî bir değişimi benimsediğini, dindarların ise statik bir yapıya sahip olduğu söylenmişti. Muhafazakârlarda yavaş ve farkında olmadan gerçekleşen değişimin ulaştığı noktayı ve dindarlar ile muhafazakârlar arasında açılan makasın boyutlarını eleştirel bir açıdan yansıtan bir öykü olarak “Bukalemun”dan söz edilebilir.

Öykü, bir şirketin markalaşma sürecinde çalışanlarından istediği kılık kıyafet düzenlemesine ve bu düzenlemenin icap ettirdiği giyim tarzının dindar çalışanlar için bir sorun olmasına odaklanır. Bu sorunun mimarı ise insan kayakları müdürü bir kadın, üstelik başörtülü bir kadındır. İşletmenin çalışanlarından muhasebe şefi Sait Bey ile insan kaynakları müdürü R. Bulut Uğur arasında geçen diyalog şu şekildedir: “Hanımefendi, bu insanlar zaten yıllardır bundan muzdarip olmuşlar. Mezun olacakken yasak yüzünden okulunu bırakanlar var içlerinde. Bir de bizim gibi bir kurum da bunu yaparsa artık!”[32] Muhasebe şefinin kılık kıyafet düzenlemesini durdurmaya yönelik çabaları sonuçsuz kalır. Öykünün akışı içinde despot ve kendini beğenmiş bir kadın olarak görünürlük kazanan R. Bulut Uğur’un yanıtı, muhafazakârların neyi ne kadar muhafaza ettikleri konusunda soru işaretleri doğurur. “Durumun farkındayım ben de. Ancak kurumsal bir duruşumuzun da olması lazım… Hiç değilse ceket pantolon ya da ceket etek giyiversinler dedik, takdir edersiniz ki bu da çok zor bir şey değil.”[33] Bu yanıttan anlaşılır ki, mesele pardösüden vazgeçmek istemeyen dindar kadınların ceket ve pantolon, hiç değilse ceket ve etek giymeye zorlanmasıdır. Bu despotizmi uygulayan ise muhafazakâr bir kadındır.

Cemal Şakar Örneği: Konformizm ve Görgüsüzlük

Cemal Şakar’ın Kara adlı öykü kitabında yer alan “The Mahrem Palace” öyküsü başlığından itibaren ironik bir eleştirellik içerir. Öyküde muhafazakâr, dindar bir aile islami hassasiyetlere uygun olduğu iddiasıyla hizmet veren bir otelde tatil yapmaktadır. Dindar, muhafazakâr ailenin reisi konumunda olan beyefendinin bakış açısı öyküye hâkimdir. Tüm olup bitenleri bu kişinin bakış açısından öğrenilir. Arada üçüncü tekil anlatıcı da anlatıma yardımcı olur. Öyküde, ailenin otelde geçen birkaç saati aktarılır. Bu birkaç saat içinde, aile reisinin izlenimlerine yer verilir.

Öncelikle aile reisi, böylesine dini hassasiyetleri gözeten bir tatil mekanı yapılmış olmasından memnundur. Kadınlar bölümünde bütün kadınların örtülü oluşlarına sevinir. Önceden böyle tesislerin olmayışını dile getirir. Sosyal medya hesaplarına girip aldığı “like”ları merak eder. Bu sırada paylaşımlarının altına yapılan yorumlar sayesinde, sadece öykü kişisinin değil, onun arkadaş çevresinin de metnin kadrajına dahil olduğu görülür. Bu yorumlarda kullanılan dil sorunlu, yorumcuların eğitim seviyesi ise bir hayli düşüktür. Biçimsel anlamda yaşanmakta olduğu görülen dini ritüeller esasında özünü yitirmiştir.

Şakar, muhafazakâr çevreleri; köylülük, cehalet, görgüsüzlük, samimiyetsizlik gibi özellikleriyle eleştirir. Din birtakım ritüeller içinde kalmış, rahat, çilesiz, konformist bir hayat benimsenmiştir. Hazcı, sorgulayıcılıktan uzak bir hayat biçimi benimsenmiştir. Sosyal medya üzerinden “göstermek”, “gösterişçilik” ön plana çıkmıştır. Öykü kişimiz bir taraftan Filistin’le ilgili haberleri takip etmekte bir taraftan da beş çayı için planlar yapmaktadır:

“Hep baktığı haber sitesinin açıyor. Başlıklar hızla geçiliyor. Hamas’ın ateşkesi kabul etmemesine bu kez canı sıkılıyor. İstemediği bir düşünce rüzgâr gibi geçiyor beyninden; neyine güveniyorlar diyemiyor, susuyor, ama diyorum çocuklar, yaşlılar… Rüzgâr uğulduyor beyninde, kovmalı diyemiyor. Dönüyor sosyal ağlara. Likelar, tweetler, paylaşmalar, çoğalmalar arasında tesisin hoparlöründen kısık sesle ikindi ezanı Kim okuyorki acaba diyorum! Güzel okuyor ama diyorum. Herhalde dinayet buraya yakın camilere özel müezzin yolluyordur; turistik bölge ya diyorum. Şimdi beş çayı zamanı. Palace’ın pastanesinde sıcacık kekler, poğaçalar, simitler…”[34]   

Yıldız Ramazanoğlu Örneği: Duyarsızlık ve Rant Eleştirisi

Yıldız Ramazanoğlu da pek çok öyküsünde dindarları çeşitli açılardan eleştirmiştir. Akademisyen Alpay Doğan Yıldız, Ramazanoğlu’nun eleştirilerini şu maddelerde toplar: Duyarsızlık, nemelazımcılık, paraya düşkünlük, dini törenlerde gösterinin öne çıkması, dinin taleplerinin ciddiye alınmaması…[35]             

Şimdi, Alpay Doğan Yıldız’ın dikkatini takip ederek, burada sayılan başlıkları kısmen açmaya çalışalım:

Yıldız Ramazanoğlu, Derin Siyah kitabının “Ağrı Prensesi” öyküsünde, Necmiye hanım adındaki bir doktorun özellikle sahipsiz hayvanlara gösterdiği ilgiyi, sevgiyi anlattıktan sonra, doktor hanımın mütedeyyin kesimlerin yani müşterilerinin hayvanlara hiçbir şekilde ilgi göstermeyişlerinden yakınışını öyküleştirir. Yazarın Kırmızı adlı kitabında yer alan “Rüya Gibi Bir Akşamüstü”nde ise “suç olarak yorumlanan gösterilere katıldığı için kocası polislerce götürülen kadın”[36] mütedeyyin komşularının olayı evlerinin tülleri ardından izlemiş olduklarını belirtir. “Omega” öyküsünde “taşradan gelen insanların, dindarların tabiatı rant uğruna hoyratça tüketmeleri” eleştirilir.[37]      

Görüldüğü gibi, Ramazanoğlu, dindar, muhafazakâr çevreleri daha çok kendileri dışındaki dünyaya kayıtsız olmaları ve ticari gelirleri hedeflerken şehrin ve tabiatın yapısına zarar vermekten çekinmemeleri noktalarında eleştirmektedir.

Sonuç

Edebiyat; toplumu ve bireyi kuşatır, niteler ve sahneler. Öykü türü bu anlamda oldukça maharetli bir türdür. Nitekim Türkiye’de son senelerde görülen sosyolojik hareketliliklerin öykücülüğümüze somut ve açık bir biçimde yansıdığı görülmüştür.   Türkiye’de 2002’den sonra ortaya çıkan yeni siyasal iktidar kendine göre bir sosyoloji meydana getirmiştir. Muhafazakâr, dindar insanlardan oluşan bu toplumsal gruplar çeşitli cephelerden edebiyatın gündemine girmişlerdir. Muhafazakâr grupların öykücüler tarafından daha çok eleştirel bir biçimde ele alındıkları görülmektedir. Eleştiriler arasında, yukarıda örneklendiği gibi, muhafazakâr kitlelerin genellikle şu özellikleri yer alır: Görgüsüzlük, köylülük, samimiyetsizlik, çıkarcılık, şekilcilik, nemelazımcılık, kayıtsızlık, doğaya ve şehre karşı ticari çıkarları öncelemek, adil yönetimden uzak olma, konformizm, kariyerizm, sekülerleşme… Bu eleştirileri dile getiren kalemlerin genellikle eleştirdikleri çevrelerin sosyolojik anlamda mensubu olmaları önemlidir. Bu durum, yazarların muhafazakâr çevrelere yönelttikleri eleştirileri daha da haklı ve doğru kılmaktadır. Eleştirilerin edebiyatın sınırlarını zorlamadan, öykü türünün iç dinamiklerini zedelemeden yapılmış olması da dikkat çekicidir. Öykü türünün sahneleme tekniğine uygun olarak, mevcut çevreler dolaylı bir biçimde eleştirilir. Az da olsa bu belirlememizin dışında olan öyküler de bulunmaktadır. Eleştirilerin kıyıcı, yıkıcı olduğunu söylemek zordur. Daha çok sorunları dile getirmek, aksaklıklara işaret etmek kaygısı güdülmektedir.

Kaynakça

Akıncı, Mehmet. (2012). Türk Muhafazakârlığı: Çok Partili Hayattan 12 Eylül’e. İstanbul: Ötüken Neşriyat.

Alptekin, Musa Yavuz. (2015). “Kapitalizmin Ortaya Çıkışı: Jeo-Kültürel Yaklaşım,” (10), 231-241. http://dergipark.gov.tr/download/article-file/193289 (erişim tarihi: 31.03.2019)

Barbarosoğlu, Fatma; (2013). Rüzgâr Avı. İstanbul: Profil Yayıncılık.

Beneton, Philippe. (2016). Muhafazakârlık. (Çev. Cüneyt Akalın). İstanbul: İletişim Yayınları.

Durman, Gülçin; (2015). İnşallah. İstanbul: İz Yayıncılık.

Kutlu, Mustafa; (2011). Huzursuz Bacak. İstanbul: Dergâh Yayınları.

Kutlu, Mustafa; (2012). Sır. İstanbul: Dergâh Yayınları.

Özipek, Bekir Berat. (2017). Muhafazakârlık Nedir?. Ankara: Liberte Yayınları.

Şahin, Selvigül; (2018). Allah Her Yüreğe Dokunur. İstanbul: Okur Kitaplığı.

Şakar, Cemal; (2016). Kara. İstanbul: İz Yayıncılık. 

Yayla, Atilla. (2005). Siyasi Düşünce Sözlüğü. Ankara: Adres Yayınları.

Yıldız, Alpay Doğan; (2019). Sessizlerin Sesi Yıldız Ramazanoğlu Hikayeciliği. İstanbul: Kesit Yayınları.   

 

 

 

 

[1] B.B. Özipek, (2017). Muhafazakârlık Nedir?. Ankara: Liberte Yayınları, s.17-20.

[2] P. Beneton, (2016). Muhafazakârlık. (Çev. Cüneyt Akalın). İstanbul: İletişim Yayınları, s.7.

[3] Aktaran: B.B. Özipek, (2017). Muhafazakârlık Nedir?. Ankara: Liberte Yayınları, s.16.

[4] Örneğin, muhafazakâr düşüncenin öncü ismi, Edmund Burke :“Hepimiz, değişim kanununa boyun eğmek durumundayız. (...) Bizim yapabileceğimiz, insan aklının yapabileceği tek şey, değişimin hissedilmeyecek şekilde, derece derece gerçekleşmesini sağlamak olabilir. Bu şekilde değişimden beklenen yararlar, dönüşümün sakıncaları yaşanmaksızın elde edilebilir.” der. (Aktaran: M. Akıncı, (2012). Türk Muhafazakârlığı: Çok Partili Hayattan 12 Eylül’e. İstanbul: Ötüken Neşriyat, s.82.)

[5] M. Kutlu, (2012). Sır. İstanbul: Dergâh Yayınları, s.77.

[6] M. Kutlu, (2011). Huzursuz Bacak. İstanbul: Dergâh Yayınları, s.52.

[7] M. Kutlu, (2011). Huzursuz Bacak. İstanbul: Dergâh Yayınları, s.53.

[8] M. Kutlu, (2011). Huzursuz Bacak. İstanbul: Dergâh Yayınları, s.54.

[9] M. Kutlu, (2011). Huzursuz Bacak. İstanbul: Dergâh Yayınları, s.53-54.

[10] M. Kutlu, (2011). Huzursuz Bacak. İstanbul: Dergâh Yayınları, s.16.

[11] M. Kutlu, (2011). Huzursuz Bacak. İstanbul: Dergâh Yayınları, s.90.

[12] M. Kutlu, (2011). Huzursuz Bacak. İstanbul: Dergâh Yayınları, s.103.

[13] M. Kutlu, (2011). Huzursuz Bacak. İstanbul: Dergâh Yayınları, s.150.

[14] M. Kutlu, (2011). Huzursuz Bacak. İstanbul: Dergâh Yayınları, s.162.

[15] M. Akıncı, (2012). Türk Muhafazakârlığı: Çok Partili Hayattan 12 Eylül’e. İstanbul: Ötüken Neşriyat, s.27.

[16] F. Barbarosoğlu, (2013). Rüzgâr Avı. İstanbul: Profil Yayıncılık, s.13.

 

[17] F. Barbarosoğlu, (2013). Rüzgâr Avı. İstanbul: Profil Yayıncılık, s.15.

[18] F. Barbarosoğlu, (2013). Rüzgâr Avı. İstanbul: Profil Yayıncılık, s.27.

[19] F. Barbarosoğlu, (2013). Rüzgâr Avı. İstanbul: Profil Yayıncılık, s.96.

[20] F. Barbarosoğlu, (2013). Rüzgâr Avı. İstanbul: Profil Yayıncılık, s.67.

[21] F. Barbarosoğlu, (2013). Rüzgâr Avı. İstanbul: Profil Yayıncılık, s.68.

[22] F. Barbarosoğlu, (2013). Rüzgâr Avı. İstanbul: Profil Yayıncılık, s.112-113.

[23] F. Barbarosoğlu, (2013). Rüzgâr Avı. İstanbul: Profil Yayıncılık, s.35-36.

[24] F. Barbarosoğlu, (2013). Rüzgâr Avı. İstanbul: Profil Yayıncılık, s.37.

[25] M. Y. Alptekin, (2015). “Kapitalizmin Ortaya Çıkışı: Jeo-Kültürel Yaklaşım,” (10), 233. http://dergipark.gov.tr/download/article-file/193289 (erişim tarihi: 31.03.2019)

[26] F. Barbarosoğlu, (2013). Rüzgâr Avı. İstanbul: Profil Yayıncılık, s.33.

[27] F. Barbarosoğlu, (2013). Rüzgâr Avı. İstanbul: Profil Yayıncılık, s.29-30.

[28] S. Şahin,  (2018). Allah Her Yüreğe Dokunur. İstanbul: Okur Kitaplığı, s.44.

[29] S. Şahin, (2018). Allah Her Yüreğe Dokunur. İstanbul: Okur Kitaplığı, s.41.

[30] S. Şahin, (2018). Allah Her Yüreğe Dokunur. İstanbul: Okur Kitaplığı, s.43.

[31] S. Şahin, (2018). Allah Her Yüreğe Dokunur. İstanbul: Okur Kitaplığı, s.59.

[32] G. Durman, (2015). İnşallah. İstanbul: İz Yayıncılık, s.38.

[33] G. Durman, (2015). İnşallah. İstanbul: İz Yayıncılık, s.39.

 

[34] C. Şakar, (2016). Kara. İstanbul: İz Yayıncılık, s.43.  

[35] A. D. Yıldız, (2019). Sessizlerin Sesi Yıldız Ramazanoğlu Hikayeciliği. İstanbul: Kesit Yayınları, s.26.    

[36] A. D. Yıldız, (2019). Sessizlerin Sesi Yıldız Ramazanoğlu Hikayeciliği. İstanbul: Kesit Yayınları, s.27.     

[37] A. D. Yıldız, (2019). Sessizlerin Sesi Yıldız Ramazanoğlu Hikayeciliği. İstanbul: Kesit Yayınları, s.27.    

 

Bu haber toplam 254 defa okunmuştur
  • Yorumlar 0
    UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
    Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
    Bu habere henüz yorum eklenmemiştir.
Diğer Haberler
Tüm Hakları Saklıdır © 2012 Türkiye Yazarlar Birliği | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz. Sitede yayınlanan yazıların sorumluluğu yazarlarına aittir.
Tel : 0312 232 05 71 - 72 | Faks : 0312 232 05 71-72 | Haber Scripti: CM Bilişim