• İstanbul 23 °C
  • Ankara 16 °C

Türkistan Şehri: Yesevî Kıtalarının Gönül Başkenti

Fahri TUNA

Bir insan bir insandır, evet. Bazen bir insan bin insandır, biliriz, evet. Bazen bir insan bir milyon insandır, kabulümüz, evet. Çok seyrek de olsa bazen bir insan bir şehirdir bir ülkedir, buna da evet. Peki bir insan bir coğrafya olabilir mi; bir insan tek başına ülkeler coğrafyalar kıtalar olabilir mi? Olabilir: Biz buna şahit olduk.

Ben oldum biz olduk, siz de oldunuz, itiraf edin. 

Eksi dokuz derece soğukta yerler beş santim buz kesmişken bile bir şehri bir ülkeyi bir coğrafyayı ağustos sıcağı gibi ısıtan yeşerten neşelendiren bir Allah dostundan söz ediyorum, anladınız siz onu: Hoca Ahmet Yesevî Hazretlerinden.

Biliyorduk, ‘bir damla muhabbetten yaratmıştı’ bizleri ulu Yaradan, eyvallah. Biliyorduk, Kazakların deyişleriyle ‘Baba Ahmet’ erenler, kalbi insanlık için atan her yaratılmışın da babasıydı, eyvallah. Biliyorduk, bu ‘köhne dünyayı güzellik kurtarabilirdi ancak’, eyvallah.

Yıllar on yıllar yüz yıllar öncesine gidelim bir an. Ta binlere bin yüzlere. Sadece Orta Asya bozkırlarında at koşturduğumuz senelere. Bizden korkusuna Çinlilerin sekiz bin sekiz yüz elli kilometre meşhur savunma seddini inşa ettikleri yılların sonrasına. Bıçağımızın kılıcımızın mızrağımızın ‘önünün arkasının kestiği’ yıllara. Bu aziz milletin mertliğinin sertliğinin yiğitliğinin ‘dize dizgine getirilmesi’, ‘geminin azıya alınmasının’ gerektiği yıllara. Bu vahşi enerjinin ‘aziz amaca ram olacağı’ yıllara.

İşte Hoca Ahmet Yesevî yani Yesili Ahmet Baba tam da bu dönemde Rabbimizin lütfu keremi olarak Orta Asya’yı ‘imar ve tımar etsin deyu’ gönderilmiş bir piri fanimizdir bizim. Sade Orta Asya’yı mı? ‘Horasan Erenleri’ marifetiyle ve dahi Urumeli’ni yani Diyar-ı Rum’u yani Anadolu’yu. Ve dahi Sarı Saltuk’lar, Demir Baba’lar marifetiyle Balkanlar’ı.

Gönülleri kalpleri imar etsin, ehli iman etsin deyu bir asil hareketti bu.

Bir tereddüdü gidermeliyiz öncelikle: ‘Türkistan bir ülke mi bir şehir mi?’ Çok haklısınız efendim bu soruyu sormada: Biz Türkler, daha doğrusu biz Türkiyeliler, Türkistan dendi mi, Orta Asya’da bir ülke düşünürüz ilkin. Kurnaz tilki komünist Ruslar, işgal altında tuttukları Orta Asya Türklüğünde kocaman bir coğrafyanın adı olan Türkistan’ı gündemden çıkartmak için şeytani bir hile bulurlar: Orta Asya bozkırlarında asırlarca özgür yaşamaya alışmış milyonlarca Türk’ün çok sevdiği Hoca Ahmet Yesevi’nin türbesinin bulunduğu, özetle Türklüğün manevi babasının şehrine Türkistan adını vermişler, dev bir ismi küçülte küçülte yirmi beş nüfuslu çorak bir kasabaya sıkıştırmışlar.

‘Peki bugün nedir Türkistan?’ dediğinizi duyar gibiyim. Anlatayım efendim:

Aradan geçen zamanla Türkistan bugün yüz bin nüfuslu büyükçe bir kasaba. Bilecik Bolu yahut Düzce kadar bir şehir.

Sembolik anlamda dört büyük kapıdan giriliyor şehre. Girildiği yok da giriliyormuş gibi inşa edilmiş. Dört kapılı şehir yani Türkistan. Belki dört halifeye gönderme, belki hak mezhebe gönderme, belki dört hak kitaba, bilinmez.

Bir şehir düşünün; yüz bin nüfuslu olsun ama Ahmet Baba’dan ve Emir Timur’un yaptırttığı (bizi 1402’de Ankara Savaşı’nda yenen meşhur Topal Timur)  Ahmet Baba Türbesi’nden gayrı neredeyse hiç bir şey olmasın.

İşte bu şehrin adıdır Türkistan.

Gerçi ‘Ahmet Yesevî Hazretleri tek başına yetmez mi bir şehre?’ derseniz, El-hak haklısınız, ‘artar bile’ deriz.

Yesevi’den iki yüz yıl sonra gelen Timur, o coğrafyayı inanılmaz etkilemiş. Hazrete yaptırttığı devasa türbe onun gösteriş ve haşmet budalası olduğunu gösteriyor diyenler çoğunlukta görenler arasında. Biz kendisinden pek hazzetmediğimiz için abartıyor da olabiliriz biraz; itiraf edelim.

Çocukların isimleri babalarının psikolojisini ortaya koyar aslında. İnançlarını hassasiyetlerini özlemlerini.

Bugünün Türkistan’ında neredeyse her beş erkekten birisini adı Ahmet, diğerinin Mustafa. Timurlenk de sık rastlanan isimlerden. Amir Timur şeklinde koyanlar da çokmuş. Bizim Mehmet Fatih gibi yaygın bir isimmiş. Olağan olmalı.  En çok koyulan başkaca isimleri merak ediyorsanız, içinize su serpecek bilgiler verebilirim: En yaygın dördüncü isim Sabır. Yesevi’nin sabrı tavsiye etmesinden midir, yetmiş beş yıl insanlık tarihinin en zalim rejimi Komünizme sabırla dayandıklarından mıdır bilinmez. Sonra da  en yaygın koyulan ismin Muhammed ve Ali olduğunun - yeri gelmişken- bilgisini verelim.

Bayanlarda ise en yaygın isim Fatıma. İkinci sırayı Khalime alıyormuş. Sonra Lezzet ismi çok yaygınmış Türkistan’da. Ardından da Emine ve Kerime isimleri.

Bütün bu bilgiler de gösteriyor ki, Türkistan’ın şuuraltı çok sahih ve sağlam. Ümitvar olabiliriz gelecekten.

Kazakça, Özbekçe, Tatarca, Türkmence, Kırgızca, Âzerice gibi saçmalıklara rastlayacaksınız gittiğinizde. Bunu dil sanıyor zavallılar. Öğrenilmiş zavallılık. Diyanet’in yaptığı Yesevi Camii önünde karşılaştığımız Tıp Fakültesi öğrencisi Özbek kökenli iki Kazak genciyle rahatlıkla konuşup anlaşıyoruz. ‘Biz nece konuşuyoruz şimdi?’ diye soruyorum, Aidana ile Fatıma aynı ağızdan cevap veriyorlar: ‘Özbekçe.’ Ben soruyorum yine: ‘Ben Özbekçe bilmiş mi oluyorum şimdi?’ ‘Evet’ diyorlar hep bir ağızdan yine. Bir yandan da gülüşüyoruz. Ekliyorum: ‘Gelin anlaşalım gençler: Hepimiz Müslümanız, hepimiz Türk’üz. Konuştuğumuz dil de özbeöz Türkçe. Siz Kazakistan Türkçesi veya Özbekistan Türkçesi ile konuşuyorsunuz, biz Türkiye Türkçesi. Farklılığımız bu kadar….’

Kazak Türkçesi daha sert ve daha kalın seslerle dolu. Geceye keçe diyorlar. Yeniye çengi. Özbekler ise Yengi. Nazal n bütün bir Anadolu’da yaygın olduğu kadar Orta Asya’da da çok aşina bir ses. Hoş geldiğiz diyen annem gibi konuşuyorlar, bu beni çok mutlu ediyor.

Köye koy, abiye aga, babaya bıba, anaya aya, akşama keçe, geldime keldim, bayrama beyrem diyor Kazaklar. Gördüğünüz gibi Kazakça çok başka bir dil değil mi? Ruslar bu kadar aynı olan dilleri bile onlara ayrı dil diye öğretmişler. Ayrı ırk ayrı ulus ayrı dil. Sevsinler. Ne kadar aşağılık bir uygulama.  

Bulgaristan’da Romanya’da Moldova’da gözlemlediğim bir şey var: Rusya’dan ayrılan bütün ülkeler, kalkınmışlıkta Türkiye’ye göre otuz ile elli yıl arasında daha geri. Yollar binalar işyerleri. Otomobiller kamyonlar otobüsler. Kabalık estetiksizlik diz boyu. Vahşi Kapitalizm de Komünizm kadar zulüm ve haksızlık üzerine kurulu elbet. Tahterevallinin diğer ucunda o var elbette. Daha zalim daha acımasız daha sinsi. Estetik alanda ise Rusya hinterlantından bir gömlek daha iyice. Bunu bir kez daha Türkistan’da da gözlemleyebiliyoruz.

Ortalama maaşların yüz ile yüz elli dolar arasında olduğunu söylersem biraz daha anlaşılabilir gelir durumu. Nadiren iki yüz dolar alıyormuş bir şoför veya işçi.

Otobüsümüzün şoförü ile iki gün içerisinde iyi ahbap oluyoruz. Adı Sadır. Sadrettin’in Sadır’ı. Babasının adı Sabır’mış bizim Sadır’ın, annesinin Muhterem. Ablasının adı Nadra, küçük kardeşinin adı Sacide’ymiş.1990 doğumlu, lise mezunu Sadır. Otobüs kendisininmiş. Şoförü de varmış iki yüz dolar maaş veriyormuş ona. Cömert adammış bizimkisi.

Yirmi yaşında evlenmiş. Evlendiğinde eşi de on yedisini yeni bitirmiş. ’Hatunumun ismi Dinara’ diyor bana Sadır. ‘Üç balam va: Müslüm, Emir, Temür.’ “Hayat nasıl Sadır, pahalı mı?” Diye soruyorum, cevabı kısa, öz: ‘Cahşi.” Yani yahşi, güzel.

Kazak kardeşlerimiz teşekkür kelimesini pek bilmiyorlar. Her şiir bitiminde ‘teşekkür’ yerine ‘rahmet’ deyip iniyorlar kürsüden.

Kazaklar soğuğa alışmışlar. Eksi dokuza ‘cahşi, cözel hava’ diyorlar. Soğuk demek eksi 15’ten sonrası demekmiş onların literatüründe.

Ha bir de ‘okul’ kelimesini bilmiyorlar, ‘mektep’ diyorlar. ‘Kur’an’ı Medrese’de  yöğrendgim’ diyor Hoca Ahmet Yesevi Türbesi’nde misafir gedikçe gün boyu Kur’an okuyan, dua eden Hoca.

Gözleri biraz çekik olmasa Kırşehir Yozgat Sivas’tan Türkmenler sanırsınız onları. Karayağız, güneş yanığı tenli ortalama 1.65-1.70 boyunda erkekler, 1.55-1.60 boyunda gara gaşlı gara çekik gözlü kadınlar.

Pazarlarını marketlerini de dolaştım: Türkiye’de kırk yıl önceki kasaba pazarlarına benziyor aynen. Yüzler izler sesler. Angara Lastiği dükkanları, Bit pazarları dâhil buna.

Ortalıkta otlayan develer gördük ama atlar göremedik. Bir arkadaş ‘o kadar çok at eti yemişler ki kesecek at kalmamış’ diye espri yapıyor. Kımız hâlâ yaygın bir içecekmiş Kazak akrabalarımızda. Biz at eti de kımız da görmedik doğrusu.  

Ama bir şeyin de altını çizmeliyiz: Parayı bilmiyorlar. Doğal natürel yüzler davranışlara sahipler. Tamahkâr fırsatçı davranışlara hiç rastlamadım. Bunda Yesevi hazretlerinin ruhaniyetinin etkisi olabilir elbette.

Bir rüya bir masal ülkesi Türkiye, Türkistan’dan bakıldığında. Gerçekten de öyle.

Türkiye’den bakıldığında Türkistan şehri de bir masal diyarı; Kafdağı’nın ardında bir şehir, emin olunuz.

Türkistan’da Somuncu Baba’nın, Hacı Bektaş’ın, Hacı Bayram’ın, Taptuk Emre’nin, Yunus Emre’nin, Akşemseddin’in, Şeyh İsa’nın, Şeyh Muslihiddin’in, Sarı Saltuk’un, Demir Baba’nın da sesini sözünü nefesini hissediyorsunuz,  Yesevi Ahmet Baba’nın dizi dibine oturmuşlar. Yaşadıkları memleketlerden iz sürün, o sizi Türkistan’a çıkaracak zaten.

Yeseviland Türkistan. Yeseviland bir şehir bir ülke değil. Yeseviland bir coğrafya da değil.

Yeseviland bir kıtadan da büyük; Orta Asya, Anadolu, Trakya, Urumeli.

Türkistan şehri, kıtalar aşan Yeseviland’ın güzel şirin sıcak başkenti.

O bizim gönül başkentimiz.

Edebin tevazuun muhabbetin başkenti.

Bir’in, birliğin, dirliğin başkenti.

Bu yazı toplam 711 defa okunmuştur.
  • Yorumlar 3
    UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
    Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
    Yazarın Diğer Yazıları
    Tüm Hakları Saklıdır © 2012 Türkiye Yazarlar Birliği | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
    Tel : 0312 232 05 71 - 72 | Faks : 0312 232 05 71-72 | Haber Scripti: CM Bilişim